atasehir escort bostanci escort erenkoy escort goztepe escort kadikoy Escort kartal Escort maltepe Escort suadiye Escort uskudar Escort umraniye Escort kartal escort bostanci escort atasehir escort kadikoy escort kurtkoy escort tuzla escort erenkoy escort beykoz escort umraniye escort pendik escort kadikoy escort maltepe escort antalya escort konya escort KÖROĞLU SIRRI; EFSANEDEN HAKİKATE üçüncü bölüm | Toprağın Yeşile İnsanın Yemeğe Doyduğu Yer – Mengen

logo

Reklam Alanı
  • kastamonu escort , eskişehir escort , mardin escort , diyarbakır escort , türk porno , adana escort , adana escort bayan , porno izle , mersin escort , escort adana , adult forum , istanbul escort , hatay escort , beylikdüzü escort , bodrum escort , eskisehir escort , porno indir , escort bayan , seks hikaye ,

    18 Şub 2017 18:44 - Okunma Sayısı: 662 - Yorum Yaz (0)

    KÖROĞLU SIRRI; EFSANEDEN HAKİKATE üçüncü bölüm

      KÖROĞLU  SIRRI; EFSANEDEN  HAKİKATE

    üçüncü   bölüm

                Ama  azcık  daha  sabredelim, çünki  ileride  büyük  bir  derya  var, önce  onu  geçmek   lazımdır, onu  geçinceğe  kadar  Köroğlunun  kendi  adı  vardır, babasının – annesinin  verdiği  ad. Hayır, hayır, Ruşen  ve  ya  Rövşen  değil  onun  adı, çünki  bu  da  lakap  imiş, ileride  anlatacağımm  niye ona “Rövşən”, “Ruşen” demişler. Gelin acele etmeğelim, çünki biz  seyahatımızın  en   güzel  yerindeğiz.                 

                 Evet, iki  meşhur  serkerde  şahı  tutuklamak  için  yola  çıkıyorlar. Her  birisi  müstakil  serkerdeydi  ama, Cebe  noyon  her  zaman  Subuday  bahadırı  dinlerdi, ona  göre  de  tümenlerin  ikisi  de  faktiki  olarak  Subuday  bahadırın  hükmündeydi. Cebe  noyon  gencti,  ölçü – biçi  bilmeden  deli  gibi  savaşa  atılırdı. Döyüşlerde  olağanüstü  şücaatine, kahramanlığına  göre  moğal  ordusunda  en  üst  kademelere  çok  kısa  bir  zamanda  ilerleğen  şanslılardan  idi. Subuday  bahadır  ise  döyüşlerde  çok  acaiplikler  görmüş  tecrübeli  birisiydi, Cebe  noyonu  savaş  meydanlarında  çok  çıkılmaz  vaziyyetlerden  kurtarmıştı. Çin  savaşı  zamanı  serkerdelik  kabiliyyetiyle  hakanı  bile  hayrete  getirmiş  Subuday bahadır o savaşlardan  birinde  sağ  gözünü  ve  sağ  elinin  hareketliliğini  kaybetmişti; az  kalsın  düşman  kılıcı  alnını  yaracaktı, başını  anında  geri  çektiği  için  kılıc sağ  gözünden, sağ  yanağından  geçerek  sağ  kolunun  damarlarını  kesmişti. Buna  göre  de  ona  “zincirini  kırmış  deli”, “kudurmuş  köpek”  lakaplarından  başka  “pencesi  parçalanmış   kaplan”  da  diyorlardı. Hiç  olmamıştı  ki, gönderildiği  döyüşten  mağlüb  dönsün, ona  göre   de  adı  dillerde  destan  idi, şan – şöhreti  ozanların  şarkılarının  temel  konusuydu. Temuçinin   genclik  yıllarında  “eşkiya” lakaplı  büyük  kardeşi  Celmelikle  onun  ordusunda  hizmete   gelmişti. Moğal  çöllerinden  döyüşerek  Adriatik  denizi  sahillerine  kadar  giden  yegane  ordu  baş kumandanı idi. Moğal  devletinin  kurulmasında, kuvvetlenmesinde  ve  genişlenmesinde  benzersiz  hizmeti  olan  bu  serkerde  büyük  hakandan  “bahadır” titulunu  almıştı; kahramanlığa  göre  mükafatların  zirvesi  olan  bu  şerefli  ada  parmakla  sayılacak  kadar  moğal  sahiplene  bilmişti.

                 Tarihten   gelmiş   geçmiş   kahramanlar   hayalimizde   at  belindedirler  ama,  bindikleri  attan  başka  tavlalarında  ne  kadar  atlarının  olması  hankımızı  ilgilendiriyor? Ümumiyyetle, bu  ne  derecede  önemlidir? Mesela, Teymurlengin, Napoleonun, Atillanın, Metenin  ne  kadar atları  varmış? Diyecekler   bunu   bilmek   neye  lazımdır? Ama  bu  lazımsız  bilgidirse  o  halde  neden   Köroğlunun  iki  atı  olduğunu  biliyoruz? Çocuktan  bile  sorduğunuzda  hiç  düşünmeden  diyecek  ki, Köroğlunun   iki   atı   varmış;  Kırat   ve  Türat.

                 Hayret  bir  şey!  Niye  onun  yalnızca  iki  atı  olmuştur? Niye  üç  değil, beş  değil, mukaddeslik  bildiren  yedi  değil, yalnızca  iki? Destandan  böyle  belli  oluyor  ki, derya  atlarından  yalnızca  iki  at  türemiştir. Efsaneyi  bir  tarafa  bırakarak  olaya  real  bakarsak  nice? O  zaman  diyebilirler  ki, adam, sadece, iki  at  istemiş, o  kadar. Hayır, hayır, bu  bir  az  doğru  yaklaşım  olamaz. Nice  yani  adam  iki  at  istemiş? Hepimiz  biliyoruz  ki, kahramanların  atlara  özel  bağlılıkları  olmuş, onları  vefalı  arkadaş  hisap  etmişler. Eğer  Köroğlu  sıradan  bir  fakir  köylü  olmuş  olsaydı, anlayardık  ki, adamın  ömrü  boyunca  yalnızca  iki  at  almağa  parası  olmuştu. Ama  onun  gibi  aleme  destan   olmuş  bir  kahramanın   bunca   az   ata   sahiplenmesi   hiç   ama   hiç   inandırıcı   gelmiyor.

                 Ama  bizim  inanıp – inanmamağımızdan  asılı  olmayarak bu, hakikat  imiş. Bütün mücadelesi  devrinde   onu   her   zaman   iki   atla  görmüş   halk  bu  acaip   faktı   hafızasına  öyle  mühürlemiş  ki, destan  yaratıcıları  bu  faktın  üstünden  sükutla  geçememişler. Dilden  dile  geçen, her  ağızın  bir  renk  kattığı  kahramanlık  hikayeleri  ozanlar  tarafından  destan  haline  salınıncaya   kadar, tabii   ki, çok  zaman   geçmiştir   ve   aslında   çok   sade   bir   izahı  olan   “iki  at”  meselesinin  üstünü  bu  zaman  içinde  mücize  dolu  sırr  perdesi  örtmüştür; “derya  atı”   mücizesi  hem  atların  sayısına, hem  de  kahramanın  niye  başka  atlara  sevgisinin  olmadığına  aydın  cevap  veriyor. Doğrudan  da, onun  kabahatıdır  mı  derya  atlarından   yalnızca   iki   at   dünyaya   gelmiş   ve   onlar   bunca   güzel, misilsiz  olmuşlar?

                 Demek, biz  hakanın  serkerdeleri  arasında  iki  atı  olanını  aramalıyız. Hem  de  yalnızca   üçünün  arasında; Subuday  bahadırın, Cebe  noyonun  ve  Tokuçar  noyonun  arasında. Niye?  Çünki   hakan   şahı   tutuklamak  emrini  1220- ci   yılın   ilkbaharında  vermişti, İrana  ve  Azerbaycana   ise  1231- ci   yıla   kadar   bu   üç   serkerdeden   başka   hiç  bir  moğal  serkerdesi  gelmemişti. Şimdi  bakalım  bu  üçünden  hankısı  olabilir  Köroğlu? Tokuçar  noyonu  hakan  hayli  sonralar  Subuday  bahadırla  Cebe  noyonun  arkasınca  göndermişti  ve  o  onların  geçtikleri  yerlerden  hiç  bir  mukavemete  rastlamadan  geçip  gitmişti, o  zaman   Subudayla   Cebe   artık   Kuzey  Kafkasyada  idiler. Tokuçar  noyon  hakanın  emrinden  çıkan  yegane  serkerde  idi,  ona  göre  de  harpçi  talihini  şerefsiz  bitirmişti. Hakan  onların   üçüne  de  demişti  ki, itaat  edenlere  dokunmayın. Ama  Tokuçar  noyon  kendisinden  önce  Subudayla  Cebenin  itaate  getirdiği  şehirlerden  birisini  yağmalayarak  dağıtmış, ahaliden  ise  çok  sayıda  öldürmüştü. Buna  göre  de   hakan  onu  idam  ettirmek  istemişti. Ama  serkerdelerin  yalvarışından  sonra  idamdan  vazgeçmiş  ve  onu   tümenbaşçılığından  sıravi  askerliğe  geçirmekle  cezalandırmıştı. Demek, Köroğlu  o  ola  bilmez.

                Eveeet. Köroğlu  sırrının  açılması  artık  çok  kolay  oldu. Çünki  o, kesinlikle  iki  tümenbaşıdan  birisidir. Ya  Subuday  bahadır, ya  da  Cebe  noyondur. Ama  önce  iki  at  meselesine  aydınlık  getirelim.

                Hakan  onlara  demişti  ki, şah  İran  taraflara  koşun  toplamak  için  gitmek niyyetindedir, ona  bunun  için   asla  zaman  vermek  olmaz, ona  göre  de  acele  etmek  lazımdır  ki,  onu  koşun  toplamadan  önce  tutuklayasınız.

                Yol  uzak  idi, buna  göre  de  Subuday   bahadır   emrediyor   ki, her   bir   döyüşçü   ilave  olarak  bir  at  daha  götürsün, çünki  bir  atı  dinlendirmeden   gece – gündüz  yol  gitmek  olmaz, dinlendirmek ise  zaman  kaybı  olacak. Bir at yorulduğunda  diğerine  geçmekle  durmadan   ne  kadar   istersinn  yol  gitmek  mümkündür. Evet, azizlerim, bak  haman   bu   ilave  ata  moğallar  “tür at”  diyorlardı. Çünki  moğalca  “türat”  yardımçı  at, yedek  at  demektir. Moğal  atları  küçük  oluyor, hündür  Karabağ, arap, türkmen   atlarına  alışmış insanlar  bu  küçük  atlara  “kırat”  diyorlardı. Çünki  moğallar  yaşadıkları  çadırlarına  “kır” diyorlardı. Yani  dolayısıyla  “kırat”  sözüyle   atın  kırlarda  yaşayanlara, yani  moğal  çadırlarında   yaşayanlara   ait  olduğu   anlaşılıyordu. Türat   da   moğal  atı  olduğu  için  kırattır, sadece,  ilave  yedek   at   olduğu   için   türattır.

                Böylece, Subuday bahadırın emrinden sonra her iki tümenin döyüşçülerinde ve  tümenbaşılarında   kırattan   ilave   türat   da   olmuş  oluyor.

               Ama   iki   tümenden   yalnız   birisine   “deliler   yığınağı”  diyorlardı.  Hankısına   mı?

               Eveeeet, azizlerim, Subuday  bahadırın  tümenine.

               Bak, aradığımız  meşhur  kahraman, sekiz  yüz  yıla  yakın  bir  zamanda  kimliği  belli  olmayan, efsaneler  perdesine   bürünmüş   asıl   Köroğlu   odur.

               Benim  Köroğlu  hakkındakı  kanaatim  budur. Bundan  inandırıcı, sağlam  mantıklı   başka  ferziyye  varsa  memnuniyyetle  kabül  ederim. Ama  hiç  aramak  fikrinde  de  olmayınız. Boşuna  zahmettir. Köroğlu  dediğimiz  adam  kesinlikle  Cengizhanın  ünlü  komutanı  Subudaydır. 

                Diye   bilirler   ki, nice   olabilir, Köroğlu   destanı   da   bizim, Köroğlu  operası  da  bizim  ama, kendisi  moğal  serkerdesi.?! Ama  bu  mantıkla  o  halde  Leyliyle  Mecnun  da  bizim   olmalıdır, çünki   ilk  olarak  Nizami  Gencevi  “Leyli  ve  Mecnun”  poemasını  yazmış, ilk  olarak  Üzeyir  Hacıbeyov   bu   efsane   için  opera  bestelemiştir. Ama  bütün  dünya  biliyor  ki, o  sevgililer  arap  kabilelerinden  idiler  ve  bu   muhteşem   sevgi   efsanesi   yedinci  asırdan, yani  Nizamiden   dört   yüz  yıl   öncelerden   araplar   arasında   meşhur  idi.

                Moğallar  da   vahid   türk   milletinin   halklarındandir, her  bir  türk  halkının  kahramanı  ise  vahid  türk  milletinin  kahramanıdır, buna   göre   de   Köroğlu   bütün   türk   milletinin  ortak   kahramanıdır.

                 “Kör“  meselesine   gelince… Tabii   ki, hiçbir  halk  kendi   sevimli   kahramanını  özürlü   görmek  istemez. Düşman   kılıcından   alnından  boğazına   kadar  derin  çapığı  olan, sağ  eli   hareketsiz, sağ  gözü  kör… Ona  göre  de  bir  halde  ki, lakapı  “Köroğlu”  imiş, demek, babası  kör  olmalıymış, mantıkıyla  gözlerine  mil  çekilerek  kör  edilen  baba  obrazı  yaratılmıştır. Bu  baba  obrazıyla  kahramanın  sağ  gözünün  kör  olması “kusuru   perdelenmiş“  sanki; yani  bir  ayıptan  kurtulduk. Alnından  boğazına  kadar  derin  kılıc  yarasını  ise  Çin  savaşı  zamanı  aldığını  diyemezlerdi  tabii  ki, çünki  Osmanlı  içindeki  bir  eşkiya  koskoca  Çinle  savaşamazdı. Hem  de  Bolu  nerde,  Çin  nerde? O  yüzden  demişler  ki, guya  ne  zamansa  önüne  bir  aslan  mı, kaplan  mı  çıkmış, onunla  çarpışırken  o  vahşi   hayvanın  pencesi  onun  yüzünü  yaralamıştır. Hakikat  değilse  de  işiten  inanacak, çünki  aslana, kaplana  rast  gelmek  için   uzak  Çine  gitmeğe  ihtiyac  yok. Hem   de  o  korkunc  hayvanla   çarpışma  zamanı   sağ   kalmak  büyük  kahramanlıktır, o  çarpışmada  sıfatın   bir   tarafı   tamamen   yok   olsa   bile. Yani   bu   yara   bu   fanteziyle   artık   çirkinlik   olmaktan   çıkarak  onun  kahramanlığına  ilave   bir   süs  vermiş  oluyor… Gibi…

                  Tabii  ki, destan  tarih  değildir, edebiyyattır, şifahi  halk yaratıcılığıdır. Tarihi  hadiselerden  destan   dizip   koşan  ozanların  fantezileridir. Derya  atlarından  Kıratla  Türatın  doğması  efsanesini  uyduran  ozanın  hafızasında  Subuday   bahadırın   iki   atlı  olması  hakikati  duruyor; o  derya  atları  deryadan  değil  de  toprağın  altından  çıkmış  ve  ya  göklerden  gelmiş  olsalardı  bile  onlardan  yalnızca  iki  at  türemeliydi, çünki  Subuday  bahadırın   iki   atı   vardı. O   kadar. Öylece  de,  eğer  adam  kör  oğluysa, demek  ki, babası  kör  imiş   ve  ya   kör   edilmeliymiş. Kahramanlık  destanında, tabii   ki, kahramanın   birilerine   karşı   nefreti   olmalı   ki, o  yüzden   kisas  almağa  kalksın. Ozanların  fantezilerindeki  baba  bu  yüzden  kör  ediliyor  ve  Köroğlu   da   guya  bu   zulmün   kisasını   almak   için  dağlara   kalkıyor. Bu   yerde  diyeyim  ki, deryadan   çıkma   atlar   efsanesiyle   kör  edilmek  fantezisinin  bağlantısı  ozanlar  tarafından   mükemmel  edebi  yaratıcılıktır. Bu  bağlantı  babanın  at  bakıcısı, yani  seyis  gibi  gösterilmesiyle  halledilmiştir. Tabii  ki, babanın  deryadan  atların  çıkmasını  görmesi  için  onun  seyis  değil  de, mesela, at  nallayan  bir  demirçi, dağlarda – derelerde  av  arayan  bir  avçı, çimenlikte  ot  biçen  bir  köylü   ve  ya  tamamen  işsiz  bir  avare  derviş   gibi  de  destana  getirilmesi   mümkündü  her  halde;  baba  ne  sanat  sahibi  olur  olsun  farketmezdi,  ozanlar  hadiseleri  başka  bir  taraftan  dizip  koşarak  yine  de  sonucu  babanın  gözlerinin  çıkarılmasına  getireceklerdi  ki,  adam  kör  edilsin  ki, oğlu  “kör  oğlu”  olsun.

                Ama   ozanlar   onu   seyis   olarak   göstermişler. Neden?

                Çünki  bu   seyislik   meselesi  hiç  de  boş  yerden  çıkmamıştır; bunda   da   bir   hakiket    zerresi   vardır.     

                Hankı   zerredir   o?

                Temuçine hizmet etmeğe gelinceğe kadar Subudayın babası değil, kendisi seyis  olmuştur. ( Batı  hanın  Avrupaya  yürüşü  zamanı  Quyuk  hanın  Subuday  bahadıra  sinirlenerek  dediği  sözleri  hatırlıyor  musunuz? “Sen  de  kim  oluyorsun  benim  önüme  geçiyorsun? Babamın   hisapına   şan – şöhrete   yetmiş   bedbaht   at   bakıcısı, haddini  bil!” ). O, 1164- cü  yılda  uryanh – hatay  tayfasından  olan  demirçi  Habılın  çadırında  dünyaya  gelmiştir. (Moğalistanın  kuzeyinde, şimdiki  Rusyanın  Tıva  özerk  cumhuriyyetinde). Annesi  onun  ilk  adımlarını   attığını   görmeden  ölüyor. Bir  kız, üç  erkek  kardeş  imişler. Bacı  büyük  olduğu   için  annesinden   sonra   onlara   o   annelik  ediyor. Subuday   evin   küçük  oğlu  idi, babası  öldükten   sonra   moğal   adetince   evin   “odçukini”, yani   baba   yurdunun  od – ocağının   sahibi   o   olmuştu   diye   babasından   her  şey  ona   kalmıştı. Ve  o, hayatını  sakince  sürdürebilirdi. Ama  hiç  kimsenin  kendi  evinde   sakince  yaşayamadığı, adamların  biribirilerini  qaret  ettiği  bir  devirde  o  da  çokları  gibi  harp  yolunu  seçiyor. Büyük  kardeşi   Celmelik  Temuçinin   ordusuna   ondan   önceler  gelmişti. Bu  yüzden  o  da  ortancıl  kardeşiyle onun  yanına  giderek  Temuçinin  ordusunda  hizmete  başlıyor. 1202- ci  yılda  tatarlarla  savaş  zamanı  ona  “bahadır”  adı  veriliyor. ( ”Zincirini  kırmış  deli”,  “kudurmuş   köpek”  lakablarını   ise  Temuçinin  o  zaman  yakın  arkadaşı  olan  Camuka  moğalların  Naku – kun  dağı  eteklerindeki   savaşı   zamanı   ona   veriyor ). Bu  döyüşden  derhal  sonra  Temuçin  onu  naymanların  hanı  Kuçluğun  ve  Buyuruk  hanın  üstüne  gönderiyor. Bu,  Subuday   bahadırın   başçılığıyla   olan   ilk  büyük  döyüş  idi. Askerlerin   iki   atı   olduğu   için   süratli  yürüş  eden  Subuday  bahadırın  tümeni  naymanların  topraklarında  beklenmeden  görünüyor,  moğallar  onları  Suci  ırmağına  sıkıştırıyorlar, Buyuruk  han  öldürülüyor, Kuçluk  han  kaçıyor  ve  başsız  kalan  nayman  döyüşçüleri  esir  düşüyorlar. Bu  zaferle  Subuday  bahadır  şöhretleniyor. 1206- cı  yılda  büyük  hakanı  seçmək  için  toplanan  kurultayda  onun  adı  seksen  sekiz  moğal  şehzadesi  ve  noyonu   arasında  elli  birinci  olarak  çekiliyor… Evliydi, üç  oğlu  vardı. Ama Harezmşahın   ardınca   Cebe  noyonla  yürüşe  çıktığında  her  iki  tümenin  döyüşçüleri  gibi, tabii  ki, o  da  karısını  kendisiyle  götürmemişti. Destan  kahramanları  ise  sevimli  yar olmadan yarımçık oluyorlar, ona  göre  de  destan  yaratıcıları  ona  Nigar  hanımı  Çamlıbele  getirmekte   “yardım  ediyorlar”.

                  Tabii  ki, destan  sonralar  yaratılmışdır; önce  Subuday   bahadırın   mübarizeleri  olmuş, ona  “Köroğlu”  demişler. Ama  akıllarda  bir  soru  olabiliyor: madem  ki, destan  yaratılmamışdı, sadece, Subuday  bahadırın   kahramanlıklarla   dolu   savaşları  vardı, demek  ki, kör  edilen   baba   obrazı   da   o  zamanlar  yokmuş, o  zaman   nice   olmuş   ki, baba   kör  edilmeden   ona   Köroğlu   demişler?

                 Evet, çok  güzel   sorudur. Ama   cevabı   çok   sadedir. Hatta   bu   gün   de   sözdeki  mana   kuvvetlensin   diye  zalim  adama “zalim  oğlu  zalim”, cimri  adama  “cimri  oğlu  cimri”, topal   birisine  “topal  oğlu  topal”  demiyor  muyuz?  İnsanlıktan  uzak  birisine  “hayvan”  derken  içimiz  rahatlamıyor, bu  hayvanlığa  babasını  da  ilave  etmiyor  muyuz  “hayvan  oğlu  hayvan”  diye? Bir  gözü  olmayan, hatta  iki  gözü  olup  da  gözlükle  kitap  okuyanlara  “kör  oğlu  kör”  diyenlerimiz  az  mı  yani? Bu,  türk   dillerine   ait   bir  deyimdir. O  büyüklükte   Harezm  imparatorluğunun  şahını  şehir – şehir, köy – köy, dağlar – dereler  boyunca   kovalayan   tekgözlü   Subuday   bahadırı  görmüş   cemaat   da   hayretinden  “kör  oğlu  kör, yaman  adammış  yau”, “kör  oğlu  kör, şaha  göz  verip  ışık  vermiyor, o  zalime  Allahın  belası  gibi  gelmiş”  demış  tabii. Ve  bu  “kör  oğlu  kör”  ifadesi  ağızdan  ağıza, dilden  dile  geçerek  on  üçüncü  asrın  harp  devi  olan  Cengizhandan  kamil  döyüş  dersi  almış   Subuday   bahadır   için   sonralar  “Köroğlu”  lakabına   çevrilmiştir.

                Azizlerim, şimdi artık Köroğlunun  kim olduğunu, maksatının ne olduğunu, Türküstandan  bu  yana  bu  büyük  topraklarda  ne  aradığını  bildikten  sonra  Köroğlu  kalelerinin  niye  bu  kadar  geniş  arazilerde  sepelenmesi  sorusuna  cevap  vermek  mümkündür. Bunun  için  ise  şahı  adım – adım  izleğen  Subuday  bahadırla  Cebe  noyonu,  sadece, biz   de   adım – adım   izlemeliyiz.

                 Acaiptir, büyük  bir  seltenetin  ne  kadar  da  mesuliyyetsiz  ve   korkak  bir  şahı  varmış! Moğallar  ölkenin   doğu  ve  merkezi  vilayetlerini  yaklaşık  bir  yıl  idi  ki, yakıp   dağıtıyorlardı, o  ise  İran  taraflarda  koşun  toplamak  bahanesiyle  savaş  meydanından  kaçarak  Amuderyanın  öbür  sahilindeki  ikametgahında  oturmuşdu. Celaleddin  haklıymış, bir  yıl  önce  ona  demişti  ki, hükümdarlar  halkın  iyi  gününde  olduğu  gibi  ağır  gününde  de   onunla  bir  olmalı, onu  düşmanla  kendi  başına  bırakarak  kaçmamalıdırlar. Şehirleri, köyleri  Allahın  umutuna  bırakarak  kaçmağımızı  halk  hiç  bir  zaman  bize  bağışlamayacak. Doğrudan da, Buhara, Samarkant, Ürgenc gibi ilim  ve medeniyyet  merkezlerinin  dağıtılmasıyla   halkta   ona  karşı  sonsuz  nefret  baş  kaldırmıştı; artık  onu  şahlığa  layik  hisap  etmiyorlardı. Cengizhan  yerli  halkın  bu  ehvali – ruhiyyesinden  casusları  vasıtasıyla  yeterince   malumatlı   idi, ona   göre   de   onu   tutuklamak   için   ikice   tümen  göndermişti.

                 Amuderya  büyük, enli  ve  derin  olduğu  için  şah  rahat  idi, hisap  ediyordu  ki, moğallar  bu  deryayı  geçemezler, çünki  gemileri, bereleri  yok  idi; ona  göre  de  zaman – zaman  efkarını  dağıtmak  için  ava  çıkıyor, günlerini  güzel  kızlarla  eylenmekte  geçiriyordu.  Tacikistanın  içinden  geçen Vahş ırmağıyla Afqanistanla sınırından geçen Penc ırmağı  Tacikistanın  güney – batısında  birleşerek Amuderyayı  oluşturuyor  ve  Özbekistanın güneyinden, Türkmenistanın doğusundan geçmekle kuzeyde Aral gölüne dökülüyor. Eğer  moğallar   kuru   yolla   onun   ardınca   gelmek   isterlerse   o   göle   kadar   binlerce   kilometre   yol  gitmeli, oradan  da  güneye  hareket  etmeliydiler, o  zamana  kadar  da  şahın  casusları  bunu  ona  bildirecek   ve   o,  tehlikesiz   yerlere  kaçmağa  fırsat  bulacaktı. Ama  onun  Subuday   bahadırın   akılalmaz  işlerinden  haberi  yok  idi. Subuday  bahadır  onun  beklemediği   “derya  yolu”nu   seçiyor  ve  beklemediği  yerden — ona  en  yakın  olan  en  derin  yerdence  o  büyük  deryayı  geçiyor. Tacikistanla   Özbekistanın   güney  sınırı  taraflarda, Vehş  ırmağının  Penc  ırmağıyla   birleştiği  yerin  yakınlığında  ( haman  kavuşma  yerinden  beş  kilometre  batı  tarafa)  olan   bu   acaip   geçiş   haberini   alan   şah   çok   korkuyor   ve   alel – acele   toparlanarak  yakın  adamlarıyla  İran  tarafa  kaçıyor. Nişapurda  dayanmaktan  ihtiyat  ediyor, İsfahana  gidiyor, sonra  Bistana   dönüyor, orada   bir  vekiline  lel – cevahir  dolu  iki  büyük  sandığını  vererek  onları   Erdahana  götürmeği  emrediyor, kendisi  ise  adamlarııyla   Rey  şeherine  kaçıyor.

                 Moğallar  Nişapura  gelerek  ahaliden  itaat  talep  ediyorlar. Şahın  bu  şehire  geldiği  haberini  almış  Cebe   noyonla   Subuday   bahadır   duyunca   ki, o   burada   çok  kalmamış, kaçtı  gitti,  tezce   oradan   uzaklaşarak   çöllerde   onu   ayrı – ayrı   tümenler   halinde   aramaya  başlıyorlar.

                 Bakın, azizlerim, artık  gelecekteki  Köroğlu  destanının  temel  hadiseleridir  bu  hadiseler. Destanın  ilk  tohumları  bu  hadiselerden  cücermeğe  başlamıştır. Çünki  Subuday  bahadır  artık  deryayı  geçmiştir. Yani  “deryadan  atlar  çıkmıştır” artık. Deryadan  atların  çıkmasının    ne   demek  olduğunu   da   ileride   tam   olarak   anlatacağım. 

                 Subuday  bahadır  Tus ve  Radkandan  Kuçana, İsfahana, sonra da Damqan ve  Semnandan  Reye  gidiyor. Cebe  noyon   da   bir  kaç  Mazandaran   şehirlerini   dağıttıktan   sonra  oraya  geliyor. Reyliler  gönüllü   teslim   oluyorlar; moğallar   hiç  kimsenin  beklemediği  halde  oraya  gelmiştiler, çünki   şahın   orada   olduğu  haberini  almıştılar. Ama  şah  moğalların  geldiğini  işitince  oradan  Farrazin  kalesine  kaçmıştı. O  kalede  otuz  bin  civarında  asker vardı. Moğallar  bundan  haber  alınca  oraya  gidiyorlar. Ama   korkak  şah  kalede  olan  bu  kadar  askerle  onlara  karşı  çıkmaktansa  yine  de  kaçmağa  karar  veriyor  ve  oğullarıyla  birlikte  Hemedan  etrafındakı  Karun  adlı  dağ  kalesine  taraf  gidiyor. Yolda  birdence   moğallara  rast  geliyor; o, tanınmamak   için  sade, eski  bir  köylü  paltarındaydı, moğallar  onun  şah  olduğunu  bilemiyorlar, böyle  küçük  köylü  destesinin  ardınca  gitmeği  manasız  hisap  ediyorlar, ola   bilsin   asla   zaman   kaybetmek   istemiyorlarmış. Arkalarınca   bir  kaç  ok  atarak  yollarına  devam  ediyorlar. Şah  Karunda  birce  gün  kalıyor, biliyor  ki  moğallar  buraya  da  gelecekler. Ona   göre   de   beş – altı   at   ve   beledçi   götürerek   Bağdat   tarafa  yol  alıyor. Ama   moğalları   azdırmak   için  hareket  istikametini   ara – sıra   değişerek  Serçehan  kalesine  geliyor. Orada  yedi  gün  yaşıyor. Sonra  Gilan  yoluyla  Hazar  denizi  sahiline  geliyor. Aylarca  sürmüş  bu  kaçhakaç, kovhakov  onu  öyle  üzmüş, öyle  takatsız  ve  miskin  bir  hale  salmıştı  ki, bir  yıl  öncelere  kadar  kendisini  zamanın  Makedoniyalı İskenderi  hisap  eden  bu  adam  ağlaya – ağlaya  Allaha  şikayet  ediyormuş: ”Ey  Allahım, bu  dünyada  öyle  bir  yer  bulunacak  mı   moğalların   elinden   bir   azcık   rahat  nefes  alabileyim?“. Artık  yakın – uzak  vilayetlerin, şehirlerin  büyükleri  de  ona  ihtiram  göstermiyor, çağırışına  gelmiyorlardı. Birisi  ona  diyor  ki, Hazar  denizindeki  adalardan birisine  gitsin, moğallar  buralarda  ebedi  kalmayacaklar, onlar  gittikten  sonra  geri  döner. Başka  hiç  bir  çaresi  olmayan  şah  o  adaya  gitmeğe  karar  veriyor. Oğulları  ve  dağılmış  Harezm  ordusunun  baş  kumandanı  kayıkla  onu  Abeskun  şeherinin  karşısındakı Aşur adasına  getiriyorlar. Bak  yalnız  burada  şah  kendisinden  sonra  fars  kızından  olan  oğlunun  veliahtlığını  reddediyor, onun  yerine  Celaleddini  veliaht  teyin  ediyor. Diyor  zamanında   seni  dinleseydim  bu  hallere  kalmazdım, sen  doğru  diyordun, moğallarla  açık  meydanda  savaşmak  lazımmış. Ama  eminim  ki, orduyu  yeniden  toparlayacaksın  ve  moğalların  cevabını   vereceksin.

                Onun  yanında  bir  aylık  yiyecek – içecek  koyarak  Abeskuna  geri  dönüyorlar. Bir  ayın   tamamında   geleceklermiş.

                 Evet. Bir ay  sonra yanına gidiyorlar. Ama  görüyorlar  ki, meyiti  sahilde   çürümektedir, karğa – kuzğun  dimdikliyor  etini. Paltarı  da  yoktur, çılın – çıplaktır. Şahın  yakınları  neler  baş  verdiğini, onu  kimin  soyundurduğunu, öldürdüğünü  bilmek  için  adayı  ararken  suçluları  buluyorlar; birisinin  kulağı, birisinin  burnu, birisinin  bilekten  elleri  kopmuş, yüz – gözleri  yara, koturluk   içinde   olan  bu  bedbahtları  görünce  dehşete  geliyorlar;  anlıyorlar ki, burası dehşetli cüzam hastalığına tutulanların kovulduğu ada imiş. Talihsiz  bedbahtlar  onları  görünce  korkularından  kaçarak  kayaların  arasında  gizlenmişlerdi. Doğrusunu  söylemezlerse  öldürüleceklerini  görerek  her  şeyi  itiraf  ediyorlar. Hadise  böyle  olmuş: bir  ay  önce  şah  buraya  getirildiğinde  uzaktan  seyrediyorlarmış, görmüşler ki, kayıktakı  adamların  hepsi  ona, o  köylü  paltarındakı  adama  yere  kadar  tazim  ediyorlar, düşünmüşler  ki, adam  kimmişse  çok  – çok  büyuklerdendir. Onu  gerirenler  gittikten  sonra  o  bir  hayli  zaman  toprakta  diz  çökerek  oturmuş  imiş, elleriyle  yüzünü  tutarak. Cüzamlılar ona yaklaşarak  kim  olduğunu  sorduklarında  önünde  birdence  zühur  olmuş  bu  canlı  meyitleri  görünce  çok  korkmuş, dili  tutulmuş, onları  mezarlardan  çıkanlar  hisap  ettiğinden  bağıra – bağıra  sahil  boyunca  kaçmağa  başlamış. Ama  nereye  kaçacak? Küçücük  ada, dört  taraf  deniz. Cüzamlılar  onu  yakalıyorlar, diyorlar  soyun. Kimse  ne  zamansa  onlara  demiş  ki, güya  hükümdarların  paltarını  giyerseniz  ve  ya  bedeninize  sürürseniz  bu  hastalığınız  geçecek. O,  soyunmak  istemeğince  cüzamlılar  onu  zorla  soyundurmağa  başlıyorlar  ve  onun naz – nimet  içinde  beslenmiş  koyun  gibi  lepelenen  büyük  endamını, kadın  cilti  gibi  zarif, pambık  gibi  ağappak  ciltini  görünce  paltarlarına  sahiplenmek  meselesi  ikinci  plana  geçiyor; yıllarca  cemiyyetten  mahrum  adada  kadınsızlıktan  eziyyet  çeken  cüzamlılar  hepsi   onun  üstüne  atılıyorlar  ve… ihtiraslarını  söndürdükten  sonra  paltarlarını  cırarak  her  birisi  kendi  bedeninin  yaralı  yerine — birisi  koluna, birisi  ayaklarına, birisi  burnuna, birisi  ellerine  bağlıyor. Sonra  onun  için  koyulmuş  erzaklardan  çeşitli  yemekler  hazırlıyorlar, onu  da  yemeğe davet  ediyorlar. Ama  o  ne  o  gün, ne  de  sonrakı  günler, hiç  bir  zaman  onlarla  yemeğe  gelmiyor. Ümumiyyetle, hiç  bir  şey  yemiyormuş, sahilde  gece – gündüz  büyük  bir  ocak  yakarak  yanındaca  oturur, ağlaya – ağlaya  hep  denize  bakıyormuş. Sonunda  aclıktan  da   ölmüş.

                 Diğer  bir  tarihçi   yazıyor  ki, sonralar  şahı  o  adaya  götüren  kayıkçılardan  bazılarıyla  şahsen  görüşerek  söhbet  etmiştir; onlar  diyormuşlar  ki, şahın  o  adaya  gitmesi  gerektiğini  diyen  adam  orada  cüzamlıların  olduğunu  biliyormuş, çünki Abeskunluymuş, bilmemesi  mümkün  değilmiş, sadece, şahdan  çoktan  incik  imiş, ona  göre  de  adanın  kimsesiz  olduğunu  yalan  söylemiş  ona. Ama  hatta  o  adada  hiç  kimse  olmazsaydı  ve  o  lazımınca  yemek  de  yemiş  olsaydı  bile  onun  ömrüne  çok  az  kalmıştı, çünki  Abeskun şeherine  geldiği  zaman  artık  setelcem   hastasıydı, ciğerleri   hastaydı   ve  sağalacağına  da  hiç  bir  umut  yok  idi.

                 Ne  kadar  facieli  sonluk! Uzun  yıllar  halkı  ezerek  o  zamankı  dünyanın  büyük  bir  toprağının  var – devletini  tekbaşına  yiyen  anneyle  oğula  Allahın  verdiği  cezaya  bakın. Birisi   Cengizhanın  kapısına  bağlı  köpek  gibi  gemirilerek  önüne  atılan  kemiklere  mühtac… O  birisi  ise  cüzamlılar  adasında  bedenini  örtmeğe  bir  bez  parçası  da  bulmadan  aclıktan  ölmüş… Kendi  halkına  zulüm  eden, halkın  ağır  gününde  de  onu  düşmanla  karşı – karşıya  bırakarak  var – devletini  sandıklara  toparlayarak  kaçan  hükümdarların  sonu  başka  nice   olmalıydı?

               Neyse… Hayatta   her  şey  oluyor. Neler  olmuyor  ki?

               Köroğlu  ve  delileri… bağışlayın… Subuday  ve  delileri  şahın  ardınca  Hemedana  geliyorlar  ve  şehir  hakiminden  itaat  görüyorlar. Sonra  Sucak  yakınlığında  Küçbuğanın başçılığı   altında  olan  Harezm  ordusunu  dağıtıyorlar. Şahın  izini  kaybeden   moğallar  oradan  Zencana  ve  Qezvine  giderek  oraları  hücumla  alıyorlar. Soğuk  aylar  geldiği  için  Hazar  sahiline, Muğan  çölüne  gidiyorlar. Tarihçi  Cüveyninin  yazdığına  göre  bundan  önce  Erdebili   alarak   dağıtıyorlar. Diğer   tarihçi   İbn  el – Esir  ise  diyor  ki, Erdebil   öbür   yılın , yani  1221- ci  yılın   ekim – kasim  aylarında  alınıyor. Ve  doğrusu  da  budur. O  diyor  ki, onlar  Tebrize  geliyorlar  ama, şehire  dokunmuyorlar, çünki  Tebriz  ahalisi  onlara  altun – gümüş, geyim  ve  hayvanat  veriyor. Hem  de  bu  bellidir  ki, Subuday  bahadır  şehrin  güzelliğine  hayran   oluyor, ola   bilsin   o   yüzden   şehire   dokunmuyor.

                 Bak, buradaca  diyeyim  ki, Tebriz  halkının  Köroğlu   sevgisi   neden   kaynaklanıyor. Subuday  bahadır  Tebrizin   ona   bunca   sıcak  tavrına   karşılık  ondan  ne  dilediklerini  soruyor. Tebrizliler  gürcülerden  şikayet  ediyorlar, çünki  gürcüler  son  zamanlarda  Azerbaycanın  sınır  şehirlerini  rahatsız  ediyorlarmış, Qazax  ve  Gence  şehirlerine  devamlı  baskınlar   düzenliyorlarmış.

                  Bu   yüzden   Subuday   bahadırla   Cebe   noyon   Şirvana   gidiyorlar   ve   gürcülerle  iki  defa  savaşları  oluyor. Birincisinde  gürcüler  döyüşten  kaçıyorlar, yüksek  kayalıklara, dağların  başına  çıktıkları  için  moğallar  onların  ardınca  gitmiyorlar. İkinci  vuruşmada  ise  kaçmatıkları  için  tamamiyle  mahvediliyorlar. Bu  savaşlar  gürcü  tarihinde  etraflı  yazılıdır. Ve  bu  iki  savaştan   sonra   gürcüler  artık  Azerbaycan – İldegezler  topraklarına  girmeğe  cürat   etmiyorlar, çünki   böyle   savaş   hiçbir   zaman   görmemiştiler. Gürcü  ordusu  60000  döyüşçüden   ibaret   imiş, yani   moğal   koşunundan   üçkatına   çokmuşlar. Cebe  noyonun  tümeni   onlarla   savaşa   giriyor   ama, az   sonra   moğallar  korktuklarını  gösteriyorlarmış  gibi  panik  içinde   dönüp   kaçıyorlar. Gürcüler   de   bunların   arkalarınca. Kovalama  sonunda  iki   dağ   arasındakı   dar  bir   keçide   yetişince   Subuday   bahadırın   pusuda   durmuş   tümeni  beklenmeden   önlerine   çıkarak  yollarını  kesiyor   ve   dağlarda   koyduğu   okçular  bu  zaman   yukarıdan   onları  şiddetli  ok  yağmuruna   tutmağa   başlıyorlar. Bunlar   bir   kilometreden  de  uzağı   vurabilen   mızrak   gibi   büyük  oklarıydı   ve   uçları   öyle   düzeltilmişti  ki, havada  uçtuğunda  vahim  bir  ses  çıkarıyorlardı. Ok  yağmurundan  kurtulmak  için   bu   defa   gürcüler   geri   dönüp   kaçıyorlar. Ama   moğallar   buna   imkan   vermiyorlar, artık   nizamı   dağılmış   gürcüleri   hemen   takip   ederek   son   adamına   kadar   kırıyorlar.   

                 Azerbaycanın  gürcülerle  sınır  vilayetlerine  daim  baskınlar  düzenleğerek  cemaatı  korku   altında   tutan   gürcülerin   derslerini  verdikleri   için   moğallar  öbür  yılın  ilkbaharında   geri  dönerek  Tebrizden  vaat  ettikleri   iş  için  vergi  alıyorlar. Sonra  Marağa  ve  Nahçıvanı  alıyorlar. Atabey  Şemseddin   İldegez   onlara   itaat  ediyor   ve  dokunulmazlık   nişanı  olan  kırmızı  mühürlü  tahta  payça  alıyor. Ağustos – eylül  aylarında  Hemedana  dönüyorlar, çünki  şehir  isyan  kaldırmış, onların  tayin  ettiği  canişini öldürmüştü. Hemedandan  sonra Aran  topraklarına  gelerek  Beylekanı  alıyorlar, yeniden  Gürcistana  giriyorlar. Bir  kaç  gürcü  şehrini  dağıtıyorlar. Yalnız  bundan   sonra  Şirvan  ve  Derbentten  geçerek  Kuzey  Kafkasyaya  gidiyorlar. Burada  alanlarla ( şimdiki  osetinlerle ) ve  diğer  Kafkasya  halklarıyla  vuruşuyorlar. Alanların  yardımına  Kotyan  hanın  başçılığı  altında  kıpçak  koşunu  geliyor. Moğallar  Kotyan   hanı  inandıra  biliyorlar  ki, onunla  hiç  bir  işleri  yoktur, kıpçaklar  ve  moğallar  kardeştirler, altundan – gümüşten  vererek  kalbine  giriyorlar  ve  kıpçakların  alanlardan   ayrılarak  gitmelerine  nail  ola  biliyorlar. O  gittikten  sonra  yalnız  kalmış  alanları  kolayca  mağlüp  ediyorlar. Donda   kıpçak  hanı  Yuri  Konçakovun  koşununu  dağıtıyorlar, sonra  Krıma  giriyorlar  ve  Suroj  şeherini  alıyorlar. Daniil  han  öldürülüyor, Kotyan  han  işi  böyle  görünce  rus  knyazlarından  yardım  istiyor. Cebe  noyon  beş  binlik  askerle  Kiyeve   taraf   giderek   şehir  etrafında   baskınlar   düzenlemekle   rusları  kızdırıyor  ve  kazaplanmış  rusların  80000 – lik  birleşik  ordusu  onun  ardınca  Kalka  ırmağına  kadar  geliyorlar, burada  ise  onları  Subuday  bahadırın  pusuda  durarak  iyice  dinlenmiş, savaşa  tam  hazırlıklı  “delileri”  ve  az  önce  kendisini  yardıma  yetirmiş  Tokuçar  noyonun  tümeni  bekliyordu. 1223- cü  yılın  mayıs  ayında  Kalka  ırmağı  yakınlığında  büyük  savaş  oluyor. Ruslar  sayıca  üçkatına  çok  olsalar  da  kendi  tarihlerinde  en  utancverici  mağlübiyyete  uğruyorlar. Kotyan   han   rus   knyazlarıyla   birlikte   öldürülüyor.

              Tokuçar  noyon   kendisiyle   hakanın   geri  dönmek  emrini  getirmişti, ona  göre  de  bu  vuruşmadan  sonra  moğallar  Hazar  denizinin  kuzeyinden  geçmekle  Orta Asyaya, Cengizhanın  yanına  dönüyorlar, yoksa  bu  savaş  aşikleri  vuruşa – vuruşa  kimbilir  nerelere  gidip   çıkacaklardı…

    Görüyor  musunuz, bu  tekgöz  serkerde, bu  “kör  oğlu  kör”  kendi  delileriyle  nerelerde   olmuş, ne  kadar  kalelerde  iz  bırakmıştır? Şimdi  belli  oluyor  mu  Köroğlu   kaleleri  niye Türküstandan  Azerbaycana, Anadoluya  kadar  böyle  büyük  bir  araziye  sepelenmiştir?  Onun  bir  tek  maksatı   zulümkar  şahı  yakalamak  idi  diye  ona  karşı  çıkmak  zulmün  tarafında  olmak  anlamına  geliyordu. Ona  göre  de  yollarda, çöllerde  olan, toprağıyla  uğraşan   sade  adamlar  onu  görünce  bunu  nefret  ettikleri  şahdan  kurtulmak  için  ilahiden  bir  fırsat  bilerek  büyük  memnuniyyetle  şahın  hankı  tarafa  gittiğini  gösteriyorlardı. Nerelerdense   zühur  olan  büyük  bir  atlı  destenin   azametli  bir  şahı  kovaladığını   o  zamanaca   ne  gören, ne  de  tasavvürüne   bile  getiremeğen   halk  sonralar  onu  büyük sevgiyle  hatırlamış, bu  kovhakov  zamanı  hatta  birce  günlük  bile  ayağı  dokunan  kalelere  “Köroğlu  kalesi”   demiştir.

                Bak, meselenin   temeli   de   bundadır!

                Tabii ki, yerli adamlardan Subuday bahadırla Cebe noyonun destesine koşulanlar olmuştur. Tarihçiler  yazıyorlar  ki, ümumiyyetle, Cengizhan   ve  ya   ayrıca  olarak  serkerdeleri  her  hankı   bir  yürüşe   gittikleri   zaman   “çöllerin   bütün   avareleri, başıpozuk  adamları  da  onlara  koşuluyordu”, ordunun  arkasınca  geliyordu. Moğallar  onları  ordunun  özek  hissesine  kabül  etmiyorlardı; onlardan  ayrıca   birlikler  yaratarak  mühasireye  aldıkları  kalelerin  üzerine   birinci  olarak  gönderiyorlardı, kalelerden   atılan   kaynar   katrana, sıcak  suya, şiddetli   ok   yağmuruna   ilk   olarak   onlar   hedef  oluyorlardı.

           Köroğlu  kalelerini  mekanının  Çamlıbel  ve  ya  Çenlibel  olması  nereden  kaynaklanmıştır? ”Çamlıbelli  koç  Köroğlu”  ifadesindeki  “Çamlıbel”  doğrudan  mı  mekan   bildiriyor?  

                 Asla  ve  asla  bu,  mekan  adı  değildir.. Moğal  ordusu  da  o  çağların  ordularındakı  gibi  muhtelif  birliklere  bölünüyordu. Merkez  hisse, sağ  cinah, sol  cinah, öncül  hisse, ceza  bölüğü, keşfiyyat  bölüğü  ve  sair. Yani  kendi  dillerinde  çapavul, hiravul, şiqavul, yasavul, karaul, çambul… Atlı  ceza  destesine   moğalca  “çambul”  diyorlardı. Subuday   bahadırla   Cebe  noyonun  tümenleri   Harezmşahın   ardınca   ceza   desteleri   gibi  gönderilmişti, ona  göre   de  “çambullu  tümenbaşı”  idiler. Yani  “ Çambullu  koç  Köroğlu”  Çambuldan  olan  değil, atlı  ceza  destesi   olan  koç  Köroğlu  demektir. Sadece, Anadolu  türkleri  sözün  ilk  hecasını  “çam  ağacı”  gibi   anlayarak  “çambul”   sözünü   “Çamlıbel”  haline  salmışlar. Kafkasya  ve  İran   türklerinde  ise  “çam”  demezler, ”şam”  derler. O   türklerin   dilinde  ”Çam”   diye   bir  söz  olmadığı   için   onu  “çen”le  değişerek  Çamlıbeli  Çenlibel  etmişler, yani   guya  Köroğlu   kendi   kalesini  dumanlı, çenli  belde, tepelikte  inşa  etmiştir.  ( Taciklerin  “Köroğlusu”sunda  sözün  aslı  değişmemiştir; onların  mifolojisinde  Köroğluya  “Çambuli  Maston”  diyorlar ) .

                 Köroğlunun  kimliği  hakkındakı  bu  yeni  fikrim  onun  atlarının  adlarına  açıklık getirmekle  birlikte   o  atların   yaranması  hakkındakı  “derya  atları”  efsanesinin   de  sırrını  tamamiyle  çözüyor; hatta   efsanenin   yaranmasına   sebep   olan   real   hadisenin   yeri  de, tarihi   de   belli   oluyor.

                 Nice?  İnanmak   zor   mu? O   zaman   dinleyin.

                 Destana  göre  o  atlar  derya  atından  yaranmışlar. Doğru  mu? Tabii  ki, deryada  at  yaşamaz. Yaşamış  olsaydı  bile, otuz  dokuzuncu  gün  sabırsızlık  ederek  tavlanın  damında  delik  açan   Köroğlu   Kıratın  belinde  balıklardakı  gibi  yüzgecebenzer  şeyler  görmeliydi, eğer   Kırat  “babasına”  benzemeliymişse. Neden  kanat  görmeliymiş  Köroğlu? Derya  atında  kanat  neye  lazımmış  yani? Deryada  uçmak  mı  lazım, yüzmek  mi? Ama  Kıratın  deryadan  çıkan “babasının”  belinde  ne  kanatların, ne  yüzgeclerin  olmasına  efsanede   hiç  bir  işare  yoktur. Oysa  yüzgec  derya   atlarının  doğrudan  da  deryada   yaşamasına  tutarlı  sübut  olabilirdi. Eğer  bundan  sonrakı  efsane  kanatla  bağlı  olacakmışsa, yani  Kıratın  belinde  kanatlar  oluşacakmışsa  onda  “deryadan  çıkan  at”   yerine  “uçarak  gelen  kanatlı  at”  efsanesi   mantıkla   çok  daha   doğru   olmaz  mıydı?  Destan  yaratıcıları  bu  acaipliği  görmeğe  bilmezdiler. Tabii  ki, atların   kanatları   olamaz, “olmaması   için”   de   Köroğlu   guya  sabredemeyerek  tavlanın  çatısında   otuz  dokuzuncu  gün  bir  delik  açıyor  ki, Kırata  baksın   ve  bu   zaman   kırk  güne   birce   gün   kalmış   diye   o   kanatlara   ışık   düşüyor  ve  bu   yüzden   de   kanatlar  eriyerek  yok  oluyor.  Tabii  ki, bu,  Kırata  dünyadakı  diğer  atlardan   farklı   bir   özellik   vermek   isteğen   ozanların   fantezileridir. Diğer   taraftan, Kırat  deryadan  çıkan  attan  emele   gelmiş   diye   fantezilerinde   bile   Kırata   kanat   yerine   yüzgec  “takamaztılar”. Çünki  hiç   kimse   en   kaçağan   atlar   için   “balık  gibi  yüzüyor”  söylemez, “kuş  gibi  uçuyor”  söyler. Yani  destan   yaratıcıları  bu  konuda  ziddiyyet  karşısında  kaldıklarının  farkında  olmamışlar  diyemeğiz; adamlar  acaip  muhteşem  destan  yaratmışlar, her   sahneyi   yüz   ölçmüş   bir   biçmişler, yaratıcılık   süzgecinden   geçirmişler.

                Peki, ziddiyyeti  gördükleri  halde   neden   atların   deryadan   çıkmasında   ısrar   etmişler?

                Neden   mi? 

                Çünki   onlar   fakttan   yan   geçememişler.

                Fakttan  mı? Evet, evet. Fakttan. Deryadan   atların   çıkmasını   halk   gözleriyle   görerek  hafızasına   yazmıştı. Ozanlar   meclislerde   “uçarak  gelen  atlardan”  konuşsalardı   halk   diyecekti   hayır, gözümüzün  içine  baka – baka   yalan   konuşmayın, biz  o  atalrın  deryadan   çıktığını   bilyoruz.          

                 Azizlerim, diyeceksiniz   bu   nice   olabilir?

                 Bakınız, bu   yerdece   biz   hakikatle   efsane   arasındayız. Çünki  Kıratla  Türatın  derya   atı   cinsinden   olmaları, sonuc  itibariyle, onların   da   derya   atları, deryadan   çıkma   atlar  olması  anlamına  geliyor; bu, tabii  ki, efsanedir. Ama  atlar  sonuc  itibariyle  değil, hakikaten  de,  deryadan  çıkma  atlarmışsa   ve  halk   da   bu   real   hadiseyi  gözleriyle  görmüş, şahidi   olmuşsa?..

                 Eveeeet. O  zaman  bu  o  demek  oluyor  ki, efsanenin   temelinde   boş   bir  fantezi  değil, real    tarihi    hadise    duruyor.

                 Hankı   tarihi   hadiseymiş  o?

                 Şahı   tutuklamak   emrini  alan  Subuday  bahadırla  Cebe  noyonun   şahın  beklemediği  yerden  Amuderyayı  geçtiklerini  yazmıştım  ama, o  deryayı  nice   geçtiklerini   dememiştim.  Onların  kayıkları, bereleri  yok  idi. Amuderya   da  küçük  ırmak  değildir, iki – üç  bin  kilometrelerce  uzanarak  akan  enli, derin, gür  sulu  büyük  bir  deryadır. Yirmi  bin  askeri,  kırk  bin  atı  bu  sahilden  öbür  sahile  geçirmek  kolay  iş   değildi. Bereler   düzeltmeğe  de  zaman  yok  idi, hakan  “acele  edin”  demişti. Subuday   bahadır   bu   problemin   çok  sade  ama, büyük  cesaret   talep   eden   bir   hallini  buluyor. Her  döyüşçü  bir  kaç  kalın  budağı  yan – yana  sarıyarak  kendi  silahlarını — kemanını, okunu, kılıcını, kalkanını  onun  üstüne  bağlıyor  ve  atını  deryaya   salıyor, bir  eliyle  atın  kuyruğundan, öbür  eliyle  haman   o  budaklardan   tutuyor. At   yüzerek  hem  onu, hem   de   onun   silahlarını  öbür  sahile  çıkarıyor. Böylece  bütün  koşun  kısa  bir  sürede  tamamiyle  itkisiz, atların  yardımıyla  Amuderyayı  geçiyor. Şimdi  karşı  sahilde  bu  acaip  hadiseyi  gören  sade  adamların  halini  tasavvür  ediniz. Büyük  bir  deryanın  üzeriyle  sanki  kocaman  kara  bulut  hareket  ediyor; yirmi   bin  insanın, kırk  bin  atın  başı, silahların  bağlandığı  budaklar  suyun  üzerinde  korxunc  bir  hayal  gibi  yüzüyor. Ve  bu   korxunc  hayal, bu   kocaman   kara   bulut  sahile  yaklaşınca… deryadan  atlar  çıkıyor.

              “Ehe – he – heeeeeeey!!! Ora   bakıııın!.. Deryadan  atlar  çıkıyooor!.. Deryadan  atlar  çıkıyooor!.. Derya   atlarıııı!!!”

                Tabii  ki, o  sahildeki   adamları   hayrete  getiren  şey  atların  yüzebilmesi  olmamalıydı; at  en  güzel  yüzebilen  hayvanlardandır. Ama  atların  kuyruğundan  adamlar  da  tutarak  geçmiştiler  deryayı. Hayret  ve  korku  işin   bu   tarafındaydı. Zaman  çok  karışık  ve  son  derece   heyecanlı   olduğundan   bu   acaip   haber   çok  tez  yayılmalıydı, çünki  deryadan  çıkan   atlar  küçük  moğal  atlarıydı, yani  “kırlarda  yaşayanların   atları   olan   kıratlar”ıydı. Haman   kıratların   sahipleri   artık  Otrardan  Buharaya, Samarkanda   kadar   her   yeri  viran   koymuş, dağıtıp  yakmıştılar. Demek  şimdi  de  Amuderyanın   bu   tarafına   geçerek   buraları   da   mı  dağıtacaklardı?

                “Ehe – he – heeeeey!.. Şaha   haber   veriiiin!.. Deryadan   atlar   çıkıyooooor!!!

                Deryanın  sahilleri  boyunca, tabii  ki,  Harezmşahın  casusları  olmalıydı  ki, şahı  her  şeyden  zamanında  haberdar  etsinler. Onun  moğallar  gelinceye  kadar  alel – acele  toparlanarak   kaça   bilmesinden   belli   oluyor   ki, casusalar, hakikaten   de,  varıymışlar  ve  şaha   zamanında   haber   vere   bilmişler. Destana   göre   sahilde  sudan  çıkan  atları  ilk  olarak  gören  ve  ya  görenlerden   birisi   Ruşenin   seyislik   eden   babası  Alı  oluyor. Bu  adam   görüyor   ki,  “deryadan   iki   at   çıktı… iki   madyana   yaklaştıktan   sonra   geri  dönerek   deryaya   girdiler… “

                 Deryayı   kırk   bin   at   geçmemiş   mi? Neden   ikice   at   görmüş  bu  adam?

                 Deryadan   iki  at   çıktığını   ozanlar  destanın  motivine  uysun  diye  söylemişler. Çünki  Kıratla  Türat  onlardan  türemeliydi. Bunun  için  ise  onlar  yalnızca  iki  madyana  yaklaşmalı, o  madyanlardan  da  sonradan  yalnızca  iki  at  doğmalı  idi. Niye? Çünki   Köroğlunun  ikiden   fazla  atı  olamazdı. Halk  onu  her  zaman  iki  atlı  görecekti. Hakikatte  ise  Alı  iki   at  değil, iki  türde  at  görmeliydi; çünki   atların   yarısı   yeherli – yüyenli, yarısı   ise   yehersiz – yüyensiz  idi. Döyüşçüler  yedek  atları — türatları, tabii  ki, yalnızca  bindikleri  zaman  yeherliyorlardı. Deryadan   çıktıktan   sonra   gecikmeden   hankı  ata   binecektilerse  onu  yeherleyerek  kuyruğundan  tutarak Amuderyayı  geçmiştiler. (Celaliler, yani  Anadolu  Köroğlusu  destanında   Ruşenin   babasına   deryadan  birce  at  çıkdığını  ve  onun  iki  madyana   yaklaştığını   haber  veriyorlar. Ama  bu  artık  şayiedir, çünki  o, bu  hadisenin   şahidi  değildir,  ona,  sadece,  böyle   haber  veriyorlar. Ama   haman  bu  destanda  deryanın  adı  dakik  bildiriliyor. “Ceyhun  ırmağından  bir  at  çıktı”, diyor. O  zamanlar  Amuderyaya  arapca  Ceyhun, Sırderyaya  ise  Seyhun  diyorlardı. Burada  bu  da  önemlidir  ki, Ruşenin   babası  Türküstan   şahının   seyisi   olarak  gösterilmiştir   ve  atlarla  bağlı  efsane  de, bellidir  ki,  öyle   kurulmuştur  ki, onlara   göre   gözleri   çıkarıldığı   için   oğlu   haman   şahdan   da   kisas   alıyor. Türküstan   şahından   yani. Burada   bize  lazım   olan   hakikat  budur  ki, destanda  tasdik  ediliyor  ki, Köroğlunun  şahla  mübarizesi  Ceyhundan, yani  Amuderyadan  başlıyor.

                 Bakın, azizlerim, yani  Harezmin  şahı  Muhammed  Alaeddin  Türküstanın  şahı  değil  miydi  ve  Subuday  bahadırla   Cebe   noyonun   onu   kovalaması   da   Amuderyadan   başlamıyor  mu?..

                  Ve   deryanın   adı   da   dakik   gösterildiği   halde  “Köroğlu   Boludandır”  diye  yine  inat   edenler  artık  kendilerine   bu   soruyu   da   verecekler   her   halde   ki, eğer  Alı   Bolu   beyinin   seyisi   imişse  o  beyin   atlarını  İran – Azerbaycan, Türkmenistan  üzerinden  Ceyhuna, yani  Amuderya   sahillerine   mi   götürüyormuş   zavallı   seyis  otlatmak  için? Yani   Anadoluda   hiç   mi   otluk   yerler   yokmuş? Koskoca   Kanuni   sultan   Süleymanın   atları  Anadolu   otluklarını   seviyormuş   ama,  Bolunun   bir   dandık   beyinin   atlarını   otlatmak  için  zavallı   seyis  Osmanlıdan   Maveraünnehre, Küçük  Asyadan  Orta  Asyaya  mı   gidiyormuş? Yolun   epeyce  uzaklığı  bir  tarafa  dursun, yani  Osmanlıya   düşman  olan  Safeviler   üzerinden   mi   geçip   gidiyormuş   bir   Osmanlı   beyinin   atlarını   otlatmağa   her   defa?  Bu   yerde   Kurani – Kerimden   bir  soruyu   sormanın   tam   zamanı. “Hiç   akılla   düşünmez   misiniz ?”).

                 Destanın   bir  koluna   göre, derya  atlarından   türemiş  taylar  kırk   gün – kırk  gece  tavlada   besleniyor,  diğer  koluna   göre   ise   iki   yıl   kırk   gün. Alı   diyor  ki, bu   taylar   üç   yaşında   olduklarında  bütün  dünyada  bunlara  benzer  atlar  olmayacak. Hakikaten  de, Subuday  bahadırla  Cebe  noyonun  şahı  kovalamağa  başlamasından  ta  Hazarın  kuzeyiyle  Cengizhan  ordugahına  dönmelerine  kadar  da   tahminenn  üç  yıla  kadar  bir  zaman  geçmiyor  mu? Yani  Kıratlı – Türatlı  Köroğlu   bu  üç  yıl  içindeki   hadiselerle   meşhurlaşarak  benzeri   olmayan  efsaneye  çevrilmiyor  mu?

                Göruyor musunuz, “derya atları” efsanesi  tamamiyle  real  hadiselerden  kaynaklanmıştır; hadisenin  tarihi  1220- ci  yılın  mayıs  ayının  otuzu, yeri  Tacikistanla  Özbekistanın   güney  sınırı   taraflarda  Vahş   ırmağının   Penc  ırmağına  kavuştuğu  yerden  beş   kilometre   batı   tarafa, atların   çıkdığı   derya   ise   orta   çağlarda   arapca  “Ceyhun”  adlanan   Amuderyadır.

                 Peki, “çift  pınar”  anlamına  gelen  Koşabulak  efsanesi  nedir? Ruşenin  Köroğlu  lakabıyla   mübarizeye   başlamasından   öncenin   hatırası   olan   bu   ikinci   efsane   bize  neleri  anlatmak  istiyor?  Köroğlunun   kuvveti   nereden   aldığını   gösteren   bu   efsane   neden   böyle   kalın   hayal   yorğanına   bürünmüştür? Efsaneden   ana   hatt   gibi   bir  tek  fikir  şüurlara   hakim   oluyor: Köroğluya  kuvveti  gökler  vermiştir!  Olabilsin  bu  yolla  destan  yaratıcıları   onu   hiç   kimseden   asılı   olmayan, müstakil   halk  kahramanı  gibi  takdim  etmek  istemişler. Ama  vicdanlı   hareket  etmiş, kuvvet  sahibinin   hakkını  yememişler, sadece  olarak, hakikati  obrazlı  söylemişler, eğer  böyle  demek  mümkünse, onu  kodlaştırmışlar; anlayan   anlayacak, anlamayan   değildiyi   gibi   kabül  edecek.

               Hankı   hakikatmış   o?

               Efsaneye  göre, Ruşen   çok   gittikten   sonra   Koşabulağa   yetiyor, o  kadar  bekliyor  ki,  akşam  oluyor, geceden   hayli   geçmiş  doğudan  bir  yıldız, batıdan  da  bir  yıldız  doğuyor, yıldızlar  yaklaşarak  Koşabulağın   üstünde  tokuşuyorlar. Yıldzların  tokuşmasından  Koşabulak  taşıyor, ak  köpük   adam   boyunca   kalkıyor. Ruşen   köpükten   bir  kap  doldurarak  başına  döküyor, bir   kap   da   doldurarak  içiyor. O   köpükten   onun   kollarına   küvvet   geliyor, kalbine   şairlik   veriliyor, sesine, neresine   kuvvet   geliyor.

                 Evet, belli  bir  zamana, belli  bir  tarihi  şahsiyyete  ve  onunla  bağlı  real  hadiselere  esaslanmadan bu sırrı, ümumiyyetle, çözmek olmaz. Ama madem ki, söhbet Subuday  bahadırdan  gidiyor, demek, Koşabulağı  büyük  bir  ihtimalle  moğal  çöllerinde  aramak  lazımdır, çünki, tabii  ki, o, bir  serkerde  gibi  kuvveti  yalnız  Cengizhandan  alabilirdi. Ona  göre  de  efsanedeki  sırrı  ben  böyle  açıyorum: Koşabulak  adlı  şey  iki  ırmaktır, moğal  çöllerinde   moğalların   mukaddes   hisap   ettikleri   Bure – Haldun   dağının   eteklerindeki  Onon  ve  Kerulen  ırmakları. Bu  iki  ırmağın   haman   dağın   eteklerindeki   biribirileriyle kavuşan   hissesi  Cengizhanın   ecdadlarının, hem   de   bütün  moğalların  baba  yurdu  idi. Moğal  ordusunun  ve  moğal   devletinin  temeli  bu  iki  ırmağın  kavuştuğu  haman  yerde   yaranmış  ve  buradan  da  kudretini  bütün  dünyaya  bildirmişti. Subuday  doğma  kardeşi  Celmelikle  genclik  yıllarında  Temuçinin  o  zaman   küçük  olan   destesine   koşulmak  için  buraya  gelmişti. “Ruşen   çok   gittikten   sonra   Koşabulağa   yetiyor”  cümlesiyle   Subudayın     Tuva   çöllerinden,  doğma   uryanh – hatay   tayfasından  ayrılarak  ta  buraya  kadar  gelmesi  kastediliyor.

                “O   kadar  bekledi  ki, akşam  oldu, geceden  bir  hayli  geçti. Bir  de  gördü   ki, doğudan  bir  yıldız, batıdan  da  bir  yıldız  doğdu ”, yani  Subuday  bahadır  Cengizhan   ordusunda  bir  hayli  hizmet  ettikten  sonra  batıda  Harezmşah  Muhammed, doğuda  ise Cengizhan   kudretli   hale   geldiler. Yıldız   gibi   parladılar.

                “Yıldzların tokuşmasından Koşabulak taşdı, ak köpük adam boyunca kalktı”, yani Harezmşah  büyük  hakanın  kervanını  yağmaladıktan, elçisinin  birisini  öldürüb  diğerinin  sakalını  üterek  onun  üstüne  gönderdikten  sonra  Cengizhanın   sabr   kasası  taşdı, müharibeye  başladı.

                “Ruşen   köpükten   bir   kap   doldurarak   başına   döktü, bir   kap   da    doldurarak  içti”, yani  hakan  ona  şahı  tutuklamak  için  iki  tümen  verdi; bir   tümen   kendisinin,  bir  tümen   Cebe   noyonun. Ama   vahid   kumandan   o   idi.

               “Yeniden   bir   de   kabı  doldurmak  isterken  baktı  ki, ey  vaaah! Köpük  ne  geziyor  ?!“. Bu  üçüncü  kap  Tokuçar  noyonun  tümeni  idi, onlar  gittikten  hayli  sonra  arkalarınca   gönderildiği  için  Subuday  bahadırın  hükmünde  değildi. Tokuçar  noyon  onlara  yürüşün  sonlarında, Kalka  ırmağı  yakınlığında  ruslarla  savaştıkları  zaman  yetiyor. Hatta  o  savaşda  da  müstakil   serkerde   gibi   savaşa   giriyor. Ruslar   geldiğinde  o, tümeniyle  ihtiyatta  kalmalı  imiş, çünki  rusların   sayısı   seksen   binden  fazla  imiş. Ama  döyüşün  kızğın  çağında  Subuday  onu  sorduğunda  diyorlar  ki, Tokuçar  noyon   savaşı  görünce  duramamış, kendisini   böyür   taraftan   rus   koşununa  vurmuştur.

                Bu  da  Koşabulak  efsanesi. Bir  az  rüya  yozmasına  benzedi  ama, benim  fikrimce  onun   izahı   tamamen  böyledir.

                 Nere  çekmek  meselesi…  Nere   çekmek  döyüş  zamanı  düşmana   psikoloji  tesirlerden  idi. Yüksek   harbi   nizam – intizamyla   seçilen   moğal   ordusu   döyüş   taktiğiyle  de  yeni  idi.  Döyüş  zamanı   birdence  kendilerini   yenilgiğe   uğramış, savaşmaktan   korkmuş  gibi  göstererek  aniden   geri   döner  ama, sıralarını   pozmazlardı. Tümenbaşının   “Cergeden   geri   kalma! Sırayı   pozma!”  diye   verdiği   emrler   devamlı   olarak   binbaşılar, yüzbaşılar  ve   onbaşılar   tarafından   tekrarlanardı, hem   de   on   binlerce   at   ayaklarının   gürültüsü   içinde   işitile   bilsin   diye   deli   bağırtılarla   tekrarlanardı. Düşman   koşunu   bu   kaçışı   zafer  hisap  ettiğinden   cuşe   gelerek  onları   kovalamağa   başlardı, onlar  ise  kaça – kaça  dikkat  ederlerdi, düşman  koşunu  uzun  mesafeye  dağınık  halde  sepelenmişse  serkerdenin  bir  emriyle   hemen   durarak   geri  döner  ve  yine   nizamlı  şekilde, sıkı  cergelerle, deli  döyüş   nereleriyle  vahid   yunruk  gibi   düşman   üzerine  atılırlardı. Bu   beklenmeğen   hareket, bu  ani   dönüşler,  böyle  acaip   savaş, tabii   ki, düşmanı  sarsıtırdı. O  zamanaca   tarihte  hiç  bir  iz  bırakmayan, ayrı – ayrı   tayfalar   şeklinde   yaşayarak  biribirisini   didip   dağıtan   moğallar   on – on   beş   yıl   içinde   dünyaya   meydan   okuya   bildikleri  için, Onon  ve  Kerulen  ırmakları   arasından   çıkarak   kendilerine  “Yeke  moğal  ulusı”  ( Büyük  Moğal  Ulusu)  yarata  bildikleri  için  her  şeyden  önce  Cengizhanın   bu   yeni   savaş   taktiğine   minnetdar  olmalı  idiler. Bin   yılların   kılıc – ok – mızrak   savaşlarının   sonunun  geldiği, yerini  top – tüfek   savaşlarına   vereceği   bir   çağda   bütün   dünya   harp   tarihine   altun   harflerle   yazıla   bilecek  bir  taktik  idi  bu; ordunun   yalnızca   mızraklı   askerlerle   falanqalar   halinde   kurulması   taktiği   Makedoniyalı   İskenderin   keşfi   olduğu   gibi   moğal  ordusunun  bu  yeni  taktiği  de  Cengizhanın   keşfi  idi. ( Pusuda  koşun  koyarak  halledici  anda   düşmana   öldürücü   darbe   indirmek   çok   öncelerden   de   mevcut  idi ).

                Döyüş  zamanı  düşmana  psikoloji  tesir  göstermeğe  büyük  önem   veriliyordu. Düşman  koşununa  hankı  mesafeye  kadar  susarak  ilerlemek  lazım  idi, hankı  mesafeden  atlar  sağa – sola  yırğalana – yırğalana  adımlanan  kurt  yerişine  geçmeli, hankı  mesafeden    kılıcı  yukarı  kaldırarak  vahid  döyüş  bağırtılarıyla — deli  nerelerle  savaş  meydanına  şığımak lazım  idi, hepsi  hücum  zamanı  serkerdeler  tarafından  dakiklikle  yerine  getiriliyordu. Tasavvür  edin, on  binlerce, yüz  binlerce  ağızdan  ayni  zamanda  çıkan  “uraaaah,  moğallar!”,  “khu!  khu!  moğallar!”,  “ur – al! Ur -al! Ur – al!”  sesleri  çöllere, dağlara    taşlara   nice   korkunc   ses   salırdı, “dağ – taş   lerzeye   gelirdi,  kulaklar   tutulurdu”.

                 Nere   yalnız   döyüş  bağırtıları  değildi, hem   de  serkerdelerin  yüksek  sesle  verdikleri   emrleriydi. “Türatın   yokluğu” ( ve  ya   “Köroğlunun  Ballıca  seferi” )  hikayesinde  Köroğluyla  zalim  şehir  hakimi  Kara  hanın  tokuşmasından  konuşuluyor. Moğalların  Harezmin  doğusundakı  işğal  ettikleri  ilk  şehirlerden  olan  Otrar  hadiselerinden  konuştuğumda  bu  yaramaz  hakimin  adını  unutmamanızı  rica  etmiştim; demiştim  ki, bu  yaramaz  adama  Köroğlu  destanının  ayrıca  bir  hikayesi  hasredilmiştir. Bak, şimdi  onun  hakkında   konuşmanın   tam   sırası.

                Demek, destanda  Türat  Çamlıbelin  eteklerindence  diğer  atlarla  oynaklaşa – oynaklaşa  gidip  başka  bir  şehir  etrafına  çıkıyor. O  şehrin  hakimi  zalim  Kara   han   bunca  çok  ve  güzel   atları  görünce  adamlarına  emrediyor  ki, hepsini  ona  getirsinler. Az  sonra  belli  olunca  ki, o  atlar  Köroğlunundur, ona  diyorlar  bu  ne  işdir, korkmuyor  musun  Köroğlu  gelirse  senin  evini  yıkar, mahveder  seni? Diyor  gelsin  de, Köroğlu  da  kim  oluyor  beni  mahvetsin, ne  yapacak  ki, ben  İran  padişahının  akrabasıyım. Köroğlu   onun   üstüne   gidiyor, onu   mahv   ediyor,  atlarını   da   geri   alıyor,  hazinsine   de   sahipleniyor.

                Yazımı   başındanca   dikkatle   okuyanlar   o  saat  diyecekler  ki,  bu   Kara   han   neyse  birilerine  benziyor  gibi. Evet, evet, doğru  diyorsunuz; bu  adam  Harezmin  doğusundakı  haman   o  belalı  Otrar  şeherinin   hakimi  olan  haman  o  yaramaz  adamdır. Bu  hadise  aslında  Köroğluyla  Kara  hanın  değil, Cengizhanla  Harezmşahın  tokuşması, yani  Koşabulak   efsanesindeki  “yıldzların  tokuşması”  hadisesidir. Otrar  hakimi  Kair  han  da  şahın  annesi  Türkan   hatunla   akrabalığına   güvenerek  Cengizhanın  deve  kervanını  kasb  etmişti  ve  şehrin  diğer  önde  gelenleri  buna  göre  onu  kınadıklarında  “koskoca  şahın  annesinin  akrabasına   bir   çöl   hanı   ne   yapar   ki?”  demişti. Ve   sonunda   bu   kervan   işine   göre   de  mahv  edilmişti. Adları  da  aynıdır; hikayede  Kara   han, hayatta   Kair  han. Cengizhan  onu  esir  aldığında  emr  ediyor  ki, altun  eritilsin  onun   kulaklarına  ve  gözlerine  dökülsün. Destanda   nicedir? “Köroğlu   bir   nere   çekti.  Kara   hanın   kulakları  battı” .

                Dikkat  ediniz: yani   destana   göre   adam   böyle   anlıyor  ki, güya  ses  çok  gür  olduğundan  onun  kulakları  batıyor. Hakikatte  ise  nere  emr  imiş. Kazapla, yüksek  sesle  verilen  emr. Emr  icra  olununca, tabii  ki, erimiş  altun  onun  kulaklarını  ve  gözlerini  dağıtıyor. Böylece, “Köroğlu  bir  nere  çekti, deliler  onun  neresini   işiterek  siyirmekılıc  geldiler”  cümlesini   böyle  anlamak  lazım  değildir  ki, guya  nere   çekmek  ağzı  mümkün  kadar  büyük  açarak  deve  gibi  nerildemektir. Hayır. Köroğlunun  da, binbaşıların  da, yüzbaşıların  da, onbaşıların  da  nereleri  delileri  harekete  getirmek  için  yüksek  sesle  verilmiş   serkerde   emrleridir, delilerin   nereleri    ise   döyüş   bağırtılarıdır.

               Böyle  bir  soru  verilebilir: eğer  Köroğlu  Subuday  bahadırmışsa, onun   da   tümeninde  on   bin   döyüşçü  varmışsa, niye   igidlerin   sayısı  7777  gösterilmiştir?

               Azizlerim, uzun  mübarizelerde, tabii  ki, kırılanlar  olacaktı. Ama  daha  önemlisi  budur  ki, destan  yaratıcıları  asıl  hakikati, yani  kahramanın  moğal  olduğunu  tamam  gizli  tutmak istememişler, delilərin  onluk  say  sistemiyle  kurulmuş  koşun  nevi  olduğunu  bildiklerinden   bu  hakikati  dört  aynı  rakamla  kodlaştırmışlar. Ama   neden   dört  yedilik,  diyebilirsiniz? Dört   altılık, dört   sekizlik, dört   beşlik   de   olamaz   mıydı?

                Olabilirdi  tabii  ki. Ama  moğalca  yediye   “ doloo ” diyorlar. Cem   halinde   “doloolar” olacak  ki, bu   da  “deliler”  sözüyle  sesleşiyor. “Deli – dolu   igidler”  ifadesindeki  gibi.

                Peki, nice  olmuş  ki, uzak  moğal  çöllerinden  olan   birisi   bu   kadar  halkların  sevimli  kahramanı  olabilmiştir?

                Azizlerim, onu  kahraman  hisap  edenler  başkaları  değil, türk  halkları  olmuştur, din ayrılığı  olsa  da  kahramanla  dil  ve  kan  kardeşlikleri  varıydı. Bundan  da  önemlisi  ise  bu  idi  ki, büyük  bir  seltenetin  şahını  önüne  katarak  mahvedecek  kuvvette  olmasına  rağmen  geçip  gittiği  memleketlerde  devlet  kuruluşunu  değişmemişti. Ve  hiç  bir  savaşta  mağlüp  olmadan  üç  yıla  yakın  bir  zamanda  bin  kilometrelerce  yolu  bir  hayal  gibi, bir  rüya   gibi  geçerek  gitmişti. Eğer  Azerbaycandan  gittikten  üç – dört  yıl  sonra   sultan  Celaleddin  gelerek  Azerbaycan  hükümdarı  olmazsaydı  Subuday  bahadır  hatıralarda  kahraman  gibi  yaşaya  bilir  miydi? Büyük  bir  ihtimalle  hayır. Büyük  bir  eşkiya  destesiyle  ölkenin  bu  başından  vurarak  öbür  başından  çıkan  yaramaz  bir  baskınçı  gibi  hatırlanacaktı  herhalde. Çünki  halkın   kendi   milli  İldegezler   devleti   var   idi, kuzeyli – güneyli   bütün   Azerbaycanı  ve  İranı  ehate  ediyordu  bu  devlet, o  ise  bu   devletin   topraklarına  girerek  şehirlerin, köylerin  dinc  hayatını  pozmuştu. Ama  o  gittikten   sonra   neler  oluyor?  1223- cü  yılın  sonlarına   doğru  Derbent  geçitiyle  kuzeyden   büyük   kıpçak  desteleri  Azerbaycana   giriyor. Cengizhanla  Sind  nehri  kayalıklarındakı  döyüşte  mağlüp   olmuş   sultan  Celaleddin   1225- ci  yılda  güneyden  koşunu  ile  geliyor. Hiç  bir  mukavemet  göstermeğen  Marağa  şehrini  aldıktan  sonra  Tebrize  geliyor  ve  şehire  sahip  oluyor. Son  İldegez  hükümdarı Atabey Özbek  Gence  tarafa  kaçıyor, oradan   da  Nahçıvana  giderek  Elince  kalesine  sığınıyor  ve  orada da olüyor. Onun ölümüyle de İldegezler sülalesi yok oluyor. Kısa bir zamanda  Celaleddinin  hakimiyyetini  Gence, Berde, Şemkir  ve  diğer  şehirler  tanıyor. Celaleddinin fethiyle  Marağadakı  Aksunquriler  hakimiyyeti  de  çöküyor, Şirvanşahlar  kendilerini  onun  vassalı  hisap  ediyorlar. Azerbaycanın  idaresi  onun  veziri  Şeref el – Mülke  veriliyor. Bu şerefsiz  adamın  ağlınagelen  acaip  vergileri  yüzünden  Tebrizde  isyan  kalkıyor. İsyan  bütün  Azerbaycanı  bürüyor. 1231- ci yılda Gencede Benderin başçılığıyla şehir yoksulları Celaleddinin  oradakı  askeri  birliğini  mahv  ederek  şehirde  hakimiyyete  sahipleniyorlar. Celaleddin  isyanı  amansızlıkla  bastırıyor, otuz  isyan  rehberinin  boynu  vuruluyor, Bender  ise  şakkalanmakla  idam  ediliyor. Celaleddine  karşı  Merend, Hoy, Nahçıvan  ve  diğer  şehirler  de  kalkıyorlar. İsyan  gittikce  büyüyor. Celaleddine  karşı  bu  nefret  alevini, tabii  ki, onun  bütün  Türküstanda, İranda, Azerbaycanda  nefretle  hatırlanan  son  derece  mesuliyyetsiz  bir  şahın  oğlu  olması  faktı  da  arttırıyordu. “Bundan   bize   hükümdar   olur   mu? Yarın  bir düşman  ordusu  gelirse  bu  da  babası  gibi  halkı  kırğın  karşısında  bırakarak  kaçmaz  mı? Babasına   benzemeyip   de   kime   benzeyecek?”..

                  Bak, haman  o  karışık, itirazlarla – isyanlarla   dolu   o   korkunc   zamanlarda  halk  “kör  oğlu  körün”  yine  bu  yerlere  geri  dönmesini  arzulayacaktı  ki, halkın  hayatını  cehenneme  döndürmüş  Celaleddinlerin, Şeref  el – Mülklerin, onların  şehir  ve  köylerdeki  zulümkar, adaletsiz   hakimlerinin  dersini  versin. Babasını  şehir – şehir, köy – köy  kovalayarak  mahv  ettiği  gibi  gelsin  oğlunu  da  mahv  etsin. Harezmşah  Muhammed  gibi  kudretli  bir  hükümdarın  annesini  ağlatan  birisi  için  Celaleddin  de  kim  oluyordu? İşi  ordularla, zulümkar  padişahlarla  olan  “kor  oğlunun”  mübarizesi  bak  bu  heyecan  dolu  yıllarda  ağızdan   ağıza   geçen   efsanelerde   yaşayacak, her   yerden   umutu   kesilmiş   çaresiz  halkın  yalnızca  o  adamın  hesretiyle  yaşatığını  gören  ozanlar  meclislerde  onun  mübarizelerine  bin   türlü  renk  de  katarak   kahramanlığını   göklere  kaldıracaktılar. Ama   onun   kim   olması, nerelerden  gelmesi  ozanların  dilinde  hiç  zaman  açıklanmayacaktı. Niye? Çünki  sultan  Celaledinin  bir  numaralı  düşmanı  moğallar  idi; onun  Tebriz  tahtına  sahiplenmekte  maksatı  kuvvetlenerek  ordu  toplamak  ve  Cengizhanla  hisaplaşmak  idi. O  yüzden  o  yıllarda  Köroğlunun  Subuday  bahadır  olduğunu   bildirmekle   ozanlar   boğazlarına   kendir   geçirmek  istememişler.

                 Ama   o   bir  daha   bu  yerlere  dönmeyecekti.

                 1231- ci  yılda  bu  kez  başka   bir  moğal  serkerdesinin — Çormaqun  noyonun  başçılığı  altında  olan  moğal  ordusu  Azerbaycana  ve  İrana  giriyor. Rey  ve  Hemedanı  alıyor,  şehir  varlılarıyla  konuştukdan   sonra   savaşsız – falansız  Tebrize   sahip  oluyor; on  yıl  önce   de  bu  şehir  “kırat  ve  türatlılarla”  konuşuklar   yoluyla   kırğından, talandan   kurtula  bilmişdi. Mağlüb  olmuş  Celaleddin  Anadolu  taraflara  kaçıyor. Moğallara  Gence  şehri  ciddi  mukavemet  gösteriyor  ama,  onlar  1235- ci  yılda  şeheri  alarak  temeline  kadar  dağıtıyorlar. Şemkir  de  alınarak  dağıtılıyor. Bakü, Tovuz  ve  diğer  şehirler  de  işğal  ediliyor, 1239- cu  yılda  Derbentin  de   işğalinden  sonra  Azerbaycana  tam  sahipleniyorlar. Subuday  bahadırla  Cebe  noyonun  başçılığı  altında  olan  ilk  gelişten  farklı  olarak  moğallar  bu  defa   sahiplendiği  bu  topraklardan   gitmiyorlar  ve  buralarda   meskunlaşıyorlar.

                 Yani  halkın  bu  topraklara  Köroğluyla  delilerinin   tekrar  gelişi  arzusu  Çormaqun  noyonun  gelişiyle  yerine  yetiyor, o  yüzden  Tebrize   moğallar  kolayca   sahiplene  biliyorlar. Ama   Subuday   bahadırdan   farklı   olarak   bu   serkerde  Azerbaycana   hakim  oluyor, her  bir  şehire  kendi  adamlarını  tayin   ederek  ahaliyi  ağır   vergiye  bağlıyor, yani  devlet  kuruyor. Bu  yüzden   moğallar  Şirvana  gittiklerinde  Gence  ve  Şemkir  onlara  ciddi   mukavemet  gösteriyor. Yani  halk  zulümkarların  dersini  vererek  ortalıktan  kaybolan  Subuday  bahadırı  bekliyordu, bunlarsa   Celaleddin   hakimiyyetini  yokederek  kendileri  onun  yerinde  hakim  olmuşlar. Halk   kahraman  bekliyordu, bunlarsa  hükümdar  gibi  gelmişler.

                 Bak  bu  yüzden  destan   unutulmuyor, bitmiyor. Aksine, Köroğlu  gittikce  hatıralarda    ideale  çevriliyor. Celaleddin  devrinde  onun  korkusuyla  Köroğlunun  adını, milliyetini  destanda   bildiremeğen  ozanlar  şimdi  de  halka  ağır  vergilerle  zulüm  eden  moğallara  olan    halkın   nefreti   yüzünden  meclislerde  Köroğlunun  adını, milliyetini  bildirmek  istemiyorlar.

                 O  asırlarda  tayfa, lehce  muhtelifliği  varmışsa  da  vahid  türk  coğrafyası, vahid  türk  milleti  anlayışı  mevcut  idi, bu  vahid  coğrafya, sadece olarak, muhtelif  türkdilli  hükümdarların  tayin  ettikleri  devlet  sınırlarıyla  bölünüyordu. Çormaqun  noyon da, Celaleddin de, kıpçaklar da, Subuday  bahadır  da  türk  evlatları  idiler. Ona  göre  de  onlar  dedelerimize  yabancı  değillerdi. Ama  onların  içinde  yalnızca  Subuday  bahadır  farklıydı, çünki  mübarize  maksatı  başkaydı; bak  buna  göre  de  “Köroğlu”  lakabıyla  halk  arasında   meşhurlaşmıştı.

                 Yunanıstandan  Hindistana  kadar  döyüşerek  giden  Makedoniyalı İskender niye  döyüş  yolundakı  halkların  sevimli  kahramanı  olabilmişti? Çünki  o,  yalnızca  hükümdarlarla  savaşıyordu, halkla  ise  hiç  bir  işi  yok  idi. O, moğallar  arasında  da  çok  meşhur idi. Cengizhanın  kendisi, serkerdeler, Subuday  bahadır  her  zaman  büyük  ihtiramla  onu  hatırlardı.

                  Cengizhan  Çini  viran  koymuştu. Moğallar  oradan  gittikten  hayli  sonralar  da  seyyahlar  şehirlerin  kenarlarında  tepelikler  halinde  yığılmış  insan  kemikleri  görmüştüler. Ama  bugün  bile  çinlilər  büyük  hakanı  misilsiz  bir  kahraman  gibi  büyük  muhabbetle  anıyorlar. Çok  acaiptir! Doğrudur,  o, çinlileri  onlar  için  gelme  olan  çurjenlerin  ve  kidanların  hakimiyyetinden  azat  etmişdi  ama, kendisi  onlara  doğma  mıydı? Hayır. Aralarında  hiç  bir  dil  ve  kan  bağlılığı  yok  idi. Cengizhan   asıl   türk   oğlu   türk, onlar  ise  çinli. Ama  buna  bakmayarak  haman  o  on  üçüncü  asırda  onu  hatta  ilahileştirmek  istemiştiler; o  asra  ait  Çin  qravürleri  de  buna  sübuttur. O  qravürlerde  Cengizhanın  annesi Aylin  hanım  ufacık  Temuçini  kucağında  tutmuş  halde  tesvir  olunmuştur. Qravürler  Kubilay hanın  hakimitteti  yıllarına  aittir  ve hristian  ikonaları  türündendir, kiliseye  koyulduğunda   hisap   ederler  ki, kucağında  çocuk  tutmuş  kadın  mukaddes  Meryem  anadır. ( O  zaman  Kubilay  han  bütün  Çinin, Moğalistanın  hükümdarı  ve  bütün   moğalların   hakanı   idi, başkenti  Karakorum  ilinden  Pekine  taşımışdı. Aslanların  ardınca  ac  çakal  sürüsü  geldiği  gibi  ermeniler  de  onun  arkasınca  Karakorumdan  Pekine, onun  sarayının  yan – yöresine  toplanmıştılar, qravürü  de  ona  hediyye  etmek  için  çinli  ressama  onlar  sipariş  vermiştiler. Bu  o  zamanlar  idi  ki, ermeni  hilekarlığına  uyarak  yüz  yetmiş  yıla  yakın bir müddette  islam  dünyasına  karşı  haçlı  yürüşleri  düzenleğen Avrupa  manasız  kırğınlardan  başka  hiç  bir  şeye  nail  olmadığını  görerek  silahı  yere  koymuştu. Kudretli  moğal  hakanlarına  hristianlığı  kabül  ettirmek  yoluyla  müslimanlara  Uzak  Doğudan  ikinci  cebhe açmak  planı  da  neticesiz  kalmıştı. Cengizhan  ailesinden  yalnız onun küçük gelini Sorkakdane  hatun  hristianlığı  kabül  etmişdi, bunu  ermenilər  Quyuk  hanın  ölümünden  sonrakı  yıllarda  Fransa  kralına  haber  vermiştiler, o  da  casus  Rubruku  din  perdesi  altında  mektupla  büyük  hakan  Munke  hanın  yanına  göndermişti. Bu  görüş  zamanı  o,  hakanın  annesi  Sorkakdane  hatunla  da  görüşmeliydi  ki, anne  vasıtasıyla  hakana  din  meselesinde  tesir etmek mümkün olsun. Ama Rubruk Karakoruma yetişinceğe kadar Sorkakdane hatun  dünyasını  değişmişti. Başkent  Karakorumdan  Pekine  taşındıktan  sonra  ermeniler  bu  defa  yeni  ve  son  derece  vicdansız   bir   “keşif”e   imza  atıyorlar; qravürlerde  Cengizhanı  “Allahın  oğlu”  hisap  ettikleri  hazreti  İsaya, annesi Aylini  ise  mukaddes  Meryem  anaya  benzeterek  bu   yolla   Kubilay   hanın   kalbine   girmeğe   çalışıyorlar. Ne  kadar  da  hilekar  bir  icattır, değil  mi? Tasavvür  edin  ki, bu  qravürler  yavaş – yavaş   moğal   düşüncesinde   bir   obraz   olarak  mühürleniyor. Bundan  sonra  her  hankı  hristian  memleketine  hücum  edecekleri   halde  her  bir  evde, her  bir  kilisede   o   şekillerin   benzerlerini  görürken  moğallar   o   memleketi   kendilerine   düşman   hisap   edebilirler   mi? ).

             Kısaca  böyle  demek  mümkündür: her  bir  halk  hankı  adamı  kahraman  seçib – seçmemeği  sonrakı  nesillerden   güzel   biliyor, çünki  her  devrin   kendi   şartları, kendi  kuralları   var.

               Şimdi   sıra   kahramanın   adınındır. 

               Köroğlunun   asıl   adının   Ruşen   olduğunu   kabüllenmişiz. Yani   destan   böyle   diyor.

             Doğru  mu?! Ama  bu, farslar  arasında  yayğın  olan  bir  ad  değil  mi? Farsca  “ışık”  anlamındadır. Vallah, sizi  bilmiyorum  ama,  ben  türk  dedelerimin  muhteşem  tarihini  öğrenmeğe   başladığım  zamandan  onun  asıl  adının   Ruşen   olduğuna  şübhe  etmişim, burada  neyse  doğru  değil  demişim. Köroğlunun   Subuday   bahadır   olduğuna  emin  olduktan  sonra  ise  şübhem  bin  kat  arttı; eğer  destan  yaratıcıları   bu   büyük   hakikati, yani  Köroğlunun  kim  olduğunu  bildirmemişlerse,  hatta  onun  kuvvet  aldığı  Cengizhanı  Koşabulak  efsanesi  şeklinde  remzler  perdesine  bürümüşlerse, asıl  adını  doğru – düzgün söylemeleri  mümkün  müydü? Tabii  ki  hayır. Hem  de  niye  fars  adı? Niye  Ruşen? Destan  türk  halklarının   destanı, kahramanın   lakabı   asıl   türkce  ama, adı   fars   adı ?! O  asırlarda  at  belinde   kılıcının   ucuyla   tarih  yazan   türk  insanının   kendi  sevimli  kahramanına  fars  adı  vermesi  bu  gün   evlatlarımıza  ermeni  adı  vermemiz   gibi  bir  şey olardı. Fars  ve  ermeni; bu  iki  millet  bin   yıllarca  türk  atlarının  tırnaklarından   kopan   toz – toprağı   kendi   elbeselerinden  temizlemekle  meşğul  olmuşlar, son  asırlarda  Azerbaycan, Anadolu  ve  Orta  Asya  türklerini  biribirilernden  ayırmak  maksatı  güden  ingilisin, rusun  yardımıyla  kendilerine  devlet  kurarak  türk  milletine  dil  uzatmalarına  bakmayın. Tarihte  boş  bir  yer  yoktur, kadimlerden  kadim  olmaları  gibi  hasta  fantezilerle  tarih  sayfalarına  sokulmak  olmaz. Bütün  dünyaya  belli  değil  mi  ki, Nuh  tufanından  yalnız  Nuh   peyğamberin   kendisi, üç oğlu  ve  üç  gelini  kurtulmuşdu? Bütün   dünya  bilmiyor  mu  ki, o   peyğamberin  Yafet  adlı  oğlundan  türk  oğulları, diğerlerinden   ise  arap  ve  yahudi  oğulları  türemişti? Böyle  olduğu   halde   istisnasız   olarak   bütün   diğer   halklar, yani   hem   de   farslar   ve   ermeniler   o  üç  halkın  birbaşa  ve  ya  dolayısıyla  hibritleşmesinden  türemiş  olmuyor  mu? Bu  gün  dünyanın  ermeni, eski  kitablarda  “ermini”  gibi  tanıdığı, aslında  ise  adları  hay  olanlar Makedoniyalı İskendere  kadar  Balkanlarda  taborlar  halinde  yaşayan  yunan – roma   çingeneleri  olmamışlar  mı? Yunanlar  bunu  bilmiyorlar  mı? Makedoniyalı  İskender  miladdan  önce  üçüncü  asrın  sonlarında  Ahemeni – fars  imparatorluğuna  son  veriyor, o  zamana  kadar Ahemenilerin  hükmü  altında  olan  Küçük Asyanın  kapısı  Balkanlarda  yaşayanların  yüzüne  açılıyor; Balkanlarda  ne  kadar  ac  insan  vardı, hay  adlanan  yunan – roma   çingeneleriyle  bu  yeni  topraklara  akın  etmeğe  başlıyorlar. Makedoniyalı   İskender  Hindistana  kadar  gidiyor, geri  döndüğünde  dünyasını  değişiyor  ama, haylar  Küçük  Asyayı  terketmek  mecburiyyetinde  kalmıyorlar, çünki  Büyük  İskenderin  dört  serkerdesi  kendi  aralarında  razılaşarak  imparatorluğu   dört  yere  bölüyorlar  ve  heresinde   birisi  padişahlık  ediyor. Küçük  Asya, İran  serkerde  Selevkin  payına  düştüğü  için  onun  adıyla  Selevkiler  adlanan  devlette   çingene  taborlarında  şad – hürrem  yaşamakta  devam  ediyorlar. Yüz  yıldan  çok  geçiyor, Romalılar  Selevkileri  mağlüp  ederek  Kafkasyaya  doğru  ileriliyorlar. Sonra Pompeyin  legionu  Hazar  denizi  sahillerine  kadar  gelib  çıkıyor. Yunan – Roma  çingeneleri  de  at  ve  öküz  arabalarıyla  taborlar  halinde  onların  ardınca  gelerek  bit  gibi  bu  yerlere   daraşıyorlar. Yedinci  asırdan  itibaren  latınlıktan  yunanlaşmağa  geçmiş  Bizanslılar, hakikaten  de, onları  sevmiyorlardı, çünki  bir  zamanlar  kudretli  Romaya  bile  çok  büyük  medeni  tesir  eden, kadim Avrupanın  en  yüksek  medeniyyet  taşıyıcıları  olan  yunanlar  onların  çingene  neslinden  olduğunu  güzel  biliyorlardı; adam  yerine  koyulmadıkları  için  de  Selcuklu  türkleri  geldiği  zaman  onlar  yunanlılardan   şikayet  ederek  ağlaya – ağlaya  türklerden   Kilikiya  topraklarını   sadaka   olarak   ala   bilmişler.

                  Rica  ediyorum  kimse  benim  bu  dediklerimde  nefret  görmesin. Asla. Ben  insana  nefret   etmem. Bunlar, sadece  olarak,  faktlardır. Ben, sadece, faktları  konuşuyorum. Vicdanlı  tarihçiler   benim   bu   dediklerimi   birebir   tasdik   ederler.

                  Makedoniyalı  İskenderin   emriyle   bütün   muzaffer  yunan  askerleri  fars  kızlarıyla   yakınlık  etmişler  ki, bu  izdivacdan   doğanlar  yunan – ellin  meylli  olsunlar.  Ama  atla  eşekden  türemiş  katır  ne  at, ne  de  eşek  olmadığı  gibi, o  pic  doğmuş  çocuklar   da  ne   yunan, ne  de  fars  olamamışlar, ortalıkta  kalmamak  için   kendilerini   haman   o   çingene – hay   destesine  ait  etmişler. Ama, kanlarında  iki  büyük  imparatorluk  insanlarının  genlerini  taşıyan  bu  adamlar, tabii  ki, çingene  taborlarında  yaşayamazdılar; ilk  oturak  hayata  geçen  şehir  ermenileri  bunlar  olmuşlar. Güzellikleriyle  bütün  Kafkasyayı  ve  Orta  Doğuyu  hayran  eden  ermeni   kızları   da   bunlar  içinden  çıkmışlar; dedeleri   çingene   değil, yunan   olduğu   için  de  onlara  hay  değil, ermeni, yani  “er – rumini”, rumi  insanları  demişler. Bunlar  öyle  benzersiz  güzeller  olmuş  ki, İmadeddin  Nesimiyi   bile   deli – divane  etmişler.  Görün  şair  ne  demiş: “ Ne  peri, ne  ademi  ben  bu  şekille  görmedim. Cennetü – huri  misin, yoksa  ki  rizvan, ermeni?.. Örtgil  o  Ay  yüzünü  ki, çeşmü – namehrem  görer. Yoksa  ki  dinden  döner  çok – çok   müsliman, ermeni… Handa  bir  haç  ehli  gördüm  hamusun  seyr  eyledim. Bulmadım   men   sen   teki   bir   canü – canan, ermeni”.

                Bu  günkü  ermenilerin  hankı  kısmının  yunan – roma  çingenesi, hankı  kısmının  farsdoğan  piçler  olduğunu  demek  zordur, bin  yıllarca  biribirileriyle  kaynayıp  karışmışlar  diye   kendileri   bile  bunu  bilemezler, ona  göre  de  farslar  yanlışlık  olmasın  diye  bütün  ermenileri  kendilerinden  türeme  hisap  ederek akraba  gibi bağırlarına basıyorlar. Asıl  ermenilerin   nineleri   Makedoniyalı   İskenderin   zamanında   fars   olmuş  diye. 

                 Farslara  gelince… Var  müasir  fars, var  orta  fars, var  kadim  fars. Bak, o  kadim  farslara  pehleviler  diyorlar, fars  yahudisi  gibi  de  tanınıyorlar, miladdan  önce  dördüncü – üçüncü  binyıllıklarda   şumer – türk  erkekleriyle  yahudi  kadınlarının  izdivacından  doğmuşlar. Yedinci   asırda  araplar  farsların  Sasaniler  adlı  son  imparatorluğunu   çöktürdükten   sonra   bu  millet  bütün  orta  asırlar  boyunca  hiç  bir  zaman  ayağa  kalkamamış. Selcuklular, Harezmiler, türkmenler, kıpçaklar, moğallar  üstlerinden  o  taraftan  bu  tarafa, bu  taraftan  o  tarafa  geçmişler. Moğallardan  sonra  Teymurleng  kazapla  “şumlamıştı”  fars  vilayetlerini. Sonra   Karakoyunlular, Akkoyunlular, kızılbaşlar…

                Kardeşim, türkün   dili   harp   dili, arapın   dili   ilim   dili   olmuş   bütün   orta   çağlar   boyunca. İyi  ki   farsların   da   dili   şairaneymiş. Şairler  şiirlerini  bu  dilde  yazmazsaymışlar  belki   de   hiçkimse   orta   çağlar   boyunca   hatırlamazdı   böyle   bir   millet   var   diye.

                Ve   türkler   muhteşem   kahramanlık  destanı  yaratıyorlar, kahramanın   adı  ise  fars  adı   oluyor, öyle   mi?!

                 Diye   bilirler   Babekin   asıl   adı  arap  adı  olan  Hüseyn  idi, buna   bakmayarak   yirmi  yıl  araplara  karşı  vuruşmuş, hilafetin  beş  büyük  ordusunu  dağıtmıştı. Doğrudur  ama, bu  adın  sevimli  peyğamberimizin  torununun  adı  olması  bu  kelimeyi  binyıllıktan  çıkararak  ümumislami  zirveye  kaldırmıştır, yani  milliyetinden  asılı  olmayarak  her  bir  müsliman  bu  adı   doğma   hisap   ediyor.

                 Neyse. Şüphelenmekte haklıymışım. Destanın kollarından birisinde gördüm ki,  Köroğlunun  asıl  adı  Ruşen  değil, Uruşandır. Ne  kadar  sevindiğimi  tasavvür  edemezsiniz! Beni  ne  zamandır  deli  eden  soruya  cevap  bulmuştum  nihayet. Kelime  tahrif  olunmuştur   mu ? Evet. Ama  destan  türk  halklarının   destanı  olmazsaydı   büyük  bir  ihtimalle  ben  de  böyle  hisap  edecektim  ki, tahrif  olunan  “Ruşen”  kelimesidir. Ama  aksinedir. Tahrif  olunan    “Uruşan”  kelimesidir. Orta  Asya  türklerinin   dilinde, cığatay  lehcesinde  bu  gün  de  “vur”  sözü   yerine  “ur”  diyorlar. “Vuruşmak”  yerine  “uruşmak”, “vuruşan”  yerine  “uruşan” diyorlar. Asırlarca  bu  “uruşan”  kelimesi  “ruşan”, “ruşen”  ve  sonunda  da  farslaşarak   “ruşen” şekline  düşmüştür. Demek, bu  da  “Köroğlu”  gibi  lakapmış, ad  değilmiş. “Vuruşan, savaşan  kör  oğlu  körun”  asıl   adı   ise  destanda  yoktur   ve   olması   da   mümkünsüzdü; eğer  destan  yaratıcıları  onun  Cengizhan  serkerdelerinden  birisi  olduğunu  gizlemek  istemişlerse, tabii   ki,  her   şeyden   önce   onun   asıl   adını  gizletecektiler. Öyle  değil   mi?

                 Demirçi  ailesinde  dünyaya  gelmiş  Subuday  bahadırın   ordudakı  lakaplarından   birisi  de, tabii  ki, Demirçioğlu  lakabıdır. Sadece  ona  göre  ki, babası   demirçi   olmuştu. Tabii  ki, lakapları  babalarının  sanatlarıyla  bağlı  olan  oğullar  ve  o  oğullar  içinde  de   babaları   demirçi   olanlar   moğal  ordusunda  çok  olmuştur  ama,  “Demirçioğlunun  Çamlıbele  gelmesi”  hikayesindeki  bir  hadise  bu  adamın  yalnız  Subuday  bahadır   olmasından   haber  veriyor. O   hankı   hadisedir?

                 Subuday  bahadırın  acaip  döyüş  kabiliyyeti  olduğunu  görerek  hayretlenen  Camukanın   onun   hakkında  dediği  “zincirini  kırmış  deli”, “kudurmuş  köpek” sözleri Cengizhanın  ve  bütün  moğalların  çok  sevdikleri  sözler  idi. Cengizhan  hakan  seçildiği  zaman   Subuday   bahadıra   büyük  ihtiramla  bu  sözlerle  müracaat  etmişdi. Sadece,  bu  “zincir  kırmak”  ifadesi  destanda  birbaşa  manasında  kullanılmıştır. Demirçioğlu  Köroğlunun  atını   kaçırırken   Köroğlu  bir  deli   nere  çekiyor, bu   sesden   Demirçioğlunun   huşu  başından  çıkıyor   ve  o, atın   üstünden  düşüyor. Köroğlu  tez  onun  el – kolunu   kalın   zincirle   bağlıyor. Demirçioğlunun   huşu   başına   geldiğinde   güc   vererek  zincirlerini  kırıyor   ve   Çamlıbele   kendi   isteğiyle   giderek   delilerin   sırasına   katılıyor.

                 Diye bilirsiniz bir hikayede aynı adam neden iki muhtelif adamlar gibi  karşılaştırılmıştır? Konu  Subuday  bahadırın  moğal  ordusunda  hizmet  etmeğe  gelişinden  gidiyorsa  o,  Cengizhanın   yanına   gelmeli  değil  miydi? Demirçioğlu  Subuday  bahadırmışsa, o   zaman    Köroğlu   da   Cengizhan   olmuyor  mu?

                 Hayır. Derketmek  lazımdır  ki, destan   tarihten  götürülmüşse  de  tarih  değildir  ve  diğer  türk  halkları  tarafından  yaratılmıştır. Hem  de  her   bir  hikayenin   tarihi  de  muhteliftir; halk  destanda   adı   geçen   bütün   malumatları   aynı  zamanda  ala  bilmezdi  ki, onları  tarihi  ardıcıllıkla  da  dizip  koşsun. Hikayenin   kendisinden   de  anlaşılıyor  ki, Demirçioğlunun  Çamlıbele  gelişi  ( ve  demek  bu  hikayenin  de  Köroğlu  hakkındakı   efsanelere  koşulması )  çok  sonranın  işidir. Yazmışım  ki, Çormaqun  noyonun  başçılığı  altındakı  moğal  koşunları  ikinci  defa  Azerbaycana  ve  İrana  hücum  ettikten  sonra  artık  burada  devamlı  kalmışlar. Yirmi  yıldan   sonra, yani  1256 – cı  yılda   ise   Azerbaycan  ve  İran  toprakları  Hülaku  hanın   İlhaniler   devletinin   terkibine  katılmış  ve  Tebriz  bu  yeni  büyük  moğal  imparatorluğunun  başkenti  ilan  edilmişti. Ona   göre  de  benim   fikrim  böyledir  ki, yerli  adamlar, yani  moğallardan  öncelerden  bu  yerlerde  yaşayan  dedelerimiz  Demirçioğlu  hakkındakı  hikayeni  Çormaqun  noyondan  sonra  Azerbaycanda  meskunlaşan   haman  o  ilk  moğallardan   işitmişler. Yani   Subuday  bahadırla   Cebe   noyon   gittikten   enazı   sekiz – on  yıl  sonra  gelen  moğallardan. O   zaman   Subuday  bahadır  artık  çoktan  efsanelerde  Köroğlulaşmıştı. Görmüyor  musunuz, demirçi  baba  oğlunun  zalimlere  kan  yutturan, adı   geldiğinde   herkesin   korkudan   estiği   Köroğlunun   kalesine  giderek  onun  atını  getireceğini  deyince   nice  korkuyor?  Ne  kadar  onu   bu  korkunc  fikrinden  taşındırmak  istiyorsa  da  oğlu  onu  dinlemiyor. Demirçioğlu  Çamlıbele  gidiyor  ve   sonunda   oradakı   delilere   katılıyor. Ve   bir  halde  ki,  o   da  “deli”  idi , Çamlıbele  kalkmıştı, demek, o  da    Köroğlunun   delilerinden   birisi   olmalıydı. Çünki  Çamlıbelin   bir  tek  sahibi   varıydı, o   da   Köroğlu   idi.

                 Ve… Budur, sevgili  türk  oğullarım, nihayet, sevimli  kahramanın  iziyle  asırların   arkasına  ettiğimiz  seyahatımız  sona  erdi, onun  sizleri  yormadığına, aksine  sizler  için  meraklı  olduğuna   inanıyorum, ona   göre  de  altun  gibi  zamanınızı  ayırarak  benimle  birlikte  Köroğlu  arayışına  çıktığınız  için  pişman  olmadığınızdan  eminim. Çünki  Köroğlunun  kimliği  hakkında  kalbinizde  zaman – zaman   baş  kaldıran  şüphelere  tamamen   son  koydunuz, “kırat”  ve  “türat”  sözlerinin   manasını, derya  atı  ve  Koşabulak  efsanesini  anladınız, iğidlerin   sayısının  niye  dört  yedilikle  gösterilmesi, onlara   niye   deliler  deyilmesi, Köroğlu   kalelerinin   niye   bu   kadar   geniş   topraklara   sepelenmesi  ve  başka   bu  gibi  sorulara  cevap  buldunuz. Ve  bir  daha  emin  oldunuz  ki, kahramanlar   hakikaten  ölmüyorlarmış, ne  kadar  gizli  kalıyorlarsa  da, başka  bir  adın, başka  bir  lakabın  kölgesinde   görünmez   oluyorlarsa   da, sekiz   yüz   yıldan   sonra   olsa   bile   günün   birinde   bak  böylece   açığa   çıkıyorlar.

                Niye?

                Çünki  onlar  ölmezlik   hakkını   ölecekleri  günlerine  kadar   canlarını   büyük  tehlikeler  burulğanlarına  atmakla, kaçınılmaz  ölümün  yüzüne  ömürleri  boyunca  korkmadan  cüratle  bakmakla  kazanmışlar. Sağlığında  şan – şöhreti  destanlara   sığmayan   efsanevi  serkerde  Subuday  bahadır   bak   böylelerindendir; hatta   diyorum   ki, o,   bu  ölmezlik  hakkını  artıklamasıyla  kazanmış  bahtiyarlardandır. Çünki  dünya  durdukca  ne  bir  türkün  kalbinden  Köroğlu  sevgisi  silinendir, ne  de  Subuday  adıyla  ölerek  Köroğlu   lakabıyla   dirilmek  ondan  başka  diğer  bir  beşer  evladının  talihine  yazılan. Köroğlu  bir  tanedir, ona  benzer   kimse   olmamış   ve   de   olamayacak. 

                  Munke  han  1259- cu  yılda, yani  ilk  tüfeklerin   istehsala   başlandığı   yılda  dünyasını  değişiyor. Moğal  şehzadeleri  bir  yıl  sonra  onun  yerine   Kubilay  hanı   büyük   hakan  seçiyorlar. O  zaman   Kubilay   han  Çin  seferindeydi, kardeşinin  öldüğünü, onun  yerine  kendisinin  seçildiği  haberini  alıyorsa  da  harbi  yürüşünü  durdurmuyor, çünki  Subuday  bahadırın   her  zaman   her   yerde   yanıp – yakılarak   dediği  sözler  onun   da  kalbine  mühürlenmiş  gibiydi: “O  zaman  Quyuk  hanla  Buri  bay  Uqedey  hanın  öldüğünü  işitince   geri  dönmezselerdi  şimdi  son  denize  kadar  bütün  dünya  bizim olacaktı. Ne  kalmıştı   ki?. Bir  tek  firengler, bir  tek… Onlar  da  korxularından  geceler  yatamıyorlardı… Ah, Quyuk  han! Ah, Buri  bay! Her  şey  sizin   yüzünüzden  yarıda   kaldı. Siz  dönmezseydiniz   Batı   han   hiç   dönür   müydü?..”

                Ama  sonra  haber  geliyor  ki, Kubilay  hanın  diğer  kardeşi Arık  Buğa  han  Karakorumda  karışıklık  salarak  hakan  tahtına  oturmak  istiyor. Kubilay  han   o  zaman  mecbur  olarak  geri  dönüyor, kardeşini  mağlüp  ediyor. Ama  ona  hiç  bir  ceza  vermiyor, buna  göre  de   bütün   moğalların  sevgisini  kazanıyor  ve  tekrar  Çine  dönerek  1264- cü   yılda   Pekin   şehrini   başkent  ilan  ediyor. Artık   tüfeğin  icatının   beşinci  yılı   idi   ve  o  artık  gerekli   silah  gibi  yayğınlaşmağa  başlamıştı. Genellikce   avçılıkta   kullanıyorlardı  onu  o   ilk   yıllarda.

     

                                                 ——————

                                                  E  P  İ  L  O  Q

     

                 Subuday  bahadırın   dakik   ölüm  tarihi   belli   değildir.

                 Kimse  ne  zamansa  demiş  ki, falan – falan  meseleleri  nezere  alarak  onun  1248- ci   yılda   ölmüş   olduğunu   tahmin  etmek   mümkündür. Ve   bu   tahmin   sonradan   hakikat   gibi  de  kabül  olunmuştur. Olsun. Kahramanın  kendi  doğma  memleketi  olan  Tuva  cünuriyyetinde   bile   onun   ölüm   tarihi   belli   değil   diye  bu   tahmini   ne   kabülleniyorum, ne  de   buna   itiraz   ediyorum. Çünki   başka   bir   konu   da   vardır.

                 Guya  günlerin  birinde  Kubilay  hanın  Hanbalık  şehrindeki  ( şimdiki  Pekin)  son derece  güzel  sarayına  yaşı  yüzü  geçmiş, beli  bükülmüş, takattan  düşmüş  bir  ihtiyar  geliyor. O, kapıdan  girince  bütün  Asyayı  hükmü  altında, kalan  dünyayı  da  korku  içinde  tutan, zamanın  kudretli  hükümdarı  Kubilay  han   dünyada  hiç  bir  kes  için  etmediği  hareketi  ediyor ; tahtından  kalkarak  onun  önüne  gidiyor, koluna   girerek  böyük  bir  ihtiramla  onu  tahtının  yanına  getiriyor  ve  kendi  yanındaca  oturtuyor. Şehzadeleri, serkerdeleri  çağırarak   onun   şerefine   büyük   bir  ziyafet  veriyor. Söhbet  zamanı  adam   ona   cesaretle  acıklı  sözler  diyor, onu  böyle  cah – celallı   sarayda  oturduğu  için  kınıyor. Diyor  ki, biz  bunun  için  mi  vuruştuk, sen  bu  gün  böyle  saraylarda  oturasın  diye  mi  dört  bir  tarafımızla   savaştık, moğal   insanı  ömrünü  çadırlarda  geçiriyor, ona  göre  de  sana  kadar  bütün  moğal  hakanları   çadırlarda    hükümranlık   etmişler, sen   niye   çadırı   saraya   değişmişsin?..

                O, bu  sözleri  sıradan  bir  adamla  konuşuyormuşş  gibi  merd – merdane  hakanın  yüzüne  diyor  ama, ne  hakan, ne  de  meclisdeki  şehzadeler, serkerdeler  katiyyen  bu  cesarete  taaccüp  etmiyorlar. Çünki  o, bu  devletin  kurulmasında, kuvvetlenmesinde  ve  genişlenmesinde  son  derece  büyük  hizmetleri  olan, bunun  için  ömürlerini  at  belinde  geçiren, Cengizhanın  dediği  gibi  “yemeklerini  de  at  belinde  yiyen, uykularını   da  at  belinde  alan”  dört  meşhur  serkerdeden  birisi, adı  moğal  ozanlarının  dilinden  düşmeğen   efsaneler  kahramanı  Subuday  bahadır  idi. Yalnız  onun   büyük  hakanı   kınamağa   cesareti  yeterdi; yalnız  onun  ve  başka   hiç  kimsenin. Meclistekiler  bir  tarafa  dursun, Cengizhanın  sadik  komutanı  olan  bu  efsanevi  adamı  uzaktan   bile   birce  defa   göre  bilmek  için  başkent   caddelerine   toplaşmış  ahali  de  biliyordu  ki, onun  Tuli  hanın  diğer  oğulları  gibi  Kubilay  hanın  da  boynunda  büyük  hakkı  varıydı. O  olmazsaydı  Kubilay  han  bu  gün  büyük  hakan  tahtında  oturamazdı. Çünki  Cengizhan  vasiyyetinde  hakanlığı  Uqedey  hana  ve  ondan  sonra  da  onun  oğullarına  vermişti. Tuli  hana  ve  oğullarına  ise  bütün  moğal ordusunun  ali  baş  kumandanlığı  verilmişti. Ama  Quyuk  han  öldükten  sonra  artık  çok  kuvvetli  olan  Batı  han  onun  kardeşlerini  bir  tarafa  bırakarak  amcasıoğullarından   en  sevimlisi   olan  Munke  hanı  tahta  çıkarmış  ve  bununla  da  dedesininn  vasiyyetini  pozmuşdu. Kim  ona  karşı  gelebilirdi  ki? Öyle  istemiş, öyle  de  olmuştu. Bu  büyük  kuvvetten   ruhlanan   Munke   han   da   kendisine  tabe  olan  koşunun  bir  hissesini  bir  kardeşi  Hülaku  hana  vererek  İran, İrak  taraflara, bir  hissesini  de  diğer  kardeşi  Kubilay  hana  vererek  Güney  Çin  imparatorluğunu  işğal  etmeğe  gönderiyor, sonunda  Hülaku  han  İlhaniler  imparatorluğunu  kuruyor, Kubilay  han  ise  Munke  hanın  ölümünden  sonra  bütün  Çinin  ve  Moğalistanın  hükümdarı, aynı  zamanda  bütün  moğalların  büyük  hakanı  oluyor. Yani   her  şeyin  sebebkarı  Batı  han  oluyor. Ama  Batı  hanı  babası  avda  öldürüldükten  sonra  oğulluğa  götürerek  asıl  döyüşçü  eden, Avrupa  yürüşüne  lazımi  sayıda  koşun  vermesi  için  Uqedey  handan  rica  eden, koşunu  yalnız  kendi   harbi  zekasıyla  Adriatik  denizinin  sahillerine   kadar   yetirerek   Batı   han   için   Altın   Ordu   imparatorluğunu   kuran   kim   idi?

               Subuday  bahadır.

               Evet, kendi  halkına, kendi  hükümdarına   son   derece   sadakatlı   olan   ve  bu  sadakatını  son  nefesine  kadar  emeliyle  sübut  eden  bir  insan., tabii   ki, böylece  ihtirama,   sevgiye  layik  olacak.

                Kubilay  han  hükmü  yeten  arazilerin  büyüklüğüne  ve  tebaası  olan  insanların  sayısına  göre  o  zamanın  ( ümumiyyetle, bütün  beşer  tarihinin )  en  büyük  hükümdarı  idi,  çünki  moğal  devlet  kuruluşuna  göre  Altın  Ordu  hanı  da, İlhaniler  hanı  da  faktiki  olarak  ona  tabe  idi. Odur  ki, tüfek  yeni  bir  silah  nevi   gibi   herkesden  önce, tabii  ki, onun   dikkatini  çekecekti. Ama  helelik  yalnız  büyük  sarayının   muhafezeçileri  ve  sayısız – hisapsız  hayvan  sürülerinin  çobanları  bu  silahla  techiz  edilmişlerdi. Koç  Köroğlu  “yarısı  tahta,  yarısı  demir”  olan  bu  acaip  silahı  ihtiyar  yıllarında  onun  sarayına  bak  bu  gelişi  zamanı  yolda  çobanlarda  ve  sarayda  görünce  hayrete  gelmişti. “Tüfek  çıktı, mertlik  gitti, pic  eyyamı  geldi”,  demişti. Haklıymış. Zaman   gösterdi   ki, o   ne   kadar   da   haklıymış!

                Ama   eğer   o, 1248- ci   yılda   ölmüşse?..

                O  zaman   böyle   çıkıyor  ki,  o,  tüfeği   görmeden  mi  ölmüştür? Yani  halk  bu  görüşü     kendisinden   mi   uydurmuştur?

                 Hakikaten  de, destanı  dikkatle  okuyunca  hemen  belli  oluyor  ki, bütün  hikayeler  sanki  bir  devire, sondakı  “Köroğlunun  ihtiyarlığı”  hikayesi  ise  tamam   başka  bir  devire  aittir. Dikkat  edin, Köroğlu  savaştan  savaşa  gittiği  zamanlarda  değil, delilerini  bırakarak  Çamlıbelde  Nigarla  yaşadığı, savaşlardan  tamamen  uzak  durduğu  zamanlarında  görüyor  tüfeği. Yani  artık  savaşları   bitmiş   ki,  yeni   hikayeler   de   bitmişdir. Böylece   savaşlardan   uzak   olduğu  zamanlarda  Çamlıbelin  eteğinde  öküz  otaran  birisinde  görüyor  tüfeği. Yani  savaşların  bitmesiyle   tüfeği   görmesi   arasında   belli   bir   zaman   geçmiştir.

                Tabii. Çünki  bütün  Köroğlu   hikayeleri  1220- ci  yılla  1223- cü  yıl  arasında  olan  tarihi  hadiselerden  götürülmüştür. Yani  Subuday  bahadırla  Cebe  noyonun  Amuderyayı  geçmeleriyle   Kalka   ırmağı  etrafında   ruslarla   savaşlarına   kadarkı   hadiselerden. Tüfek   ise   bundan  yaklaşık  kırk  yıl  sonra  icat  olunmuştur. Köroğlunun  Çamlıbelden  delileri  bırakmasıyla   tüfeği   görmesi   arasında   geçmiş  “belli   bir   zaman”    haman   bu   müddetdir. Haman   bu   müddete  ait   hiç   bir   hikaye  yoktur  destanda. Eğer  bu   müddet   erzinde   eski   savaşlarına   göre  birilerinin   ondan   kisas  ala   bileceğinden   korkmadan   delilerini   bırakarak   Çamlıbelde   Nigarla   ikilikte   yaşaya   bilmişse   bu   o   anlama   geliyor  ki,  o  zamankı   dünyanın   dört   bir   tarafına    moğal   hükümranlığı   yayılmış   diye   Subuday   bahadır   eminmiş   ki,  hiçbir   moğal   ona    kılıç   kaldırmaz,  o  yüzden   savaşları   bırakarak   bir   ihtiyar   gibi   sakince   yaşayabilir. Ama   1223- cü   yılda   o   ihtiyarlamamıştı, delilerini   de   bırakmamıştı.  Ondan   sonra   Batı   hanla   Avrupaya   yürüşü   de   dahil   hele   ne   kadar   kanlı   savaşlarda   olacaktı.

                O   zaman  “delilerini   bırakarak  Nigarla   ikilikte   Çamlıbelde   yaşaması”  onun   ölmüş   olması   anlamına   geliyor. Ama   hayatda   ölmüş  olsa  da,  tüfekle  alakalı  hikayesi   de   olacakmış   diye   ozanlar   onu    destanda   “öldürmemişler”.

                Bakınız, tüfek  icat  olunduktan   sonrakı  devir  için   yalnızca   bir   hikaye  söylenmiştir. Guya  tüfekli  askerlerle  macerasından  sonra   Köroğlu   yeniden   delilerini   Çamlıbele   çağırıyor   ve   yine   mübarizelere   başlıyor. Hankı  mübarizeğe? Nice  başlıyor? Neden  bu  hikayeden  sonra  bir  tane  bile  hikaye  olmuyor  onun  tüfekli   devirdeki   mübarizesi   hakkında?  Tüfekli   döyüşçülerle   kılıçla – okla   nice   savaşmışlar?  Kendileri   de   mi   mecbur   olarak   tüfekle   silahlanmışlar?  Belli   değil.  Her   halde   mübarize   olsaymış   hikaye  de  olacaktı.  Ama   destan   susuyor   bu   konuda. Demek  ki,  Köroğlunun   tüfekli   mübarizesi   olmamıştır. Enazı   ona   göre   ki, o   zamana   kadar   hayatta   kalmış   olsaydı   bile  o   da, delileri   de   belleri   bükülmüş   ihtiyarlar   olacaktılar   her   halde.  O   yaşlarında   ata   binmek   bile   zor   olacaktı   onlara.

                Destanı   yaratan   ozanlar   o   hadiselerin   olduğu   zamanda   yaşamışlar  diye , tabii   ki, bunları   benden, bizlerden   çok   iyi    biliyormuşlar   ama, sanki   ne   olur   olsun   bu   tüfek  hikayesi  olmadan  olmaz, demişler. Köroğlu  ölmüşse  de, ihtiyarlamışsa  da, at bine  bilmeyecek   kadar   beli   bükülmüş   olsa   bile   mutlaka   tüfeği   görmelidir.

                Ama   neden   yani? Neyin   inatına?

                Tabii  ki, bir  kadar  derinden   düşününce   bu   tür   sorular   çıkıyor  ama, bir  masal  gibi   okuyunca   bu   son   hikaye  asla  ve  asla  bir  yamak  gibi   gelmiyor  adama, aksine, destana   sanki   bir   tamlık, bütünlük   tamğası   vuruyor.

                 Bununla   bile, düşünen   beyinleri   bu   soru   rahat   bırakmıyor. Ozanlar  neden  Köroğluya   tüfeği  “göstermeliymişler”? Neden   bu   tüfek   hikayesi   olmazsa   destan   bitmiş   sayılamazmış?

                 Ve…

                 Birdence  bu  sırr  da  açılıyor. Hayrete  gelmeğe  bilmiyorsun. Diyorsun  ki, Köroğlunun  kimliğini  açıkca  bildiremeğen   rahmetli  ozan  dedelerimiz   ne  kadar  da  zekiymişler;  adamlar  bu  son  hikayeyle  gelecek  nesillere  işare  vermişler. Demek  istemişler  ki, Köroğlu  lakaplı   kahramanı   bu   yeni, bu   acaip   silah   olan   tüfeğin   icat   edildiği   asırda   ararsınız, ey  türk  oğulları. Yalnız   o   zaman   bu   efsaneler   içinde   uyuyan   hakikati   bulabilirsiniz. Yalnız   o   zaman.

                 Ozanların   gür   sesleri   kulaklarımdadır  sanki: “Ey  türk  oğulları! Sultan  Celaleddinin   zulmü   zamanı   destana   dönen   Subuday   bahadırın   asıl   adını   moğaldır   diye   korktuk, bildiremedik. Ondan   sonra   gelen   moğallar   zulümde   ondan   hiç   de   geri   kalmadılar,   bu   sefer  halk  bizi  dinlemez, taş – kalak   edebilir   diye   meclislerde   Subuday   bahadırın   asıl   adını    moğaldır   diye   bildiremedik. Ama   sizlere   bir   işare   bırakıyoruz  “Köroğlunun  ihtiyarlığı”  hikayesinde. O   işareyi   anlayacak   olursanız   Köroğlu   hakikatine   yetebilirsiniz. Selam   olsun   sizlere!..”

                 Aleykesselam, ey  ozan  dedelerim!

                 Ben   de   bu   işarenizle   yola   çıktım. Her  şeyden   önce  tüfeğin  icat  olunduğu  zamanı   aradım. Ve   sırrlara   bürüdüğünüz   kahramanı   yalnız   bu   işareniz  sayesinde    buldum.

                  Kabriniz   nurla   dolsun.

                   

                                                               ( son )           

                                                   ——————————-

                                                            —————–


    Yazıda  Reşideddinin, Bartoldun, Yanın, Qrussenin, İbn  el – Esirin, Cüveyninin  ve  diğer  tarihçilerin    eserlerinden   istifade    olunmuşdur.

                                                                                                                                

                                                                                                  2011.  Bakü. Azerbaycan.

     

    KÖROĞLU  SIRRI ; EFSANEDEN  HAKİKATE

    ikinci  bölüm

                  Ve  hayların   moğal   hanlarının   yanına   kütlevi   akını   başlıyor. Fransız  misyonerleri  o  devirdeki  seyahetnamelerinde  Batı  hanın  da, Quyuk  hanın  da, Munke  hanın da  yanında, çadırlarının  önünde, onların   hareket   ettikleri  her  yerde   çok   sayıda  “erminilere”  rastladıklarını  yazıyorlar. İmkan  düşünce  papaz  elbiselerini  giyerek  tahtadan  düzelttikleri  büyük  haçlarla  han  çadırlarının  önünde  gezişen  bu  şüpheli  adamlar  bir  şeyden  kesinlikle  emindirler; hiç  bir  moğal  onlara  dokunmaz. Çünki  hankı  dine  hizmet  ediyor  etsin, din  adamına  dokunmamak  Cengizhandan   kalmış  emr  idi. Bu  dokunulmazlıktan   faydalanan   haylar   çok  kolayca   hanların   kabulüne   yazıla   biliyorlardı. Fransız  misyoneri  Gilyom  de – Rubrukun  bir  müddet  birlikte  yaşamağa  mecbur  olduğu  ermeni  sanki  onların  hepsinin  ümumileşmiş  tipidir; hain, itibarsız, ikiyüzlü, kendisini  din  adamı  gibi  takdim  etse  de  dinden  haberi  olmayan, Rubruktan  yemek – içmek  saklayan, orucluyum  diyerek  gizlice  karındolusu  yemek  yiyen, onunla  hiç  bir  işleri  olmayan  yoldan  geçen   müslimanlara   hakaret   eden, kısacası, ikiayaklı   hayvan.

                  Quyuk  hanın  içki  düşkünü  olduğunu  bilen  haylar  Roma  papasını  da, Avrupa krallarını  da  inandıra  bilmiştiler  ki, o,  hristianlığı  kabül  etmeğe  hazır  olan  birisidir  ve  papa  da  buna  göre  mektup  yazarak  onu  haç  çekmeğe  davet  etmişdi. Quyuk  han  da demişti ki, haç çekmek nedir, biz bunu anlamıyoruz  ve  sen  de  kim  oluyorsun  ki, insanların günahını  bağışlayasın  ve  ya  bağışlamayasın; bu, Tanrının  işidir. Hayların  ilk  büyük  okları  böylece  taşa   dokunmuştu. Ama  müsliman  türklere  nefretleri  hadsizdi  diye  ruhdan  düşmüyorlar, bu  defa  başka  hilekarlık  düşünüyorlar. Her  defa  hakanın  beynini  korkuyla  dolduruyorlar ki, Türküstanda  müslimanların  sayısı  durmadan  artıyor, onlar  tez  çoğalmak  kabiliyyetine  maliktirler, bunun  önü  şimdiden  alınmazsa  yakın  gelecekte  sevimli  moğal  devleti  için  büyük  tehlike  çıkaracaklar. Nihayet, hakan  beyninin  içkiden  pozuk  zamanlarından  birinde  bu  hilekarlığa  inanıyor  ve  beşer  tarihinin  en  insanlıktan  uzak  fermanını  veriyor: Türküstandakı   bütün   müslimanlar  ahtalansın. (!)

                  İnanılmazdır, öyle mi? Ama  tarihçiler  biliyorlar  ki, bu  fakttır. Uqedey  han  oğlunun  ağlının  ne  seviyyede  olduğunu  biliyormuş ki, “ondan  hakan  olmaz”  demişti. Evet, Quyuk han  fermanı  imzalıyor  ve  bu   fermanın   verilmesini  ne  zamandı  bekleğen  ermeniye  vererek  diyor  ki, Cığatay  ulusunun  hanına  yetır, derhal  icrasına  başlasın. Fermanı  alınca  sanki  dünyayı  ona  vermişler  gibi  sevinen  ermeni  göz  yaşları  içinde  diz  çökerek  hakanın  el – ayağını  öpüyor   ve  haman   gün   de  yola  çıkıyor. Ama  çöllüklerden  geçirken  bir  tesadüf   yüzünden   mi, ya   ilahinin   kudretinden   mi  dehşetli  bir  hadise  baş  veriyor; koskoca  bir  aslan  neriltiyle  üstüne  atılarak  onu  param – parça  ediyor. Haber  Quyuk  hana  yetince  han  çok  korkuyor, bu  hiç  de  tesadüf  sayılamaz, diyor. Moğalların  inancına  göre  hakan  Tanrının  yer  yüzündeki  kölgesiydi, hakanın  emri  Tanrının  emriydi. Eğer  Tanrı  fermanın  icrasına  karşı  çıkmışsa, demek  ki, hakanın  fermanı  yanlıştır, Tanrıdan  değildir. O  yüzden  bu  hadisenin  Tanrıdan   bir  alamet  olduğunu   anlıyor  ve  böyle  akılsız  bir  ferman  verdiği  için  o  yüce  varlıktan  bağışlanmasını  diliyor. Ama  bu  korku   onun  canından  çıkmıyor  ve  o, sakinleşmek  için  artık  gece – cündüz  içmeğe  başlıyor, neticede  kara  ciğerinde  keskin  ağrılardan  hayatı  cehenneme  dönüyor. Dehşetli  rüyalar  görmeğe  başlıyor, uykularından   kan – ter  içinde  bağırarak  uyanıyor, sonunda  yatmaktan  bile  korkuyor. Ak  sakalı  kurşağına  kadar  uzanmış, emmamesi  ve  ebası   kar  gibi   bembeyaz   nurani  bir  ihtiyar  zaman – zaman  rüyalarına  girerek  onu  boğmak  istiyormuş. Rüyalarına  girmezden  önce  hakan  bir  kere  onu  hayatta  görmüştü. Tek  birce  kere. Avda  idi, koşun  bölükleri  uzaklardan  çöl  hayvanlarını  hürküterek  getirmeliydi, hakan ise bir kaç turqaudu  (mühafizeçisi) ile  ormanın  kenarında  pusuda  bekliyordu. Yakınlıktan  küçük  bir ırmak akıyormuş. Hakan bir ara sabırsızlanıyor,yavaş – yavaş  turqaudlardan  aralanarak  atını  ırmağa  taraf  sürüyor. Bir  de  görüyor  ki, ırmağın  ormana  burulduğu  yerde  büyük  bir  ağacın  arkasında   bembeyaz  ebalı  bir  ihtiyar  namaz  kılıyor. Hakan   hayretle  ona  bakıyor: “Bu  adam  buraya  nice  gelmiş?!”  Av  hanlar  için, sadece, eğlence  değildi, hem   de   bir  nev döyüş  meşki  idi. Av  edilecek  büyük  bir   arazi   yüzük  gibi   mühasireye  alınır, her  bir  koşun  bölüğüne  göreceği  işler  emr  edilirdi, döyüşçülerden  başka  hiç  bir  kenar  adam  haman  araziye   giremezdi.

                  İhtiyar  artık  namazını  bitirmıek  üzereymiş. Hakan  atını  yaklaştırarak  soruyor: “Sen kimsin ?” Adamdan  ses  çıkmıyor. Hakan  kazapla  bağırıyor: “Seninleyim!”  Adam  yalnız  bu  zaman   kalkıyor  ve  dönerek   ona   bakıyor. İlahi! Hakan   onun   sıfatını  görünce  nice  dehşete  geliyor! Neyse  demek  istiyor, ağzını  açıyorsa  da  boğazı  kurumuş  gibi  sesi  çıkmıyor. At  da  korkusundan  kişneyerek  arka  ayakları  üstüne  kalkıyor. Çünki  adamın  gözleri  yok  idi. Gözler  yerinde  iki  kanlı  çukur  vardı, alev – alev  yanıyordu. Hürkmüş  at  dehşetten  sarsılmış  sahibini  yeherden  aşırarak  çılğıncasına  dört  tarafa  tepik  ata – ata  turqaudlara  taraf  götürülüyor. Atı  sahibsiz  gören  turqaudlar  derhal   hakana   taraf  koşuyorlar. Toprağın   üstünde  hareketsiz  uzanmış  hakanın  yalnız  onların  yaklaştığını  görünce  dili  açılıyor, boğuk  sesle  bağırıyor: “Hey, turqaudlar! Tutuklayın  onu!”  Ama  adam  nerede? At  onu  yeherden  düşürdüğü  zaman  alel – acele  aradan  çıkmış, ağacların  arasında  kaybolmuştu. Turqaudlar  ne  kadar  arıyorlar, onun  izini  bile  bulmuyorlar. Bu   hadiseden  beş – altı  gün   sonra  o,  ilk  defa  hakanın  rüyasına  giriyor  ve  bu   yavaş – yavaş   devamlı   hal  almağa    başlıyor. Acaip   burasıydı   ki, her  defa   da   aynı   şeyler   tekrar   oluyordu, sadece, hadise  muhtellif  yerlerde  baş  veriyordu. Yürüşte, çadırda, avda… Önce  kulaklarına  rüzgar  vıyıltısına  benzer  bir  ses  geliyormuş, ardınca  yürekyakan  feryat, çığlık  sesleri. Nerelerdeyse   sanki  yüzlerce, binlerce  çocuk  ağlıyormuş, kız – gelinler   ah – nale   çekiyormuş. Ve   rüyadaca   artık  biliyormuş  ki, şimdi  tam  yakınlığında  haman  o  ihtiyarı  namaz  kılırken  görecek. Adam  namazını  bitirecek, başını  aşağı  dikerek  çok  astadan, sanki  kendi – kendisiyle  konuşuyormuş   gibi  “Yoksa  sandınız  ki, biz  sizi  yarattıktan  sonra  Yer  yüzünde  başlı – başına  bırakmışız?” diyecek, sonra  yavaş – yavaş  ona  taraf  gelecek, sakince  ebasının  kollarını   kaldıracak  ve  aynı   sakinlikle  de  kurumakta  olan  zarif, uzun  parmaklarıyla  onun boğazından  tutacak, sıktıkca  sıkacaktı. Hakan  onun  demir  gibi  sert  ellerinden  kurtulmak  için  hayli  çırpınacak, yalnız  halden  düşene  yakın  onu  kendisinden  uzaklaştıra  bilecekti. Ve  anında  da  bağırtılar  içinde  uyanarak  görecekti  ki, bu  da  rüya  imiş… Şamanlar, tabipler hakanın   bu   dertine   çare  bulamıyorlardı. Söz  geziyordu  ki, o  ihtiyar  bir  zaman  Cengizhanın  gözlerini  sağaltmış  bedbaht  hekim  olacak. Gözlerini  sağalttığı  için  Cengizhan  ona  “Dile  benden  ne  istersin”  deyince   hekim  şarkı  okuya – okuya   dans  eden  çok  güzel bir  kenizi  göstermişti. Cengizhan  kendisi  de  o  kenizden  hoşlanıyordu, çünki  kız  acaip  güzeldi. Ama  hekim  parmağıyla  onu  gösterince  Cengizhan  güzeli  hemen  ona  hediyye  etmişti. Güzel  keniz  ise  ihtiyar  hekimde  durmayarak  günün  birinde  bir  gence  koşulup  kaçınca  hekim  hakana  şikayete  gelmiş, kızı  bulmak  için  ona  yalvarmıştı. Hakan  bundan  çok  kazaplanmış, “Niceee?! Sen  hakanın  hediyyesini  elinden  bıraktın  mı?!Karısını  elinde  tutamayan  bir  erkeğin  benim  memleketimde  yaşamağa  hakkı  yoktur! Götürün  bunu!”, diye  bağırarak  onun  idam  olunmasını  emr  etmişti. Derhal  bedbahtın  belini  kırarak  köpeklere  atmışlar.

                 Diğerleri  diyordu  ola  bilsin  o, meşhur  Buhara  şeyhi  idi. Cengizhan  Buharayı  aldığında  ahaliye  dokunmuyor, Tahir  hanı  şehire  başçı  tayin  ederek  yürüşünü  devam etdiriyor. O  gittikten   bir   kaç   gün  sonra  Tahir  han  emr  ediyor  ki, falan  gün  bütün  Buhara  ehli  şehirden  kenara  çıksın, güya  vergiler  için   herkes   siyahıya   alınacakmış. Evet, tayin  olunan  gün  hiç  bir  şeyden  şüphelenmeğen  cemaat  büyüklü – küçüklü   şehir  kalesinden   dışarıya  çıkıyor. Bayram  imiş  gibi  hepsi  güzel  elbiselerde, sevinc  içindeymiş. Annelerinin, babalarının   ellerinden   tutmuş  çocukların  şen  sesleri  çölü  bürümüştü, ufacık  ellerinde  çiçekler  varıydı. Nineler  yemek – içmek  götürmüştüler, belki   siyahıyaalma   uzun   sürür  diye. Yavaş – yavaş   adamları  moğal  atlıları  her  taraftan  ehateye  alıyor  ve  Tahir handan  emr  geliyor: kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar   bir  tarafa, genc  erkekler  bir  tarafa  olsunlar! Bazilarının  yüreğine  şüphe  tohumları  düşüyorsa  da  bu  emr  sevincle  yerine  getiriliyor; cemaat   iki   kısıma  ayrılıyor  ve  bu   iki  hissenin  arasına  da  moğal  atlıları  giriyor. Bir  kadar  da  geçiyor, yeni  emr  geliyor: “hazır ol!”… Ve   ardınca   da  “Başlayın!”.    

                  Ey  vaaah! Siyahıya  alınacaklarını  bekleğen, bayram  ehvali – ruhiyyesinde  olan  dinc   cemaatın  başı  üzerinde  derhal  kılıclar, kalkanlar  parlamağa, oklar  uçuşmağa  başlıyor. Kız-gelinler zorla atların beline basılıyor, kemendle ceylan gibi tutularak atların arkasınca sürülüyor.Ah-nale, feryat sesleri, çocukların bağırtıları çöllüğü bürüyor. Beklemedikleri menzereden  şaşırmış  gencler  annelerinin, bacılarının, karılarının  feryadını  görünce  deli  gibi  moğal  atlılarının  üstüne  atılıyorlar. Silahlılarla  silahsızların  acaip  döyüşü  başlıyor. Atlarından  salınarak  ayaklar  altında  ezilen  moğalların   atlarına  binenler  kız – gelinlerin  yardımına  yetmek   istiyorlar. Kadınlar  tarafta  olan  ihtiyarlar  da  harekete  geliyorlar. İlk  olarak  çok  hörmetli şeyh yanındakı  kızı  kamarlamak  isteğen  atlının  önüne  geçiyor. Ama  kılıcın  inmesiyle  zavallının  kafası  iki  yere  bölünüyor. İkinci, üçüncü… beşinci  kez  kılıc  iniyor… Diğer  ihtiyarlar  kazabından  kudurmuş  moğalı  durdurmak  istiyorlar  ama,  atlı  desteler  sel  gibi  üzerlerine  akışıyorlar. Kolu  kesilen, başı  üzülen, at  ayakları  altında  ezilen, alem  bir – birine    karışıyor. Çok  geçmeden  beraber  olmayan  döyüş  bitiyor. Buhara  ehlinden  o  gün  kadın  ve  çocuklardan  başka  bütün  erkekler  mahvediliyor. Moğallar  ölülerin  arasından  başta  şeyh  olmakla  üç – beş  hörmetli  adamın  meyitini  arıyorlar. Diğerlerini buluyorlar, bir  tek  şeyhın  meyiti  bulunmuyor. Doğram – doğram  olmuştu  mu, yoksa  atların  ayakları  altında  ezilerek  tanınmaz  hale  düşmüştü  mü, belli  değil. Belli  olan   budur  ki, meyit  yok  olmuşdu.

                 Mağlüpedilmez  moğalların  kudretli  hakanına  rüyalarında  el  kaldırmağa  cürat  eden  ihtiyar  barede  diğer  bir  ihtimal  ise  yalnızca  müsliman  kısım  arasında  yayılmakta  idi  ve zaman  gösterdi  ki, bu  ihtimal   çok  daha   mantıklı  idi. Diyorlardı  o, Allahın  can  alan  meleyi Azraildir, çünki  her  defa  hakanı  boğmak  isterken  dediği  “Yoksa  sandınız  ki, Biz  sizi  yarattıktan  sonra  Yer  yüzünde   başlı – başına   bırakmışız?”  cümlesi   Kurani – Kerimin  ayesiydi. Melek  hakanın  düşmanının  kıyafetinde  gözüne  görünüyor, rüyalarına giriyor, kafirlerin  ruhunu  boğazlarından  şiddetle  çekip  çıkaran  Allahin  koyduğu  ecel  vaktini  bekliyor. Bu  da   o   demektir   ki, hakan   genc   olsa   da   ömrüne  çok  az  kalmıştır.

                 Ölümünün  yaklaştığını  hakan  kendisi  de  hiss  ediyormuş. Belki  de  buna  göre  de  yine  büyük  bir  yanlışlığa  yol  veriyor; 1248- ci  yılda   bütün  ordusunu  toplayarak  Batı  hanın  üstüne  gidiyor. Batı  hanın  bundan  haberi  yokmuş. Cengizhanın  küçük  oğlu  Tuli  hanın  karısı, gelecek  dört  büyük  hanın  annesi, buna  göre  de  moğalların  severek  “içinde dört  kıymetli  inci  gezdiren ”  dedikleri  Sorkaktane  hatun  derhal  gizlice  çapar  göndererek  bunu  ona  haber veriyor. Buna  göre  de  Batı  han  da  zamanında  koşun  toplaya  biliyor  ve  Quyuk  hanı  karşılamağa  çıkıyor. Ama  Tanrı  artık  aslan  hadisesiyle  bir  defa  Quyuk hanı  haberdar etmişti; eğer o, bundan  netice  çıkarmamıştıysa  günah  onun  kendisinde  idi. Koşunlar  karşı – karşıya  gelmeğe  az  kalmış  Quyuk  han  ölüyor  ve  böylece  moğallar  arasındakı  ilk  büyük  kardeş  kırğınının  karşısı  alınıyor.

                 Küçük  Asyada, Ak  Denizin  sahilinde  çok  küçücük  bir  “ermini”  çarlığı  vardı. Hele  on  birinci  asırda  selcuklu  türkleri  Bizanslıları  Küçük  Asyadan  kovdukları  zamanlarda haylara  onu   bir   merhamet   nümunesi  gibi  vermiştiler. O  zaman  güc  selcuklularda  idi  diye  haylar  onlara   Bizanslılardan  şikayet  etmiştiler, yalvarıb – yakararak  onlardan  küçücük  de  olsa  bir  toprak  istemişdiler. Şimdi  ise  güc  ne  selcuklularda  idi, ne  Avrupada, ne  de  Mısır  memlüklerinde. Asıl  güc  sahibi  moğal  hakanı  idi. Demek, türklerin  bir  zamanlar  merhamet  nümunesi  olarak  bağışlatıkları  haman  o  küçücük  toprağın — Kilikiyanın  çarı  da  diğer  ermeniler  gibi  onun  yanına  gitmeli  idi. Hem  de  o  sıralarda  hakanın  acaip  fermanı  haberini de  almışdı  diye  çok  sevinmişti, epeyce  altunla – gümüşle, “ermini” güzelleriyle  onun  görüşüne  gitmeğe  karar  vermişdi. Ama  yalnızca  altunla – gümüşle  ve  güzellerle  mi? Hayır. Mesele  bundaydı  ki, o  zaman  hayların  sevimlisi, kurur  abidesi  olan  Kilikiya  çarı  Birinci  Getum  cinsi  azlıklardan  idi, erkek  hükümdarların  görüşüne  gitmekten  hoşlanıyordu. Quyuk han  da  oddan – alevdenn  çıkmış  asıl  erkek  yani. Niye  de  onunla  görüşmesin  ki? Ama  Quyuk  hanın  ölümü  onun  bu  arzusunu  yüreğine  gömüyor. Üç  yıldan  sonra, 1251-ci  yılda  büyük  hakan  tahtına  Batı  hanın  direk  yardımıyla  Tuli  hanın  oğlu  Munke  han  oturuyor. Asıl  adı  Hayton  olan  Birinci  Getum  yalnız  o  zaman  yola  çıkıyor. Ne  farkeder  ki  ona? O  olmadıysa bu olsun. Önce  Saray – Batıda  Batı  hanla, sonra  da  Karakorumda  Munke  hanla   görüşüyor. Oralarda  hanlara, serkerdelere  altundan – gümüşten, “ermini”  güzellerinden  başka  daha  neyi  teklif  ettiği  belli  değil  ama, bu  fakttır  ki, geri  döndüğünde  selcuklu  türkleri  artık  ona  Birinci  Hayton  değil, Birinci  Getum  demeğe  başlıyorlar  ve  tarihte  de  bu  adla  kalıyor. ( Türk  olmayanlara  bildirmek  istiyorum  ki, “getum”  sözünü   lüğatlerde   aramasınlar, çünki  sözü  olduğu  gibi  yazmak  ayıptır, sadece, izahını  vereğim: bu, “oturan  yerim”  demektir ).

                Neyse… Haylar  barede  şimdilik  bu  kadar. Çünki  onların  o  karışık  devirdeki  acaip  emellerinden  yazacak  olursam  ömür  yetmez, biz  ise  aziz  Köroğlumuzu   aramalıyız.

                Demek, Cengizhanın  ölümünden  sonra  ta  Munke  hanın   hakan  seçildiği  1251- ci  yıla  kadar  da  Köroğlunun  bu  yerle – gökle  çarpışan   moğallara  karşı  mücadele  edebileceğini  düşünmek  mümkün  değildir. Artık  ilk  tüfeğin  icatına  cemisi  sekiz  yıl  kalmıştır, Köroğlunun  bu  silahla  tanışlığını  da   1260 —70-ci  yıllar  arasında   tahmin  etmişiz. Devam   edelim, belki   bir   iz   bulabiliriz.                   

                 Artık  Asyanın  ve Avrupanın  bir  hissesinin  talihini  iki  kudretli  emioğlu  hallediyordu. Moğalların  gücü  Cengizhanın  sağlığındakı  gücünden  hayli  üstün  olmuştu. O zamankı  dünyanın  yarısından  çoğunu  ”katı  türk  dumanı”  bürümüştü  diye Avrupa  ölkelerinde, hatta  Roma  papasının  ikametgahında  mecburiyyet  yüzünden  türkceği  öğrenmeğe  başlamıştılar. Başka  çare  yoktu. Bu   azmış   gibi  bir  kaç  yıl  sonra   Munke  hanın  kardeşi  Hülaku  han  büyük  bir  orduyla  İrandan, Azerbaycandan  geçiyor, 1258- ci  yılda   Bağdatı   bir   hamleyle  almakla  altı  yüz  yıllık  arap  hilafetine  son  veriyor  ve  yeni  bir  moğal  imparatorluğunu — İlhaniler  devletini  kuruyor. Munke  hanın  diğer  kardeşi  Kubilay  han  ise  Güney  Çin  imparatorluğunu  da  işğal  ederek  1260- cı  yılda  kendisini  bütün   Çinin   imparatoru   ilan   ediyor. Ve   artık   avrupalıların   güzel  yarınlara  umutları  tamamen   hiç   olduğundan   Bizans   yüzünden   müsliman   türklere   170   yıl   müddetinde  düşman  olduklarının  manasızlığını   anlayarak  1270- ci yıldan  itibaren  haçlı  seferlerini  durduruyorlar.

                Yani  Tanrı   bu   iki   ümmetin   biribirisini   kırmasının   karşısını   almak  için   korkunc   Cengizhanı  ilahi  bir  kamçı  gibi, kazap  gibi  göndermişti. Kırğınların  çok  olmasını   ise   hakan   böyle  esaslandırmıştı  ki, o  zamankı  beşeriyyetin   günahı   büyükmüş. Yani   “kaniçen,  tiran”  diyerek   bütün   günahı   onun   adına   yazmayalım. O  zamankı  beşeriyyet   sudan   çıkarılmış   kaşık   gibi   pak   değilmiş.

                Allah Allaaah! Moğalların  bir  tek  düşmana  bile  aman  vermedikleri, kılıclarının   önünde   hiçbir   kimsenin   duramadığı  bir   çağda   sayıları  8000-den  de  az  olan  bir  desteyle   Köroğlu   onlara   karşı   nice   savaşabilirdi? Bu   mümkün   müydü?

                Diye   bilirler   o,  hayali   bir   kahraman   idi. Hayallerde   ise   her   şey   mümkündür.

                Öyle  mi?  Olsun. Peki  onda  onun  iğidlerinin  sayısı  niye  bu  kadar  dakik  gösteriliyor? Ne  az, ne  çok, yedi  bin  yedi  yüz  yetmiş  yedi. Bu  da  mı  hayalidir? Belki  yanlışlık   ondadır   ki,  biz   onu   moğallara   karşı   savaşanlar   arasında   arıyoruz?

               Ama  bu  da  var  ki, ihtiyarlığı 1260 —70-ci  yıllarda  olmasını  ihtimal  ettiğimiz  birisinin  gencliği, tabii  ki, neredeyse  yirminci – otuzuncu   yıllarda  olmalı, o  zamanlarda  ise  Türküstanda, İranda, Azerbaycanda  moğallardan  başka  kimler  ağalık  ediyordu  ki, Köroğlu  onlara   karşı   savaşmış  olsun?

                Destana  göre  Köroğlu  Çamlıbele  geldikten  sonra  onun  yanına   yakın – uzak  illerden  kendisi  gibi  savaş  aşikleri  geliyor. Diyelim  ki  böyledir. Adamlar  akın – akın  geliyor, sayıları  yüz,  iki  yüz, beş  yüz, bin  beş  yüz  oluyor, yine  geliyorlar… iki   bin, üç  bin, dört  bin  beş yüz, altı  bin  sekiz  yüz  elli, yedi  bin  dört  yüz  kırk  beş… Ve  yeddi  bin  yedi  yüz  yetmiş  yedi. Ya  sonra? Acaiptir! İğidlerin  sayısı  niye  buradaca  duruyor? Niye? Neler  oluyor? Bundan  sonra  yani  Köroılunun  yanına  hiç  bir  iğid  gelmiyor  mu?  Geliyorlarsa  kabül  etmiyor  mu? Hiç  birisi  mantıklı  değildir. Her  bir  isyan  başçısı  ister  ki, isyana  kalkmış  adamlar çok  olsun. Bize  bu  güne  kadar  böyle  izah  edilmiştir ki, ”7”  mukaddes  rakam  olduğu  için  halk  kendi  kahramanının  iğidlerinin  sayısını “yediliklerle” göstermiştir. Peki, öyleyse  atlarının  sayısı  niye  ikidir? Yedi  atı  olmalı  deyil  miydi? Atlarına  igidlerden  hayli  öncelerden  sahip  olmamış  mı? Burada  neyse  bir  anlaşılmazlık  var, bunu  çözmezsek  olmaz.

                 İtiraf  ediyorum  ki, ta  çocukluk  yıllarımdan  bu  yaşımaca  şahsen  bende  Köroğlunun  real  adam   olmasına  Kıratın  belinde  kanatlarının  oluşması  kadar  da  iğidlerin  bu  müemmali  sayısı  şüphe  doğuruyordu. Ama  hiç  aklıma  gelmezdi  ki, günün  birinde  bak  bu  “müemmalı  rakamlar”  beni   bu  sevimli  kahramanın  kimliğine  giden  yolun  başlanğıcına  çıkaracak, bana  güzelce  bir  ipucu  verecekti. Ve  bu  ip   beni  ta  Köroğlunun   kendisine  kadar  götürüp  gidecekti. Bu  rakamlar  hiç  de  kondarma  değilmiş; Köroğlu  hakkında  tamamiyle  yeni   ve  de   şimdiyece   söylenmiş   bütün  ferziyyeleri, tahminleri  duman  gibi  dağıtacak  tam   hakiki   fikirleri   söylemeğim  için   yalnızca  bu   rakamlara   minnetdarım.

                   Köroğlunun   destesi  hiç  de  harbi  nizam – intizamdan  uzak  isyançılar  destesi  değildi, harp  işini  azcık  da  olsa  bilen  herkes  tasdik  eder  ki, nizam – intizamı  olmayan  askerler  ne  kadar  iğid  olurlarsa  olsunlar, yenilgiğe  mahkumdurlar. Destanda  da  diyor  ki, iğidlerin   sayısı  çoğalınca  Köroğlu   onları   destelere, bölüklere   bölüyor, her  bir  deste  için   de  başçı  tayin  ediyor. 7777  döyüşçü  bölüklere  nice  bölünebilirdi? Tabii  ki, onluk  sistemiyle. Yani  7000  sıravi  askere 700  onbaşı, 70 yüzbaşı, 7 binbaşı. Toplam 7777 eder. Köroğlu   kendisi   bu  sayıdan  kenardadır, çünki  o, binbaşıların  üstündedir. Eğer  bu  deste  10000   kişiden  ibaret  olmuş  olsaydı, bu  artık  tümen  olacaktı. 9000  sıravi  askere   900  onbaşı, 90 yüzbaşı, 9  binbaşı. Toplam  eder  9999. Tümenbaşı  bu  sayıdan  değildir. Demek, Köroğlunun   destesi   onluk   sistemle  kurulmuş  harbi  nizam – intizamı  olan  bir  koşun  neviydi. Eğer  iğidlerin  sayısı  7777- ye  yettikten  sonra  da  Çamlıbele   akın – akın   gelenler  olmuş  olsaydı, tabii  ki, Köroğlu   haman  onluk  sistemle  de  koşununun  sayısını  8888- e, 9999- a, yani   tümene, sonra  iki tümene, beş  tümene  ve  sair  yettirecekti. Gelmemişler, dersek doğru  olamaz  ama, gelenleri  geri  çevirmesini  de  akıl  almıyor. O  zaman  böyle  düşünmek  mümkün  mü  ki, Çamlıbele  kalkmazdan  önce  Köroğlunun  7777  kişilik  hazır  koşunu varmış? Ve  Türküstan, İran, Azerbaycan  boyunca  kaleden  kaleye  geçerek  neyi  ve  ya  kimise  aradığından   bu   sayıdan   başka   diğer  iğidleri  koşununa  almağa, askerlerinin  sayısını  arttırmağa  zamanı  yokmuş? Çünki  koşuna  yeni  alınacak   adamlara   harbi  talimlər  için   zaman  gerekiyordu. Her  yoldan  geçeni   harbi   talim   geçmeden   koşuna  almakla  ondan  asker  olamaz. Aksine, savaş  zamanı  normal  askerlere  de  ilave  bir  yük  olacak  öylesi. Savaşı  bırakıp  onunla  mı  uğraşacaklar?

                 O  devirde  orduya  onluk  sistemi  tatbik  eden  Cengizhan  olmuşdu. Doğrudur, ondan  önceki  asırda  kidan  ve  çurjen  tayfalarında  askerler  beşliğe, onluğa, yüzlüğe, binliğe bölünüyordu  ama, Cengizhan  bu  sistemi  onlardan  alarak  ordusunu  tekmilleştirmiş  ve  Kuzey   Çinde   ondan   önce   ağalık   eden   bu   tayfaları   mağlüp   etmişti.

                  Köroğlu  devlet  idareçiliği  işinden  uzak  imiş  ama, buna  bakmayarak  onun  yüksek  nizam – intizamı  olan  bir  koşunu  varmışsa, demek  o, sadece, bir  serkerde, tümenbaşı  idi. Serkerdeler  ise  hükümdarın  emrinde  oluyorlar; eğer  neyi  ve  ya   kimiyse  arıyorlarsa, demek  kendi  hükümdarından  emr  almış  serkerdelerdir. Eğer  Köroğlunun  genclik  yılları  yirminci – otuzuncu  yıllarda  olmuşsa  emri  o  zaman  o  arazilerde  yalnızca  Cengizhandan  alabilirdi. Demek, Köroğlunun  izi  büyük  bir  ihtimalle  Cengizhanın  serkerdelerinden  birisine  gidip  çıkıyor. İlk  olarak  Harezm  imparatorluğu  akıla  geliyor. Ama  o  savaşta  Cengizhanın  bir  çok  serkerdeleri  vuruşmuş  ve  şücaat  göstermeğeni  de  olmamışdı. O  asrın  sonlarının  meşhur  tarihçisi  Raşideddine  göre, Cengizhan  öldüğünde  onun  koşunu  168000  askerden  ibaret  idi. Ama  büyük  savaşlar  zamanı  ordudakı   askerlerin   sayısı  230000- e, hatta  250000- e   yetiyordu. Demek, Köroğlu   yirmi – yirmi   beş   tümenbaşı   içerisinden   bulunabilir.

                  Harezmşah   Muhammed  Alaeddin  devlet  işlerini  yürütemeğen, zulümkar, adaletsiz bir  hükümdar  idi. Devleti  annesi  Türkan  hatun  idare  ediyordu, kendisi  ise  eyş – işretle, yeyib – içmekle, eğlenmekle  meşğul  idi. Kendisinden  sonra  şahlığa  türkmen  kızından  olan oğlu  Celaleddini  değil, fars  kızından  olan  oğlunu  veliahd  ilan  etmişti  diye  Türküstan  halkının  ona  karşı  olan  nefreti  son  derece  artmışdı, çünki  ahalinin  büyük  çoğunluğunu  türkdilliler  teşkil  ediyordu. Zalimliğine  göre  memlekette  ara – sıra  isyanlar  baş  kaldırırsa  da   şah  bütün  isyanları  amansızlıkla  yatırıyordu. Cengizhanın  Harezme  hücumundan  bir  kaç  yıl  önce  büyük  orduyla  Bağdat  üzerine  yürüşe  çıkmıştı; mukaddes  hisap  edilen  Bağdat  halifesini  mağlüp  ederek  kendisini  halife  ilan  etmek  istiyordu. Ama  yolda  çok  sayıda  asker  hastalıktan  kırılıyor, bunda  ilahi  alamet  görerek  korxuya  düşdüğünden  geri  dönüyor. Sonra  memleketin  doğu  vilayetlerindeki  isyanları  yatırmak  için  60000-lik  koşunla  sefere  çıkıyor. Haman  bu  zamanlar  merkit  tayfaları  Cengizhana  itaet  etmek  istemeğerek  Harezmin  doğu  topraklarına  gelmişti, onların  dersini  vermek  için  büyük  hakan  Subuday  bahadırla  Cebe  noyonu  iki  tümenle  arkalarınca  göndermişti. Şahın  ordusu  büyük  hakanın  iki  tümenlik  ceza  destesiyle  qefleten  karşı – karşıya  geliyor. Moğallar  artık  merkitlerden  kırdıqlarını  kırmış, kalanlarını  esir  almışdılar.

                  Şah  öğrenince  ki, bu  mechul  bir  çöl  hanının  koşunudur  ve  onun  topraklarına  girerek  bir  tayfa  ile  savaşmıştır, çok  kazaplanıyor  ve  hemen  hücum  emri  veriyor, kendisi  ise  tepenin  başında   ordunun  serdarıyla  oturarak  yemek  sofrası  açmağı  emrediyor  ki, döyüşe  oradanca  tamaşa  etsin. Ama  az  sonra  döyüş  meydanında  acaip  bir  menzere  gördüğünden  hayrete  geliyor; düşman  koşunundan  büyük  ve  küçük  desteler  nice  de  çevik  ve  son  derece  nizamlı  bir  şekilde  biribirilerinden  ayrılarak  yeniden  birleşe  biliyordu?! Sanki  gözegörünmez  bir  el  düşman  atlılarını  koşunun  esas  hissesinden  bölük – bölük    ayırarak   döyüş  meydanının  bu  tarafındann  o  tarafına, o  tarafındann  bu  tarafına  koyuyordu. Bu  döyüş  şahın  hatirinde  silinmez  iz  bırakacak  ve  gelecekte  onun  Cengizhan  ordusundan ihtiyatlanmasına, hatta  aşkarca  korkmasına  sebep  olacaktı. Çünki  döyüş  zamanı  akılalmaz  bir  hadise  baş  veriyor; kızğın  savaş  gittiği  yerdece  birden  moğalların  koşununun  özek  hissesinden   sıkı  cergeler  şeklinde  biribirisinin  ardınca   dört  atlı  desteleri  ayrılıyor  ve  bütün çöllüğü  bürüğen  döyüş  neriltileriyle  büyük  süratle  kendilerini  şah  koşununa  vuruyorlar. Döyüş  başlayandan  şan – şöhretli  Harezm  ordusunun  sayca  üçkatına  az  olan  bir  çöl  koşunuyla   beceremediğini  bir  türlü  anlaya  bilmeğen  şah  şimdi  de  taaccüp  içinde  kalmış, toplam  bir  kaç  binlik  atlı  destenin  sanki  önünde   hiç   bir  şey  yokmuş  gibi  süratle   ileri  şığımasına  hayretler  içinde  bakıyordu. Gemilər  dalğaları  nice  yararak  geçiyorlarsa  bu  atlı  deste  de  şah  ordusunu  öylece  yararak  geçiyordu. Şah   bir  de   onda   kendisine   geliyor   ki, bu  acaip  atlı  deste, nihayet, ordunun  içerisinden  çıkarak  direk  onun  olduğu  tepeliğe  taraf  şığıyor. İyi  ki, zamanında  atına  binerek  ayrıca  olarak  onu  korumak  için  durmuş, pehlivan  iğidlerden  ibaret  olan  candar  bölüğüne  kendisini  yetire  biliyor, çünki  az  sonra  onun  sofrası  moğal  atlılarının  ayakları  altında  kalacaktı. Bu  atlı  destelerin  başında  Cuçi  hanın  kendisi  ve  adına  efsaneler  koşulan  Subuday  bahadır  durmuştu. Döyüşün  kızğın  çağında   az  bir  desteyle   direk   şahın   üzerine   cummak   planı   da   bu   mahir   serkerdenin   idi. Bundan  önceler  Kuzey  Çinde  bu  yolla  çok  zaferler  kazanmıştı. Cengizhan  böyle  öğretmişti;  diyordu  düşman  askeri  çok  olduğunda  onun  üzerine  bir  tufan  gibi  hücuma  geçerek   canlarına   korku   salın, çünki   en   iyi    savunma   hücumdur.

                  Döyüş   günbatana   kadar  devam  ediyor, karanlık  düşünce  savaş  duruyor  ki, yaralılar  ve  ölüler  meydandan  götürülsün. Yarın  sübh  açılır – açılmaz  yeniden  savaş   olacaktı. Ama  dan  yeri  kızarmağa  başladığında  şahın  adamları  moğalların  çoktan  gittiklerini  haber  veriyorlar. Celaleddin  babasından  onların  ardınca  gitmeği  talep  ediyor  ama, şah   razı   olmuyor   ve  çok   perişan   bir  halde  ordunun  geri  dönmesi  için  emr  veriyor.

                 Bu, Cengizhan askerlerinin şah ordusuyla ilk savaşı idi. Hiç zaman adam hisap  etmediği çöl adamlarından  Harezmşah  ağır  döyüş  dersi  almıştı. Cengizhan  yüksek  seviyyede   kurduğu  casusluk  şebekesiyle  yakın – uzak  memleketlerden  haberdar  idi. Harezm  ordusu  hakkında  da  malumatı  çok  idi. Ama  bu  döyüş  Harezm  ordusunun  döyüş  kabiliyyetini  açıkca  göstermişti. Cengizhana  acaip  gelmişti; nice  yani  az  kalsın  şahı  esir  alacaktılar? Bu nice  ordu  idi? Bu  böyüklükte  imparatorluğun  hükümdarının  şahsen  iştirak  ettiği  savaşta  böyle  rüsvaçılık?! Hem  de  sayca  üçkat  az  olan  bir  koşuna  karşı… Hakanın  yanında  moğallar  hiç  böyle  savaşırlar  mı? Moğallar  tümenbaşiya  da, binbaşıya  da, yüzbaşıya  da, hatta  onbaşıya   da   hakana   sadık   oldukları  gibi  sadıktırlar. Odur, Subuday  bahadırın  tümeni  bütün  orduda  ad  çıkarmış, hepsi   onlara  “delilər” ,  “kudurmuşlar”  diyor. Çünki   eğer  Subuday  onlara  emrederse  ki, bu  uçurumdan  kendinizi  aşağı  bırakın, hiç  düşünmeden  atılırlar. Niye?  Çünki  inanıyorlar  ki, Subudayla   mahv  olmazlar.

                Ama   şimdilik  hakanın   bu   büyük  imparatorluğa   hücum   etmek  fikri  yokmuş. Kuzey  Çini  feth   etmişse   de   orada   isyanlar  durmak  bilmiyordu, ona  göre  de  meşhur  serkerdelerinden  Mukali  Qovan  50000-lik  koşunla  orada  kalmıştı. Harezmi  ise  iyice  öğrenmek  lazım  idi; eğer  şahın  ordusu  kendisi  seyr  ettiği  halde  ikice  tümeni  mağlüp  edemiyorsa   o   büyüklükte  devlet   acaba   neyin   üstünde  duruyordu?!

                 Cengizhanın  şahla  ticaret  anlaşması  vardı. Bu  anlaşmaya  göre  her  iki  tarafın tacirleri  serbest  ticaretle  meşğul  olabilirlerdi. Ona  göre  de  Çinden  yağmalanmış  kanimet  mallarla  dolu  450  deve  yüklü  büyük  bir  kervan  Harezme  yola  çıkıyor. Harezmin  gireceğinde  Otrar  şehri  vardı. Halk  arasında  Ballıca   ve  ya   Ballı  da  diyorlardı  adına. Kervan  o  şehire  geliyor. Harezmin   faciasının  alfabesi  de  buradan  başlıyor. Tacirler  pazarda  güzel  Çin  ipeyini, antik  mallarını  satışa  çıkarıyorlar. Cemaat  bilince  ki, onların  hanı  Kuzey  Çini  işğal  etmiş, bu  mallar  da  oradan  getirilmiştir, kendi  şahlarına   karşı   itiraz  seslerini  kaldırmağa  başlıyorlar  ki, niye  biz  gidip  de  oraları  almadık, burada  aclıktan, sefaletten  nefesimiz  murdar  kokuyor, ölmemek  için  yaşıyoruz, şahımız  ise  vergileri  keyfi  istediği  kadar  kaldırarak  “oturan  yerini”  büyütmekten  başka   bir  boka  yaramıyor.. Cemaatın  heyecana  gelmesini  şehir  hakimi  İnalçik  Kair  hana  haber  veriyorlar. Gelecek  kırğınlarin   bir  numaralı  sebepkarı  olacak  bu  var – devlet  muhterisi, bu  yaramaz  adam  kervan  şehire  yakılaştığı  zamandan  develerdeki  mallar  için  ağzının  suyunu  akıtıyordu. Cemaat  arasında  gezen  bu  dedi – kodular  ona  bir  bahane  oluyor. Tacirleri  casuslukta  suçlayarak  idam  ettiriyor, kervanın  bütün  mallarını  ise  develeriyle  birlikte  dedesinin  malıymış  gibi  haman  pazardaca  beşkatına  paha   sattırıyor. Bu, misli  olmayan  bir  vicdansızlık, hiçbir  devlet  kurallarına  sığamayan  bir  zulüm  idi. Ama  Kair  hanın  gönlü  rahat  idi; buna   göre   kim   ona  ceza  verecekti  ki? O, Harezmşahın  annesininn  akrabası  değil   miydi? Aslı – nesebi   belli   olmayan   bir   çöl   hanı   ona   ne   edebilirdi?

                 Bu  acı  haber  Cengizhana  yettiğinde  inanamıyor. Devletlerarası  ilişkileri  bir  deve  kervanına   mı   kurban   vermek   istiyor   bu   azametli   adlanan   şah? Olamaz!

                 Devlet  işlerinde  yegane  meslehetçisi  Yelyudan  meslehet  istiyor. Hakan  yalnızca  onu   dinlerdi. Bu  adam  onun  en  kazaplı  anlarında   ona   söz   diye   bilen   yegane   adam  idi. Bir  zamanlar  Kuzey  Çin  imparatorunun  baş  meslehetçisi  olmuştu, hakan  imparatoru  mahv  ettikten  sonra  onu  da  idam  ettirmek  istemişti. Ama  aralarında   olan   kısaca  söhbet  zamanı  çok  akıllı  birisi  olduğunu  anlayarak  onu  öldürmemiş, kendi   meslehetçisi  etmişti. Hakan   kendisi   okuma – yazma   bilmiyordu   ama, okumuş  adamlara   sayqı   gösteriyordu.

                 Yelyu   diyor  ki, şaha  mektup  yaz, eğer  onun   bu   işden   haberi  yokmuşsa  günahkarı  cezalandırsın. Hakan  da  mektup  yazdırarak  derhal  elçilerle  şaha  gönderiyor. Elçiler  şahın  hüzurunda  hakanın  öğrettiği  gibi  sert  bir  şekilde  İnalçik  Kair  hanın  hareketini  kınayarak  onun  acilen  cezalandırılmasını  talep  ediyorlar. Şahın  yakınlarından  birisi  bu  cüratten  kazaplanıyor, kılıcını  sıyırarak  elçilerden  birisini  iki  parça  ediyor, diğer  elçinin  ise  sakalını  üterek  hakanin  üstüne  gönderiyorlar. Ütülmüş  sakalı  görünmesin  diye  elçi  yüzünü  şalla  örterek  moğal  çöllerine   taraf   yol   alıyor. Hakanın  çadırına  yettiği  zaman  hakan  serkerdelerine  ziyafet  veriyormuş. İçeri  girerek  ehvalatı  anlatıyor  ve  yalnız  sonunda  sakalının  ütüldüğünü  söylerken  yüzündeki  şalı  götürüyor.

                 Ey  vaaah! Cengizhanın  başına  sanki  bir  kazan  kaynar  su  döküyorlar. En  dehşetli  savaşlarda  bile  temkinini  pozmayan   hakan  deli  gibi  tahtından  kalkıyor. O  devrin  adetlerine  göre  bu   çok – çok   ağır  hakaret  idi; bu   hareketle  hakana  küfr  göndermiştiler, çünki  sakal  ütmek  adamın   kadın   gibi… kullanıldığının  göstergesiydi, elçinin  sakalını  ütmek  ise   hakanın   sakalını  ütmek  demek  idi. Çaşkınlıkla  serkerdelere  ve  Yelyuya  bakıyor. Şen  ziyafete  ölüm  sükutu  çökmüştü. Serkerdeler  sanki  donmuşlar. Yelyu  ise  ellerini  sinesinde   çarpazlayarak  ihtiramla   başını   aşağı  dikmişti; yani  benim  sözüm  buracan   idi, bundan   sonra   söz   artık   hakanındır. Hakan   kedi   gözleri   gibi  çekik, deniz   gibi  mavi  gözlerini  geniş  açarak  bir  de  elçiye, onun  ütülmüş  sakalına  bakıyor. Birden  elleriyle  yüzünü – gözünü  örtüyor, sonra   kulaklarını   tutarak  nefesi  yetmiyormuş  gibi  ağzını   açmış   halde   yukarı   bakıyor   ve   çok   yüceden   yaralı  aslan   gibi  nerildiyor. Ve  ellerini   kulaklarından   bırakmadan   bağıra – bağıra  da  çadırdan  çıkıyor. Turqaudların   çadırın   ağzındaca   her   zaman   hazır   tuttukları   atının   beline   atılıyor. Berk – berk   onun   boynunu   kucaklıyor. Yüzünü  atın  boynuna  sürte – sürte  neyse  bir  şeyler  diyor, işitilmiyor, kendi – kendisiyle  konuşuyor. Sonra  vücudunu  titretme  tutuyor. Ve  birden  hünkür – hünkür  ağlamağa   başlıyor. 

                Serkerdeler  de  onun   ardınca  çadırdan  çıkmıştılar. Orduya  derin  sükut  çökmüştü. Hiç   kes, hatta   Yelyu   da   cürat   edip   ona   yaklaşamıyordu. Bu   anlar   bu  çok  tehlikeliydi.

                  Hakan  ağlayıp  doyduktan  sonra  başını  kaldırarak  ordugaha  bakıyor. “Heeey  moğallar!” diye  bağırıyor. Bütün  ordu  diz  çöküyor. Ama  sözünün  gerisi  gelmiyor. Birden  ne  düşünüyorsa   uzaklardakı   tepeliklere   doğru   bakıyor  ve  atına  bir  şapalak  vuruyor. Direk  tepeliklere  doğru  gidiyor. Bu, moğalların  mukaddes  hisap  ettikleri  tepelikler  idi. Bure – Haldun  diyorlardı  adına. Herkes  anlıyor  ki, büyük  hakan  Gök  Tanrıyla  yalnız  kalmak istiyor. Moğalların  inancına  göre  Cengizhan  Tanrıya  yakın  olan  mukaddes  “boqdı”  hanlardan  idi. Tanrı  moğalların  biribirileriyle  boğuştuğunu  görerek  onu  göndermişti ki, dağınık  tayfaları  birleştirsin, dünyayı  moğallara  versin. Bu  işi  yerine  getirdikten  sonra  Tanrı  yine  onu  kendi  yanına  alacak  ve  onu  dördüncü  gök  katına  hükümdar  edecekti. Tanrının  böyle  bir  kudretli  adamı  göndereceğine  inam  moğallar  arasında  üç – dört  yüz  yıl  idi  ki  mevcut  idi. Asırlarca  önceler  bir  moğal  çadırıına  ışık  dumanı  şeklinde  bir  kırmızısakallı  adam   girmiş, çadırdakı  genc, güzel  kız  ise  dokuz  aydan  sonra  sarışın, mavi  gözlü  bir  oğlan  çocuğu  doğurmuştu. Şamanlar  her  zaman  diyormuş  ki, moğallara  benzemeğen  bu  sarışın, mavi  gözlü  oğlanın  neslinden  ne  zamansa  büyük  bir  adam  dünyaya  gelecek  ve  dünyayı  titretecek, çünki  bu  oğlan  gökler  oğludur. Budur, o  hadisenin  üstünden  asırlar, nesiller  geçmiş, nihayet, efsane  hakikat  olmuştu. Moğallara  benzemeğen  sarışın, mavi  gözlü  Cengizhan  haman  o  oğlanın  neslinden  idi. Ve  haman  o  Bure – Haldun    adlı  yerde  dünyaya  gözlerini  açmıştı. O  yüzden  her  bir  moğal  insanı  Cengizhana  hadsiz  sevgisi, vefasıyla   Tanrı   sevgisini   kazanmak  istiyordu; çünki   büyük  hakan   gökler  oğlu  idi.

                Hakan   tepeliğin   başında  Tanrıya  göz  yaşları  içinde  yalvarıyor, dua  ediyor, sonunda  diz  çökerek  dokuz  defa  toprağı  öpüyor. Tepeliğin  eteğinde  onu  oğulları, Yelyu  ve  serkerdeleri  bekliyordu. Hakan  çok  düşüncelidir, mavi  gözleri  ağlamaktan  kızarmış, yüzü    göz  yaşlarından  ıslanmıştır. Ama  artık  sakindir. Yine  hiç  kimse  sesini  çıkara  bilmiyor. Yalnız  ata  binince  Yelyu  sakince  diyor: ”Balçıjanlar  Tanrının  sevimli  hakanını  yalnız   bırakmak  istemediler” .

                Akıllı  meslehetçi  neyi  ne  zaman  demek  lazım  olduğunu  güzel  biliyordu. Hakan  ordugaha  döndüğünde  askerler  onu  böyle  üzgün  görmemeliydi, ona  göre  de  “Balçıjan”   kelimesini  mahsusi  söylemişti. Doğrudan  da, bir  tek  cümle  melhem  gibi  bir  şey  oluyor. Hakan  sanki  uykudan  uyanıyor, iti  bakışlarla  atlılara  bakıyor, genclik yıllarından  onunla kanlı savaşlarda can koymuş sevimli adamları görüyor. Balşıjan… Balçıjan… Bu  söz  ne  zamanın  hatırasıydı! Yelyu  o  zaman  moğal  ordusunda  değildi, o  olayı  ağızlardan  işitmişti. 1203- cü  yılda  Cengizhan  hakan  olmazdan  üç  yıl  önce  moğal  çöllerinin   dört – beş   kudretli  hanı  düşmanlara  karşı  birleşmek  için  bir  araya  geliyorlar. Başçı  seçilmeli  idi. Diğer  hanlar  başçı  olmaktan  imtina  ediyorlar, nihayet, var – devlete  heris  olmayan, “dünyada  en  büyük  hazzı  düşmanlarını  diz  çöktürmekte, onların  karılarını  kendi  yatağına  sürümekte  gören“  Temuçini  kendilerine  başçı  seçiyorlar, düşünüyorlar  ki, ad  onun  olsun, tat  onların. Ama  az  sonra  haman  hanların  döyüşçüleri  yavaş – yavaş  Temuçinin  bayrağı  altına  toplaşmağa  başlıyorlar, çünki  Temuçin   diğer  hanlara  benzemiyordu. Mert, sade  ve  sehavetli  idi, düşman  üzerine  de  korkmadan  koşun  önünde  yıldırım  gibi  gidiyordu. Böyle  giderse  onun  kudretinin  artacağından  korkan  hanlar  onu   mahvetmek  için  plan   hazırlayarak  ona  karşı  birlikte  hücuma  geçiyorlar  ve  Temuçin  hayatta  ilk  ve  son  ama, çok  ağır  mağlübiyyete  uğruyor. Toplam  4600  askerle  yaralı  ve  perişan  halde  uzak  çöllüklere  kaçıyor. Ordunun  erzağı  yetmiyor, öyle  umutsuz  oluyor  ki, hatta  orduyu  dağıtmaq, çadırlara  dönmek, yine  öncelerdeki  gibi  sade  hayat  sürmek  istiyor. Bunu  serkerdelerine  bildiriyor  ama, ne  hikmetse  ne  serkerdeler, ne  sıravi  askerler, hiç  kimse  dağılmak, onu  tenha  bırakmak  istemiyor. Hayanetten  uzak, her  zaman  açık  döyüşmeği  seven  Temuçini  en  çok  sarsıtan  Van  hanın  ve  çocukluk  arkadaşı  Camukanın  da  bu  ihanette  iştirak  etmesi  idi. Kuvvetli  tayfa  olan  karaitlerin  hanı  Van  han  onun  babasının  yakın  arkadaşı  olmuştu. Genclik  yıllarında  dinc  hayatını  savaşlarla  dolu  harbçi  hayatıyla  değişmesine  bu  han  yardım  etmişti. Düşman  tayfanın  esirliğinde  üç  yıl  ağır  hayat  yaşayarak  kaçtıktan  sonra  da  dünyanın  gidişatını  anlayamamıştı, sanıyordu  tayfalararası  kırğınlar  olan  yerde  sakin  hayat  sürmek mümkündür. Ama  evlendikten az sonra düşmanlar  bu  defa  hücum  ederek  karısını  kaçırınca annesinin sözüyle Van hanın yanına gidiyor. Artık elveda dinc hayat, çünki öldürmezsen  öldürüleceksin, esir  almazsın  esir  edileceksin. Van  han  babasıyla  arkadaşlığının  hatırına  onu  çok  mihribanlıkla  karşılıyor, ona  ordusunun  bir  bölüğünü  veriyor, o  da  bu  bölükle  düşmanlarını  mahvediyor  ve  karısını  esirlikten  kurtarıyor. Bu  savaşta  onun  harp  işini  güzel  bildiğini  gören  Van  han  ona  bundan  sonra  da  kendi  yanında  hizmet  etmeği  teklif  ediyor, o  da  memnuniyyetle  bu  teklifi  kabül  ediyor. ( Bu haman  Van  han  idi  ki, ermeniler  ona  “İvan  han” diyerek  Avrupaya  böyle  bir  şaiye    yaymıştılar  ki, güya  Uzak  Doğuda  kudrettli  bir  hristian  hükümdar  var, onunla  birleşerek  müsliman  türklere  karşı  doğudan  ikinci  cephe  açmak  lazımdır. Aslında  ise  “van”  ona  tatarları   dağıttğı   için  Çin  imparatorunun  verdiği  titul  idi, o  döyüşdeki  kahramanlığına  göre  haman  imparator  Temuçine  de  “çöl  bahadırı”  adını  vermişti. Asıl  adı  ise  Toğrul  idi.).

                 Ordu  öyle  bir yere  gelip  çıkıyor  ki, içmeli  su  da  büyük  problem  oluyor. Kurumakta  olan  bir çeşmenin  lilli, palçıklı  suyundan  içiyorlar. Böyle  çıkılmaz  durumda  olduğu  günlerde  Temuçinin  savaşda  herkesin  ölmüş  hisap  etdiği  kardeşi  gelip  çıkıyor. Onu yorğun, üzgün, elden  düşmüş, cır – cındır  içinde  gören  Temuçinin  aklına  böyle  bir  hile  geliyor; onu  bu  miskin  halindece  Van  hanın  yanına  göndersin, çok  kötü  güne  düştüklerini bildirerek  kendisi  için  de, onun  için   de  aman  dilesin, kendisi  ise  gizlice  yola  çıkarak  gece  hanın  ordugahına  hücum  etsin. Bu  artık  ölüm – dirim   meselesi  idi, ya  hiç  ne, ya  her şey. Tanrı ya Van hana  verir, ya  ona. Eğer Van hanı mağlüp ederse, diğer hanlar ondan  ihtiyatlanacaktılar. Ama  risk  çok  büyük  idi; moğallar  kendilerinden  sayıları  defalarca  artık  olan  bir  koşunu  dağıtmalı  idiler. Ona göre de hücum planı en ince detaylarına kadar düşünülerek  hazırlanıyor, sonra  ise  bütün  ordu  haman  o  suyu  kurumakta  olan  çeşmenin  lilli, palçıklı  suyundan  içerek Temuçine  sadakat  andı  içiyorlar. ”Balçıjan”  sözü  (palçık sözünden)  buradan  yaranmıştır.

                 Van  han  Temuçinin  kardeşini  çok  miskin   bir   halde   görünce   yaman   tesirleniyor, babasıyla   arkadaşlık  yıllarını  hatırlayarak  gözleri  yaşarıyor, onu   oğlu  gibi  bağrına   basarak  diyor : “Temuçine  aman  verdim,  gelsin.”

                 Ses  salmasınlar  diye  atların  ayaklarına  bez  bağlattıran  Temuçin  bu  zaman  artık  onun  ordugahının  yakınlığında  idi. Kardeşinin  hanın  çadırından  bir – iki  askerle  çıktığını, hanın  ise  Temuçin  korkusu  tamamen  ötüştüğü  için  bu  münasebetle  büyük  ziyafet  verdiyğni  öğrenen  Temuçin  gecenin  düşmesini  bekliyor, hanın  askerleri   sarhoş  halde  o  tarafa – bu  tarafa  dağılıştıkları  zaman  aniden   yıldırım   gibi   baskın  ederek  karaitlerin  varlığına  son  veriyor. Daha  düne  kadar  bir  de  hiç  bir  zaman  baş  kaldırmayacağına  hiç  keste  şübhe  olmayan  Temuçin  o  gecenin  sabahını  moğal  çöllerinin   en   kudretli   hanına  qalip  gelmiş  bir  kahraman  olarak  açıyor. Van  hanla  oğlu  gece  ara  karışınca  atlarına  binerek  ikilikte  aradan  çıkmıştılar. Sonralar  belli  olacaktı  ki, onlar  naymanların  hanının  yanına  gitmişler, ondan Temuçine karşı  birleşmeği  istemişler. Bu  hanla  munasebetleri  önceden  de  iyi  değildi  ama, hayat  mecbur  edince  Van  han  ondan  yardım  istemeğe  gelmişti. Naymanların  hanı  onun   miskin  haline  bakarak  “birleşmek”  teklifine  gülüyor, diyor  senin  artık  neyin  var  ki, seninle  birleşeğım, baba – oğul  canınızı  götürerek  kaçmışsınız. Ve  cellatlara  ikisini  de  idam  etmeği, Van  hanın  kellesinden  ise  kendisine  şerap   piyalesi  hazırlamağı  emrediyor.

                Temuçin   bundan   sonra  Van   hanla   birlikte   ihanette   adı   geçen   diğer   hanlarla  ayrı – ayrılıkta  savaşıyor, nihayet, en  sonunda  and  kardeşi  Camukayı  ağır  mağlübiyyete  uğratıyor. Camuka  iki  askerle  savaş  meydanından  kaça  biliyorsa  da  az  sonra  haman  o  iki  asker  onu  eli – kolu  bağlı  Temuçinin  yanına  getiriyor  ve  bu  “büyük”  işin  mukabilinde  onun  ordusunda  hizmete  alınmalarını  istiyorlar. Mertlik  seven  Temuçin  derhal  onun  ellerinin  açılmasını  talep  ediyor  ve  onu  getirenlere  kızarak  bağırıyor  ki, siz  nice  askerlersiniz, nerde  sizin  kendi  hanınıza  sadakatınız, adam  on  yıllarca  kudretli  hanınız  olmuş, iyi  zamanlarında   onun   ekmeğiyle  güzelce  yaşadınız  ama, birce   kere  mağlüp  olunca  hemen  ihanet  ettiniz, öyle  mi? Ben  de  sizin   gibi  hainleri  orduya  alacağım, öyle  mi?

                Hemen  cellatlara  emrediyor  ki, bu  hainlerin  bel  kemiğini  kırın, köpeklerime  atın. Sonra   Camukayı  kucaklayarak  “kardeşim”  diye  bağrına  basıyor, diyor  benim  ordumda  kal, sağ  elim  olacaksın. Çocukluk  ve  genclik  yıllarında  moğal  çöllerinde  hanların  çok  olmasının  doğru  olmadığı  hakkında  çok  söhbetler  etmiştiler, her  zaman  diyorlardı  gök  yüzünde  bir  tek  Güneş  varsa  Yer  yüzünde  de  hükümdar  bir   olmalıdır. Genclik  yıllarında  bir  defa   bir  şamana  rast  gelmiştiler, demiştiler  bizim  talihimiz  hakkında  haber  verebilir  misin? Şaman  Camukaya  bakarak  hiç  ne  dememişti  ama, Temuçinin  yüzüne  dikkatle  baktığı  zaman  hayretinden  sarsılmıştı. “Oğlum, Gök  Tanrı  dünyayı  sana  verecek”  diye  bağırmıştı. O  zaman, tabii  ki, Temuçin  buna  gülmüştü, çünki  o  kadar  fakir, miskin  bir  hayatı  varmış  ki, bunu  şamanın   bir   şakası  gibi   kabül   etmişti. Camuka  ise  varlı   bir   tayfa   başçısının  oğlu  idi,  “Tanrı  dünyayı  verecekse  bana  değil, ona  verir  her  halde”  diye  düşünmüştü. Şimdi  Temuçinden  “ordusunda  hizmet”  teklifi   işitince  Camuka  bunu  kabül  etmiyor, diyor  o   şaman   haklıymış, Gök  Yüzündeki  gibi  Yer  yüzünde  de  bir  tek  Güneş  olmalı, o da  senin  bahtına  yazılı, eğer  sana  hizmet  edersem  bir  gün  sana  ihanet  etmeğeceyimden  emin  değilim, o  yüzden  emret  beni  öldürsünler. Ama  lütfen  asılzadelere  layik  ölümle  öldür  beni.

                Asılzadelere  layik, yani  kanını  dökmeden, belini  kırarak  öldürmek. Bu  zaman  insan, sadece, hareketsiz  oluyordu  ama,  daha  bir  müddet  de  görüyor, işitiyor, etrafında  olanları  anlyordu  ve  azap  içinde  ölüyordu. Asılzade   olmayanlar  da  beli  kırılarak   idam   edilebilirdi   ama, öylelerini   belleri   kırıldıktan   sonra  canı  çıkmadan  köpeklere   atıyorlardı. Yani   köpekler — insan  eti   yemeğe  öğretilmiş  vahşi  köpekler   döküyordu   kanlarını.

                 Temuçin  taraddüt  içinde  ona  bakarak  kalıyor. Bu  an  karısı  Borte  nefretle  Camukaya  bakarak  diyor : “Öldür  bunu, çünki  bu  adam  şeref  ve  leyakat  ne  olan  şeydir  bilmiyor”. Temuçin  yalnız  bu  zaman  Camukadan  ayrılarak  cellatlara   parmağıyla  idam   hükmü  veriyor  ve  and  kardeşinin  idamını  görmemek  için   ağır   düşünceler   içinde   çadırına   giriyor. Kim   bilir, belki   de   Bortenin   dediklerinden   etkilenmişti. Camuka   şerefsiz  birisi  değildi. Onu  Temuçin  kadar  iyi  tanıyan  ikinci  bir  adam  olamazdı. Hele  çocukluk  yıllarında   Borteye   önce   Camuka   aşik   olmuştu. Ama  Camuka  sonra  görünce  ki, and   kardeşi   de   onu  seviyor, bir  kız  üstünde  kardeş  dediği  adamla  kavğa  etmeği  doğru  hisap  etmemiş, Temuçine  demişti  ki, gel  kızın  kendisine   soralım, hankımızı  isterse  gelecekte  onun  da  karısı  olsun. Böylece  bir  gün  kızcağıza  soruyorlar  ki, hankımızı  seviyorsun? Kız  da  hiç  düşünmeden  Temuçinin  elinden  tutuyor. O  andanca  Camuka  kardeşinin  sevgisi  hatırına   Borteden  uzak  duruyor. Ama  Temuçinle  kardeşliğini  devam  ettiriyor. Hatta  Temuçin  Borteyle  evlendikten  az  sonra  düşmanlar  Borteyi   kaçırdığında  onu  kurtarmak  için  Van  hanın  Temuçine  verdiği  askeri   bölükle   birlikte  o  da   kendi   askerleriyle   Borteni   kurtarmağa   gidiyor. İyi  gününde  de,  kötü   gününde   de  and   kardeşini    hiç    zaman   yalkız   bırakmıyor.     

                 Bu  kardeşlik  ta  Van   hanla, diğer   hanlarla   birleşerek   Temuçine   ihanet   etmesine   kadar   sarsılmaz   olmuştu. Çocukluktan   kardeş   dediği   birisinin   ihaneti   ömrünün   sonuna   kadar  Cengizhanı   sarsıtmıştı. Belki   de   bu   sebepten   bir   de   hiçbir   zaman   hiçbir   kesle   arkadaş   olamamıştı; her   bir   hükümdar   ya   ona   itaat   etmeli, ya   da    mahv   edilmeliğdi. Çünki   eğer   Camuka   ona   ihanet   etmişse, demek,  her   bir   kesden   ihanet   beklemek   mümkün   idi.  Camukanın  ölüm  ayağındayken   neredeyse  35 – 40  yıl  önce  talihlerini  haber  vermiş  şamanı  hatırlaması  bunu  gösteriyordu  ki, o  uzak  genclik  yıllarında  Temuçinden  farklı   olarak  o,  şamanın   sözlerine   inanmıştı   ve  Temuçinin   başçı   seçilmesinden   sonra   gittikce   artan   kudreti   Tanrının, hakikaten   de,  dünyayı  Temuçine  vereceğine  artık  onda    hiçbir  şüphe  bırakmamıştı. Ve  sanki  dünyanın  neden  kendisine  değil  de  Temuçine  verileceğinden   doğan   kıskanclıkla  göklerin  isteğine  karşı  gitmek  istemiş, diger  hanlarla  ona   karşı   ihanette   yer   almıştı. Ama  anlayamamıştı  ki, hatta  bütün  dünya  birleşse  bile  Tanrının  isteğine  karşı  gelmek  mümkün  olan  iş  değil. Tanrı  dünyayı  Temuçine  verecekse, demek  ki, ona   da   verecek.

                Neyse  yani. Hayatta   her   şey  oluyor. Mevzudan   kenara   çıkmayalım.

                Camukanın  da  işi  bittikten  sonra  moğal  çöllerinde  artık Temuçinin  önünde   durabilecek  hiçbir  kuvvet  kalmıyor. Ve  1206- cı  yılda  bütün   moğal  topraklarındakı   tayfaların, kabilelerin  birleşik  kurultayında  Temuçin  kendisine  “Cengizhan”  lakapı  götürerek   moğal   çöllerinin   yegane   kudretli   hükümdarı   ilan   ediliyor.

                  Evet,  balçıjanlar… Onlarla  dağı  dağ  üstüne  koymak  mümkündür. Hakanın  gözlerine  ışık  geliyor. Amirane  sesle: ”Ben  Tanrıya  yalvardım  ki, düşmandan  kisas  almak  için  bana  kuvvet  versin”  diyor. Sonra  ayrıca  Yelyuya  dönüyor: “Şaha  acilen  mektup  yazdır. Benim  elçilermi   öldürmek, sakallarını   ütmek   neymiş  ben   ona   gösteririm! “

                 Evet, ordugaha  dönüyorlar. Ziyafet  devam  ediyor. Şaha  gönderilecek  mektupu hakana  okuyorlar. Ama  uzun  ve  çok  yumuşak  bir  dilde  yazılmış  mektupu  sonuna  kadar  dinlemeğe  hakanın  sabrı  kalmıyor, kazapla  mektupu  ihtiyar  adamın  elinden  alıyor, cırık – cırık  ederek  onun  yüzüne  atıyor.  İhtiyar  şaşırmış   halde   hemen   diz   çöküyor, alnını   itaatle  yere  vuruyor. Öfkeli  hakan  tahtından  kalkıyor,  ölüm  zamanının  geldiğini  anladığı  için  korkusundan   titreğen   zayıf   ihtiyarı   iki  eliyle  kaldırıyor, çadırdan  dışarı  çıkararak  orada  onu  yere  bırakıyor. Cellatlar  emre  hazır  duruyorlar. Hakan  bağırıyor  ki, sen  de  müslimansın, o  yüzden  böyle  mektupla  istiyorsun  ki, senin   o  annesini  …diğim   azğın   müsliman   şahın   benim   ondan  korktuğumu  hisap  etsin. Tam  o  anda  iyi  ki, Yelyu  kendisini  yetiriyor, adamı  ölümün  pencesinden  kurtarmak  için  diyor  ki,  büyük  hakan  yıllarca   ona   sadakatla   hizmet   eden, saçını – sakalını   ona   hizmette   ağartmış   birisiyle, tabii  ki, merhametli  tavranacak, hem   de  orduda   büyük   hakanın   torunlarına   bundan   başka  okuma – yazmayı   öğretebilen  bir  başkası  da  yok, eğer  bu  idam  edilirse  onlara  okuma – yazmayı  kim  öğretecek, büyük  hakan  Tanrının  sevimlisidir, çünki  bizler  gibi   sıradan   insanlardan   farklı   olarak   kazaplı   anlarında   öfkesiini   yutabilendir.

                Cengizhan  ne  kadar  öfkeli  olur  olsun  her  zaman  onu  dikkatle  dinlerdi, çünki  yılların  tecrübesinden  görmüştü  ki, eğer  Yelyu  böyle  anlarında  ona  yaklaşmışsa, demek, mutlaka   akıllı  söz  diyecekti. Şimdi  de  onu  dikkatle  dinliyor  ve   bu  sözlerden  yumuşayarak  “Ben  Tanrının  beni  sevdiğinden  eminim  ama, isterim  O  beni  her  zaman  sevsin”  diyor  ve  ihtiyarı   idam  ettirmekten  vaz  geçiyor. Diyor, peki, bundan  sonra  da  benim  torunlarıma  okuma – yazmayı  öğretsin  bu  adam  ama, bir  de  hiç  bir  zaman  hükümdarların   işine   burnunu  sokmasın. Sonra   çadıra   giriyor, tahtına   oturarak  yazarına  diyor : ”Böyle  yaz! “  ve   düşünüyor. Çadıra  ölü  bir  sükut  çöküyor. Hakan  gözlerini  yumarak  düşünüyor,  ara – sıra  “köpek”  diye  yumruğunu  dizine  vuruyor, yine  gözlerini  yumuyor. Birden  aniden  tahtından  kalkıyor. Dikkatle  yazarın  yüzüne  bakıyor, bakıyor  ve  sağ  elini  ona  uzatıyor,  kazaptan  bütün  vücutu  titreğerek   deli   gibi   bağırıyor: ”Savaş  istedin!  Göreceksin! “

                 Mektup   derhal   mühürlenerek  çapara  veriliyor, Harezmşaha   gönderiliyor.

                 Üç kelimelik mektup… Ancak yalnızca Harezmin değil, bütün Asyanın talihini  değişecek   üçce   kelime…

                 Diye  bilirler  bu  niye  kenar  meselelerden  konuşuyor, birbaşa  Köroğlu  konusuna  geçmek  olmaz  mı?

                 Hayır, olmaz. Bunlar  hiç  de  kenar  meseleler  değildir  ve  asla  aziz  okurlarımı  intizarda  tutmak  gibi  bir  maksatım  yoktur. Ben  bir  çok  hadiselerin  üstünden  sükutla  geçmeğe  mecbur  olmuşum, aziz  okurlarımı  yormamak  hatırına. Ama  bu  dediklerim  de  olmazsa, ümumiyyetle,  o  devrin  havası  azıcık  da  olsa  yutulmazsa  Köroğlu  efsanesinin   nice   ve   nereden   kaynaklandığını  anlamak   mümkün  olmaz.                   

                 Evet, şah  mektupu  okuyor  ve  çok  taaccüpleniyor. Hükümdarın   hükümdara   mektupu   böyle  mi  oluyor? Çölün  yarımvahşi   adamlarının   hanı   ne  cüratle  ona — şah  oğlu  şaha  bu  tarzda  mektup  yaza  bilmişti, anlaya  bilmiyor. Celaleddin  de, serkerdeler  de  moğallarla   açık   döyüşte  vuruşmağın  vacip  olduğunu   bildiriyorlar  ama, moğalların  küçücük  destesinin  iki  yıll  önce  nice  iğidlikle  vuruşduğunu  kendi  gözleriyle  görmüş  şah  onlarla  açık  döyüşden  ihtiyatlanıyor  ve  şehirlerin  kalelerinin  muhafazasını  kuvvetlendirerek  müdafie   olunmağı   düzgün   hisap  ediyor. Böyle  düşünüyor  ki, çöllülere  Kair  han  lazımdırsa  Otrarı   işğal   ederek   dağıttıktan   sonra   gidecekler. Eğer  onlara   Otrar   yetmezse  Buharanın  da, Samarkandın  da, Ürgencin   de  kaleleri   yeterince  muhkemdir, her  birisinde  de  çok  sayıda   iğid  döyüşçü  vardır. Moğalları  bir  müddete  geciktirirler, o  zamana   kadar  da   şah  İran   taraflara   giderek  yeni, büyük  bir  ordu  toplar, geri   dönerek  moğalların  dersini  nice   lazımdır  verer.

                1219- cu  yılın  ilkbaharında   Cengizhan  mağlübedilmez  ordusunu  üç  hisseye  ayırarak   büyük Harezm imparatorluğunun topraklarına giriyor. Cuçi hanın koşunu Amuderya  sahillerindeki şehirleri itaat altına almalı idi. Cığatayla Uqedeyin koşunu Otrar şeheri istikametinde  hareket  etmeli  idi. Hakan  kendisi  ise  küçük  oğlu  Tuli  hanla  birbaşa  Buharaya   doğru   istikamet   alacaktı. Her   üç   koşun   bu   şehir   taraflarda   birleşmeli  idi.

                 Otrar   şeheri   mühasireye  alındığında   Cengizhan   emrediyor  ki, o   yaramaz  İnalçik  Kair   hanı   diri   tutuklayın, onun   cezasını   kendim   vereceğim. Kair   han   sevimli   şahının  bu   gün – yarın   büyük  bir   orduyla   yardıma   geleceğini   güman   ederek   kale   kapılarını    bağlayarak   şehrin   savunmasına   başlıyor. Ama   beş   aylık   mühasireden  sonra   moğallar  savunmayı  yararak   şehire  giriyorlar. Ahalinin   mukavemeti  tezce   kırılıyor. Sonda   Kair  han   dört – beş   döyüşçüyle   bir   evin   damına  çıkıyor   ve   oradan   eline   geçen   taşları   moğallara   atmağa   başlıyor.  Nihayet, onu   diri    tutuklayarak   hakanın  hüzuruna getiriyorlar.

                Kair   han…

                Azizlerim, bu   yaramaz   adamın   adını   unutmayın, çünki   ileride   göstereceğim  ki,  bu   adama  destanın  ayrıca   bir   hikayesi  hasr  edilmiştir. ”Köroğlunun   Ballıca   seferi”  ve   ya   “Türatın   yokluğu”  diyorlar  adına.

                Kair   han   hakanın   önünde   diz   çökmeden   kazapla   “kaniçen,  katil,  cellat”   diyor  ona. Derhal   serkerdelerden   birisi   arkadan   ayağıyla  vurarak  Kair   hanı   yere  yıkıyor,  kılıcını   kaldırarak   onun  boynunu   vurmak  isterken   hakan   elinin   hareketiyle  onu  durduruyor. “Bir   bak   hele, nice  akıllıdır! ” — diyor, — Neler  yaptığını   biliyor, istiyor  rahat  ölsün, ona   göre   de   beni   kazaplandırmak  istiyor. Sen   bu   şehrin   hakimiydin   ama, böyle  anladım   ki,  var – devletten   doymamışsın, çünki   yüzlerce   deveyi   yükükarışık  yemişsin, adamları   da   idam   etmişsin, doğru   mu? Karnının   sallaklığı   belli   ediyor  ki, aclık   nedir   bilenlerden   değilsin. Demek  ki   gözün – gönlün   actır. Doyamıyor. Öyle   mi? Ne   yapalım, şimdi   doyururuz   seni… “

                Cellatlara   emrediyor  ki,  altun   eritilsin, onun   kulaklarına   ve   gözlerine   dökülsün.  

                Derhal   onu    sürüyerek   çadırdan   çıkarıyorlar.  El – kolunu    bağlayarak   diz  çöktürüyorlar. Cellatlardan    birisi    onun   boynuna   ucunda   ilgek   olan   demir  geçirerek   arkadan   tutuyor  ki,  terpenmesin. Yakındakı   ocağın   üstünde   bir   kap   dolu  altın  eriğinceğe   kadar   idamın   dehşetini   tasavvür   ederek   sarsılmış   Kair   han   gücü   yettikce   bağırıyor, hakandan   merhamet   diliyor. Nihayet,  altunu   eriten   işare   ediyor   hazırdı   diye   ve   bu   an   diğer   cellat   Kair   hanın   başına   böyle   idamlar   için   hazırlanmış   demir   kap   geçiriyor; o   kapta   yalnızca   gözler   ve   kulaklar   için   küçücük   delikler   varıydı. Cellat   erimiş   kaynar   altunu   o   deliklerden    Kair   hanın   kulaklarına   ve   gözlerine   döktüğünde   onun   azap   ve   dehşet   dolu   bağırtısından    korkmuş   atların   kişnertisi   ordugahı   bürüyor.

                Evet, zulümkar  şehir   hakimi   böylece   layik   olduğu   cezasını   alıyor. Şimdi   sıra   onu   bunca   kudurtmuş  şahın  idi, bunun  içinse   başkente  gitmek  lazım  idi.

                Dikkat!  Gelecekte   Köroğlu   adıyla   tarihe   düşecek   meşhur   kahraman   da   bak  bu  üç   kola   ayrılmış  moğal  ordusundadır. Ordunun  içinde  olarak   şarkılarıyla   askerleri  döyüşe   ruhlandıran, kahramanlık  gösterenlere   destanlar  koşan   halk  ozanları, tabii  ki, onun  hakkında   da   şarkılar   okuyorlardı. Ama   orduların   üçü   de   Cengizhanın  ve  oğullarının  hükmü   altındaydı. Çamlıbelde   ise   Köroğludan  büyük  hiç  bir  kimse  yok  idi. Hem  de  moğal   ozanları   onu , tabii   ki,  kendi  adıyla   çağırmalı  idiler. Adı  ve  ya   orduda   ona  verilen   lakapıyla. Mesela, meşhur  serkerdelerden   birisi   orduya   sıravi  asker  gibi   alındıdığı  gündence   hakan    ona   “cebe”   ( moğalca  “ok” )  lakapı   vermişti, çünki   mahir   ok  atıcısıydı. Moğallar  onun   tayfasını  dağıttıklarında   o,  bir   kaç   arkadaşıyla   dağlara   kaçmış   ve   oradan   Cengizhanın   ünlü   komutanlarından   birisi   olan   Boqurçi   noyonun   atının  boynundan  okla   vurmuştu. Moğallar   dağlara   kalkarak   onların   hepsini  esir  etmiş  ve  onları   hakanın   hüzuruna  getirmiştiler. Hakan  sormuştu  ki, Boqurçi   noyonun  atını   hankınız   vurmuşsa   itiraf   etsin. O   zaman  genc, kametli   birisi   cüratle   demişti  ki, ben  vurmuşum, büyük   hakan, benim   okum   hedeften   yayınmaz. Cengizhan   onun   mertce   itirafından   hoşlanmış  ve  demişti  ki, okunun   hedeften   yayınmadığını   sübut   edersin   seni  idam   etmem, orduma  alırım. Uzaklarda   bir   hedef   koymuşlar   ve   adam   ilk   okla   hedefin   tam   ortasından   vurmuş. Cengizhan   o   zaman   onu   kucaklayarak  “Cebe”  demiş  adına. Ve  o    da   orduda   bu   lakapla   tanınmıştı. Ona   şarkılar   koşan   moğal   ozanları, tabii  ki,  adına  Cebe   diyorlardı. Destandan   bilindiği   gibi,  Köroğlu   da   lakap   idi   ama, eğer   moğal  ordusunda   bu   lakapta   serkerde   yoktuysa, demek, bu   lakapı   ona  diğer  türk  halkları —Türküstan, İran   ve  Azerbaycan   halkları   verebilirdi. Türküstana   ise   moğal  ordusu  yenice  girmişti. O   yüzden   devam   edelim.

                  Oğulları  taraftan  Cengizhanın  bahtı  getirmişti. Dörtü  de  babalarından  mükemmel  harp  dersi  almıştı. Moğal  koşunları  onların  başçılığı  altında  karşılarına  çıkan  köyleri, şehirleri  dağıtıp  yakıp   harabeye   çevirerek  Buharaya  taraf  yol  alıyorlar. Önce  Buhara, sonra  Samarkand, sonra  da  Ürgenc  işğal  edilerek  harabeye  çevriliyor, erkekler  kılıctan  geçiriliyor, kız – gelinler  esir  ediliyor. Her  yanda  insan  meyitleri  kalaklanmış… Azcık  rüzgar  esince  sanki  tüm  Maveraünnehr  üfunet  kokuyordu… Doyunca  meyit  yemekten  piylenmiş, haddinden  artık  şişmanlayarak   boğa   büyüklükte  olmuş, ona  göre   de  yerlerinden   kalkmağa  halleri   olmayan   sahipsiz  köpekler   sanki  yeni   bir   hayvan   türüydü… O  kanlı, ağrı – acılı   günlerin   şahidi   olmuş  bir  derviş – şair  ömründe  ilk  defa  bunca  büyük  köpekler  gördüğünden  çok  şaşıracak  ve  böyle  diyecekti: ”dünya  hebeşin  saçları  gibi  karışmıştı”.

                 Büyük  hakan  zaferlerinden  mest  olmuştu. Artık  başkent  de  dağıtılmış, artık  Harezm  bir  devlet  gibi  yokolmuştu. Ama  şah  yoktu  diye  hakan  yürekten  sevine  bilmiyor. Çaparlar  haber  getiriyorlar  ki, şah  Amuderyanın öbür  sahilinde  yaz  ikametgahındadır, digerleri  diyorlar   onu   Horasan   taraflarda   görmüşler.

                 Hakan  buradan  ileri  kendisi  gitmiyor, Tuli  hanı  70000- lik  koşunla  Horasan  tarafa   gönderiyor. Şahın  annesi  tekebbürlü  Türkan   hatun   şahın   kızları   ve   torunlarıyla   kaçarak  bir  kalede   gizlenmişti. Moğallar  onların  yerini  öğrenerek  kaleyi  mühasireye  alıyorlar  ve  kaleye   giden   içmeli  suyun  karşısını  kesiyorlar. Bir  ay  kadar  geçiyor, kalede  son  yudum   su  da  içildikten  sonra  Türkan  hatunun  ve  akrabalarının  onlara  teslim  olmaktan  başka  çareleri  kalmıyor. Hakan  şahın  biribirisinden  güzel  kızlarını  derhal  oğulları  için  ayırıyor. Türkan  hatunun  onun  önünde  neden  baş  eymediğini  soruyor. Tekebbürlü  Türkan  hatun  sonsuz  bir  nefretle: “ Ben  hiç  senin  Tanrının  bile  önünde  eğilmem! Bahtım  onda  getirmedi  ki, oğlum  korkak  çıktı, kaçtı  seninle  savaştan!” diyor. Onun  bu  acıklı  sözleri  hakanı  kazaplandırıyor  ve  çadırdakıların   hepsi  hisap  ediyor  ki,  kadın  idam  edilecek. Ama  hakanın  böyle  kazaplı  anlarında  hemen  araya  girerek  akıllı  sözleriyle  çok  zavallıyı  ölümün  pencesinden  kurtaran  Yelyu  sakince  diyor: “Büyük  hakan, o, şah  değil, şahın  annesidir. Hükümdar  kim  olur  olsun, annesi  ihtirama  layiktir, çünki  necabetli  nesildendir. Harezmin  kurucusu  şah  Tekeşin  hatunu  olmuştur”. Hakan  ona  çok  sert  bakıyor  ama  görüyor  ki, o  her  zamankı  gibi  akıllı  konuşuyor, ona  göre  de   başının  hareketiyle  onun  dediklerini  tasdik  ediyor; kadını  idam  ettirmek  erkeğe  büyüklük  getirmez, hem  de  esir  kadını. ( Ama  Türkan  hatun  sonralar  belki  de  diyecekti  ki, keşke  o  zaman  beni  idam  ettirseydi. Çünki  hakan  serkerdelerine  çadırında  ziyafet  verdiğinde  onu  çadırın  qirişinde  oturtacaktı   ve   gemirdiği   kemikleri   köpeğine   atıyormuş   gibi   ona   atacaktı ).

                  Hakan  diyor  öyleyse  Harezmin  dağıtılması  sebebiyle  kederli  bir  şarkı  okusun  kenizleriyle  birlikte. Türkan   hatun   bunu   da   öfkeyle  reddedince  Yelyu  hemen  ona  yaklaşarak  astadan  kulağına  neyse  diyor, sonra   da   okumasını   rica   ediyor. Türkan  hatun  kenizlere  “Okuyun”  diye  emrediyor. Kenizler  kederle  okumaya  başlıyorlar  ama, Türkan  hatun  ağzını  açmıyor, yaş  süzülen  gözlerini  yere  dikerek  susuyor. Hakan  da  israr  etmiyor. Şarkıyı   yarıda   keserek  Yelyuya   emrediyor  ki, Türkan   hatunla   kenizleri   için  ayrıca  çadır  kurulsun  ve  onlara  her  türlü  yiyecek – içecek  verilsin, hiç  kimse  de  onların  rahatlığını  pozmağa   cürat   etmesin.

                 Ve  moğallar  Harezmi  tamamen  yakıp  yıktıktan  sonra  geriye, moğal  çöllerine  döndükleri   zaman   Cengizhan   onları   öldürmeden   çöllüktece   bırakıyor; bir  tek  emri   bu   oluyor  ki, muzaffer   moğal   ordusu   uzaklaşıncaya   kadar   yine   kederli   şarkı   okusunlar.

                  Bu  kez  artık  Türkan  hatun  da  okuyor  kenizlerle  birlikte. Hem  de  yılların  esir  hayatının   ağrı – acısından   doğan  azap  dolu  sesiyle. Diz  çöküp   alnını   yere   vurarak, toprağı  kucaklayarak  hünkür – hünkür  ağlayarak  okuyor. Hiç  bir  hatunluğu, hükmü, tekebbürü   kalmayan, kenizlerinden   farklanmayan   Türkan   hatun.

                  Cengizhan  Tuli  hanı  Horasana  gönderdiği  zamanlarda  Subuday  bahadırla  Cebe  noyonu  yanına  çağırıyor  ve  onlara  “büyük … (oturan  yeri)  olan  şahın  arkasınca Amuderyanın   öbür  sahiline  geçerek  onu  yere  girse  bile, kuş  olup  da  göklere  çıksa  bile  ya  ölüsünü, ya  dirisini  getirmelerini“  emrediyor. Ve  haman  gün, yani  1220- ci  yılın   sıcak   mayıs  günlerinden  birisinde  bu  iki  serkerde  heresinde  bir  tümen  asker  olmakla  moğal  ordugahından   ayrılıyorlar.  Ve…

                  Dikkat! Azizlerim.

                  Köroğlu  efsanesi  de  bak  buradanca  başlıyor. Köroğlu  efsanesi  demeyelim, Köroğlu reallığı  diyelim. Bu  tamamiyle  real  hadiseler  sonradan  ozanların  dilinde  efsaneleştirilmişdir. Hayret  edeceksiniz  ki, her  şey  ne  kadar  da  sadeymiş. Cengizhan  hakkında, moğalların  savaşları   hakkında   dediklerim   tarihçilerin   eserlerinde  vardır, ben  onları  o  eserlerden  götürmüşüm, kendimden  icat  etmemişim  yani. Ama  o  eserleri  bu  zamanaca  milyonlarca  insanların   okuduğuna   bakmayarak  kimsenin  aklına   bile   gelmemiş  ki, bütün  türk  halklarının   sevimlisi  olan  sırrlı  Köroğlu  haman  bu  sayfalardadır  ve  tamamiyle  real  hayatta  yaşamış  birisi   olmuştur. Her  bir  efsanenin  mayasında  tarihi  hakiket  zerresi  yatıyor, Allahın  lütfündendir  ki, bu  sevimli  kahramanın  kimliğini  açmak  için  o  hakiket zerresini   bana   gösterdi.

    (devamı  var)

    köroğlu sırrı;efsaneden hakikate. birinci bölüm.
     MH

    #

    YORUM YAZ