logo

Reklam Alanı
  • 11 Haz 2019 18:39 - Okunma Sayısı: 457 - Yorum Yaz (0)

    NESİMİ 2.BÖLÜM -MİRZA HACIYEV-

     

     NESİMİ 2.BÖLÜM

    Şair o geceye kadar hiç bir zaman, hiç bir yerde böyle bir güzellik görmemiştir; bütün yaratıcılığı boyunca bunu itiraf ediyor. Bu güzellik onu ondan almış, “gönül evini yağmalamışdır”. Can ile iki cahanı vermeye razıdır, yeter ki, yine onu görsün.

    “Gel meni qurtar ferağından ki, kafir canına
    Damu etmez bu azabı ki, mana hicran eder.
    Can ile iki cahanın ver, nigarın veslin al
    Kim bu beyi kılmadı, sermayesi hüsran eder”.
    ( “damu” – cehennem)
    Rüyada ilk defa görünce onu melek sanıyor. Ama o zamanlar daha bilmiyormuş ki, Ademmiş o. Daha doğrusu, Ademin cennetteki hali. Sonralar bilecekti ki, onun gözüne huri, peri şeklinde görünen de odur.
    Sonra bu “dilber”, “nigar” onun rüyalarına devamlı gelmeğe başlıyor, onunla her defa ilimden, hikmetten konuşuyor, Kurani-Kerim ayelerinde bazı karanlık kalan makamları anlatıyor ona şiirle. Yalnızca sübh zamanı, dan yeri sökülmeğe yakın anlarda geliyormuş o. İlahi alemden güzel haberler getiriyormuş ona. Her defa onun gelişinden az önce ılık, hoş bir sübh rüzgarı hiss ediyormuş şair. Buna “nesim” diyorlar. Sübh nesimi. Adem bazen uzun zaman görünmediğinde Nesimi sübh nesimine soruyor onun halini.

    “Ey nesimi-sübhdem, billah şu yarım hoş mudur?
    Ol hebibim, dilberim, alemde varım hoş mudur?”
    Ve her böyle görüşten sonra şairin sanki ilahinin kudretinden yoğrulmuş acaip güzel şiirleri yaranıyor. Yaranınca da işitenlerin kalbini ovsunluyor sanki. Mısralara inci gibi dizilmiş sözler, bazen üç – dört – beş anlam ifade eden mısralar deli aşktan vulkan gibi püsküren şair gönlünden bedaheten, sanki kendi – kendiliğinden bir şelale gibi aktıkca akıp gidiyor. Seyyid Ali Seyyid Muhammed oğlu bundan sonra önceki lakaplarını bırakıp “İmadeddin Nesimi”, ve ya kısaca “Nesimi” lakapı götürüyor kendisine. Ve kısa bir zamanda bu şiirler bir tarafta Afrikanın kuzey memleketlerine, Mağrip ölkelerine, diğer tarafta Asyanın ortalarına, Maveraünnehre kadar gidip çıkıyor. Ve müsliman şarkında ondan çok sevilen, ondan yüce bir şair olmaz oluyor. Bu lakapla sanki “dilber”in, “nigar”ın gelişini haber veren sübh rüzgarına, nesime minnettar olduğunu göstermek istiyor şair. “Nesimi”, yani nesimden olan, nesime ait, nesime has.

    “Çün gördü Nesimi üzünü zülfe dolaşmış
    Bildi şebi-hicr ötdü ve vakti-seher oldu”
    Yani onun gelişinin sübh zamanları ve de rüzgarla, yani “bad ile” olduğuna öyle alışmış ki, “şebi-hicr”in, ayrılık gecesinin bittiğini ve sübh açılmakta olduğunu artık onun yüzüne dolaşmış zülfünü görünce biliyor.

    “Bad ilen gönder mana saçın buyin her sübhdem
    Ta ki yandım, geçti hadden intizarım, hardasan?”
    ( “bad” – rüzgar)
    Veya:

    “Sübhdem dildarımı gördüm, otağından gelir
    Öyle sandım huridir, firdevs bağından gelir
    Ya meger nuri –t ecellidir, eyan oldu yeqin
    Ay ile Gün teleti gülgün yanağından gelir”
    Sübh zamanları onun gelişinden cennet atırı bürüyormuş her tarafı. Hatta Yer yüzü atırları, Çin nafesi, enberi – falanı gözünden düşmüş artık şairin.

    “Çin nafesinden bezdi can, enberden usandı gönül
    Her sübhdem ol dilberin zülf ile xalın arzular”
    Şair onu görmediği zamanlar ona selamını, yürek sözlerini de haman o sübh rüzgarına, dan yeline diyor.

    “Sen Nesimi razını, ey dan yeli, yare yetir
    Sensizin halim perişan, biqerar oldu yine”
    Melek sandığı varlığın vefalı olması, onun görüşüne devamlı gelmesi, sıradan yoksullardan birisi olan, malı – mülkü, var – devleti olmayan miskin bir dervişe, “fakir bir geda”ya gönül vermesi şairin nezerinde ilahinin ihsanı gibidir. “Kudreti kamil olanın adeti ihsan olur”, diyor.

    “ Gerçi ihsan ettiğin daim vefadır aşiqe
    Sen vefalısan, vefa kıl ki, cefa çendan gelir”
    (“çendan” – o kadar)
    Veya:

    “Lütfi – ihsan vaktidir, şaha, mana ihsan gerek
    Çün ezelden kısmet olmuş lütfi – ihsan sizlere”
    Şair, ümumiyyetle, ne zamansa bir gün qeyb aleminin varlıklarıyla temas kuracağını beklemiyormuş. Arzusunda değilmiş demek hiç doğru olamaz yani. Böyle bir şeyi kim arzulamıyor ki? Şamahı medresesinde mükemmel tahsil almış, mantık – cebr – yıldız ilimlerinin inceliklerine sahiplenmiş şairin böyle bir teması arzulaması tam normal bir şeydir. Ama o devrin yüksek ilim almış adamlarının en büyük arzusu ilim aldıktan sonra dünyayı gezmek, insanları, halkları, şehirleri, köyleri görmek, tanımak idi, aksi halde tam ilim sahibi olamıyorlardı. Nesimi de dünyagörüşünü artırmak için gezergi hayatı seçmişti kendisine mürşidi Fezlüllah Neimi gibi. Ama samimi olarak itiraf ediyor ki, qeyb alemiyle teması onun için qefil, beklenmeden olmuştur.

    “Senin eşqindir, ey dilber, mana hem mürşidü hem pir
    Qefil men eşqine düşdüm, nedir çare, nedir tedbir?”
    Veya;

    “Nagahan bir Aya verdim gönlümü
    Can ile yağmaya verdim gönlümü
    Hüsnü bihemtaya verdim gönlümü
    Münteha balaya verdim gönlümü”
    ( “nagahan”- qefilden, beklenmeden; “hüsnü bihemtay”- güzelliği eşsiz, benzersiz olan; “bala”- yüce ).
    Hatta görüşüne gelen varlığın ilk zamanlarda hankı varlık olduğuna kesin karar veremiyor.

    “Bilmenem huri misin, yoksa melaik, ya peri
    Kim ki gördü üzünü, şermende oldu, hu tutar”
    ( “şermende olmak” – utanmak).
    Hurilerin gözleri iri oluyor. Bunun gözleri ise çekik imiş. Moğal – Çin insanlarının gözlerine benziyormuş.

    “Ol moğol-çin nergizinle çünki kaptın gönlümü
    Bağrımı cövrünle pürxun, ey dilaram, eyleme”
    Veya:

    “Gözümden gerçi dilkeşdir saçın şivesi amma
    Nesimiyi bu sevdaya bırakan ol moğol – çindir”
    Veya:

    “Ne yağmacı moğol – çindir bu, ya Rab !
    Gözün sevdaları yağmaya düşmüş.
    Neden düşmüş saçın hindusifat kim?
    Yanağın hemrayi laleye düşmüş”
    ( “hemra” – kırmızı).
    Veya:

    “Ol moğol – çin nergizinle çünki kaptın gönlümü
    Çün bilirsen ki, ne gizli dürlü esrar ondadır”
    Ümumiyyetle, Nesimi onu, sadece, sifat türüne göre değil, yaratılış itibariyle de kesin türk bilmişdir. Hint tavuğunun yüzü gibi nazik yüzlü, çekik gözlü, uzun düz siyah saçlı, yağmacı bir Orta Asya türkü gibi tasvir etmişdir onu.

    “ Ol alı çok ala gözün gönlüm evin yağmaladı
    Yağmaçı türkün adeti her handasa yağma imiş”
    Yani madem ki, türktür, gönlümü qaret etmesinde, yağmalamasında acaip bir şey yoktur. Neden? Çünki türkün adeti savaştır, yağmadır, sahiplenmektir.
    Demek ki bu sıfattaymışsa huri değilmiş şairin rüyalarına giren o sırlı varlık.
    Peri imiş mi? Hayır. Perilerin kanatları oluyor. Bunun ise kanatları yokmuş.
    Melek de değilmiş. Meleklerin de kanatları oluyor. Üçer, dörter, beşer kanatlı oluyor melekler. Hem de melek qeyb aleminden haberleri ona rüyasında niye getirmeliymiş? Hem de melek haber getiriyorsa, o zaman Nesimi peyğamber olmalı değil mi? Ama peyğamberlik hazreti Muhammedle de bitmedi mi?
    Daha akılalmaz tarafı budur ki, eğer o melekmişse, Nesimi onu görünce neden korkmamıştır? Son büyük peyğamber bile melek Cebraili görünce korkuyormuş. Allahü-Tealaya yalvarmış ki, kendisini görmeyeyim, yalnızca sesini işiteyim. Ve Allahü -Teala da onun bu yalvarışına göre ilk defalardan sonra Rasulillaha onun yalnızca sesini duyurmuştur. Nesimi ise o sırlı varlığı görünce ona bir gönülden bin gönüle aşik olmuştur. Onu yine görmek için dünyaları vermeğe hazır olmuştur.
    Nihayet, sonrakı gelişlerinin birisinde sırlı misafir şaire açıkca adını söylüyor:

    “Gerçi mühiti – ezemem, adım Ademdir, Ademem
    Dar ile künfekan menem, men bu mekana sığmazam”
    Şair onun büsbütün ayelerden oluşan vücutunu görünce onu Ruhül – Kudüs sanıyor.

    “Ruhül – Qüdsün nefesidir nitqü – Nesimi
    Hakk der ki, yine dembedem elminnetü – lillah”
    Sonralar meleklerle de, perilerle de, cennet hurileri ile de görüşleri olmuştur Nesiminin. Onlar da, tabii ki, son derece güzelmişler ama, şair mukayese ederek onların güzelliğini Ademin güzelliği yanında bir hiç sanıyor.

    “Vermez seni min cennetü, min hura Nesimi
    Sen aşiqe hem cennetü, hem hurü – cinansan”
    Ademi görünceğe kadar da Nesimi dindar idi. Kendisi de, babası da, dedesi de soyları peyğamberden gelen seyyidlerdendi. Seyyid Ali Seyyid Muhammed oğlu derlerdi ona doğma vatanı Şamahıda. Ama yalnız Ademin bütünlükle ayelerden oluşan vücudunu görünce imanın ne olduğunu derk etmişdir. Anlamış ki, Levhi – Mahfuz, “Xetmi – Kuran”, Rövzeyi – xüld ile rizvan, suretü – Rahman dediği bu nurlu, mübarek camaldır iman diye anlatılan şey.

    “Ol dem ki, üzün görmüşem, yüz yerde secde kılmışam
    İman şehadet etmişem, onda müsliman olmuşam”
    Veya:

    “Kabeden dönderdi üzün kim ki gördü üzünü
    Gör ne gerçek kıbleyü – divara döndermiş üzün”
    Veya:

    “Ey qaşınla kipriğin, mişkin saçın ümmül – kitab.
    Ehli -Tövhidin imamü mürşidi Kuran olur”
    Veya:

    ” Yazılıdır sehfesinde suretin inna-feteh
    Harf – harf onun üzünde xetmi – Kuran gizlidir”
    Veya:

    ” Levhi – Mahfuz oldu qaşın, kipriğin eşq ehline
    Suretin lövhünde, ey can, Hak dedi Fürkan gelir”

    Nesiminin qezellerinin mayasını bak bu fikir teşkil ediyor. Sanki insanların itaatle imanın farkını anlamadıklarını, namazlı – oruclu her hankı bir dindarın kendisine “ben imanlıyım” demesini gören Adem Nesiminin diliyle insanlara imanın aslında ne olduğunu anlatıyor. Şair anlatıyor ki, ey zahid, sen, sadece, itaat ediyorsun, o dünyada cennetliklerden olarak ebediyyen cennet insanı gibi yaşamak arzusundasın. Biz ise ehli – aşikleriz, ehli – itaat değiliz, suretü – Rahmana kavuşmak hasretiyle yanıyoruz. Arzuladığınız cennet Ademin cennetten önceki halindeki yüzündedir, biz hürufiler sizlerden farklı olarak o yüze, suretü – Rahmana kavuşarak ebediyyen cennet huru ve hurisi olmak arzususyla yaşıyoruz. Cennet insanı gibi değil, cennet huru ve hurisi gibi ebediyyen yaşamak — Adem Nesiminin diliyle insanları bak buna davet ediyor.

    “Nesimi çün vüsalından irişdi cennetü – hura
    Ne mehşerden hesab eyler, ne damunun azabından”
    ( “irişmek” – yetişmek; “damu” – cehennem )
    Veya:

    “Ey Nesimi, cennetü – hur ol nigarın veslidir
    Çün men ol mehbubu buldum, cennetü – hur olmuşam”

    Yani cennet huru olmak için Ademin vesline yetişmek gerektir, bunun içinse onun Nesiminin diliyle söylediklerini kabüllenmek lazımdır. Ben o mehbubu bulmuşum diye artık cennet huru olmuşum. Öldükten sonra mehşerde hisab vermem, cehennem azabından da telaşlanmam, çünki yüksek cennetlerde yüksek makamda olacağım.
    “Tesbih ile seccadeyi arz kılma ehli – hala”, diye şair ananevi dindarlığa anlatıyor ki, tesbihle seccadeden çok – çok ileridir ilim. Çocuklar gibi şarakhaşarak tesbih çevirmektense al bir ilim öğren yani.

    “Aşiqü – sadik tuzağın kuşu, ey zahid, değil.
    Dane düzme tesbihi, seccadeyi dam eyleme”
    ( “dam” – tele)
    Yani, ey ilimsiz dindar, sadik aşik olan hürufi tuzağa gelecek kuş değil, boşuna tesbihi dane dizerek seccadeyi ona tele etme. Yani bize tesbih değil, ilim önemlidir.
    Muhafazakar dindarlar, tabii ki, ona düşman kesilmişlerdi küfr ediyorsun diye. Ama Nesimi dediklerinden dönmezdi. Suretü – Rahmana — Ademe kavuşmadan, yani ilahi ilme sahiplenerek imanlı olmadan cennet bizlere gerekmez, diyordu.

    “Cennetü – didar imiş maksudi – ehli-marifet
    Bir nefes onsuz gerekmez cennetü – meva bize…
    Yar eşiğinden bizi, zahid, çağırma cennete
    Cennetü – meva size, bu suretü – ziba bize”
    (“ meva” – mesken; “ziba” – güzel)
    Diyor ki, marifet ehlinin maksatı cennetle görüştür ama, bize, yani hürufilere bir tek nefes bile onsuz, suretü – Rahmansız gerekmez cennet meskeninde. Ey mühazakar dindar, “yar eşiğinden”, yani suretü – Rahmandan bizi cennete çağırma, cennet meskeni size olsun, bu güzel suret bize.

     Çün bize malum olubdur manayi – Ümmül – Kitab
    Arifem, semime sığmaz zahidin efsanesi.
    Kafirin bütxanesi var, müminin — Beytülharam
    Aşiqin yar eşiğidir Kabe ve bütxanesi”
    ( “ Ümmül – Kitab” – göklerdeki Ana Kitab; “sem” – kulak; “yar eşiği” – suretü Rahman, Adem ).
    Nesimi remzi olarak ona “dilberim”, “nigarım”, ”sevgili yarım” diyor. Yani, tabii ki, platonik bir aşktır bu. Şair onun eşsiz güzelliğinde Yaradanın kudretini görüyor. Ona insan diyemiyor, böyle insan olamaz, diyor.

    “Ger desem Haksan nigara, qüsseden iblis erir
    Ve desem insan, bu sığmaz eqle ki, insan budur?
    Gözlerin Allahü – nurun sözlerin tefsir eder
    Ey bu manadan habersiz, suretü – Rahman budur”
    Acaip güzel beytlerdir. Şiiriyyattan ilave derinlerden derin mananın ne kadar da az sözlerle söylenmesine, hele sözlerin mısralarda yerleştirilmesine ve de hecalardakı gönül okşayan ritme bakınız. Sanki karanlık çöllükte yıldızlı gecede dervişler okuyup oynuyorlar; tambur çalmağa ihtiyac yoktur, tambur sesi mısralardan süzülüyor gibi. Mana da superdir. Diyor ki, Ademe Haksın dersem, ona secdeden imtina etmiş İblis deli olar, qüsseden erir. Ama insansın da diyemem, çünki hiç akıl almaz bunu ki, insan böyle mi olur? Ey cahil, onun gözleri Allahü – nurun, yani Hakkın sözlerin tefsir eder, sen bundan habersiz olduğun için bilemiyorsun ki, suretü – Rahmandır o.
    Şairin muhafazakar dindarlara, esasen de, sufilere mantıklı ve açık – aşkar aşağılayıcı sözleri onları çileden çıkarıyordu .

    “Zerqü – riyası çoktur, sufi sözüne uyma
    Niçün ki, işi daima tezvir ile riyadır”
    ( “tezvir” – hile )
    Ama, onun acaip güzel şiirleri karşısında — Fezlüllahın idamından sonra hürufiliğin bu en kudretli silahı karşısında aciz idiler. Bütün Şark aleminde Nesimiye beraber ikinci bir şair yok idi. Tevazökarlıkdan uzak görüne bileceğinden çekinmeden şair bunun hakikat olduğunu şiirlerinde açıkca söylüyordu; sanki “varsa bana beraber birisi, çıksın meydana” diyordu.

    Elfazi Nesimi bu gün bir mücizedir ki
    Benzer ona bir lölöi – şehvar ola bilmez”
    ( “elfaz” – sözler; “lölöi-şehvar” – şahlara layik inci ).
    Veya:

    Vasfinda Nesimi değil ol zat ki onun
    Mislin göreler, ya bulalar zatına hemtay”
    Hoş bir sabah rüzgarı gibi ruh okşayan bu qezeller şaire mescitlerden, meclislerden lanetler yağdıran sufi dindarların her türlü çabalarına rağmen acaip idi ki, genellikce sufi dervişlerin gönüllerine yol bulmuş, dillerinin ezberi olmuşdu. Şair sufilere karşı geldiğini ayani göstermek için dervişlerin giydikleri sufu bile bırakarak “gebenek” denen yapıncı geyinmiş olsa da sufi dervişler şehirleri, köyleri, dağları, dereleri gezerek onun esrarengiz qezellerini bütün Şark alemine yaymaktaydılar. (“ Gebenek” sözü yanlışlıkla Anadolu lehcesinde “gelebek” anlamında olan “kepenek” gibi yazılıyor ve bazı araştırmacılar hayallerinden kuvvet alarak şairin düşüncelerinde gelebeğin çok mühüm rol oynadığı hakkında tamamen esassız fanteziler uyduruyorlar. “Kepenek” değil, “gebenek” diyor şair, ey nesimişinaslar. Üst geyimdir bu, hırkadır, yapıncıdır, suf gibi çiyine atarlar. Şair kendisi de bunun bir elbese olduğunu açıkca bildiriyor.

    “Gebenek geydiyime kimseler eyb eylemesin
    Kim ki halıma menim kılmadı nöksan gebenek
    Merifet ehline geldi gebenek atlasi – has
    Ne revadır ki, giye cahilü – nadan gebenek
    Ey Nesimi, yeri gey, hırka erenler donudur
    Giymedi münkir onu, sandı ki, zindan gebenek”)
    Yani Nesimi elbesesiyle de ananevi dindarlığın karşıtı olduğunu göstermişdir. Çünki o, kesinlikle “gül – bülbül şairi” olmamışdır. O, qeyb aleminin varlıklarıyla devamlı alakada olarak onlardan ayelerin karanlık tarafları hakkında mükemmel bilgiler alan ve kendisini bu bilgileri beşeriyyete iletmekle görevli bilen kamil ilahiyyatçı, fevkalade derin ilim ve iman sahibi olmuştur. Qezellerin sembolik olan ilkin manasından yola çıkarak onlardakı yüksek poetik süsü, bedii tasvir ifadelerini araştıranların gerçek nesimişinaslıkla hiçbir alakası yoktur. Nesimi derya değil, sahilsiz bir okyanustur, mısralardakı satıraltı manaları gizlemek için kullandığı remzlerse o okyanusta yüzen küçücük tekneler gibidir; o teknelerde yüzerek okyanusun içine dalmadan onun derinliklerinde nice kıymetli incilerin, mücevherlerin olduğunu asla bilmek olmaz.

    “Sendedir ol genci – pünhan, gezme her viraneyi
    Denize dal, ondan iste, ey gönül, dürdaneyi”
    ( “genci – pünhan” – gizli hazine)
    O gizli hazine sendedir, kafanı çalıştır, aklını kullan, ne demek istediğimi anla yani, diyor şair. Mesela, qezel böyle başlıyorsa ki, “Mevsimü – nevruz neyistan aşikar oldu yine”, ilk olarak düşünce derhal nevruza kökleniyor, diyorsun bu qezelde muhtemelen nevruz bayramından konuşulacak. İkinci ve üçüncü beytler bu fikri bir az daha kuvvetlendiriyor.

    Qönçeden gül baş çıkardı, saldı üzünden niqab
    Bülbüli – şeyda xetibü – lalezar oldu yine
    Köhne dünya yeni halat geydi bu mevsimde uş
    Çöhresi dövri bu gün neqşi – nigar oldu yine”
    İlkbaharda qönçe örtüğünü, “niqab”ını salar, içinden gül çıkar. Bülbül de gül – çiçekleri görünce bu “lalezarın hatipi” olar. Şarkı söyler yani. Eski dünyanın yeni elbese giymesi de herhalde kıştan bahara geçmek, toprağın yeşile bürünmesi demektir, diyorsun. Remzlerin farkına varmazsak buraya kadar yüzde yüz nevruzdan konuşuluyor hiç şüphesiz. Ama bakınız dördüncü beytte ne diyor?

    “Nergizi gör, cam elinde mey sunar ariflere
    Cümlesin mest eyledi, kendi xumar oldu yine”
    İlk bakışta bu da önceki beytler gibidir; millet bayram ediyor, yiyor, içiyor, eğleniyor. Birisi elindeki camdan şerap süzüyor ariflere. Hepsini sarhoş etmiş, kendisi de humar haldedir.
    Ama hayır. Bu beyttece şair düşünen beyinlere çok yumuşak bir şekilde işare veriyor; bu işareyi anladıysan, sonrakı üç beytin ve tekrar qezelin başına dönerek önceki üç beytin de asıl manasını anlayacaksın. Bu işare “arifler” kelmesidir. Qezelin asıl manasının anahtarıdır bu kelime. Çünki düşünüyorsun: neden nergiz yalnızca ariflere mey sunmalıymış ki? Nevruz bütün milletin bayramı değil mi? Hem de nergiz çiçeklerden birisidir; neden onca çiçeklerden yalnızca onun elinde cam olmalıymış? Bu yerdece hatırlıyorsun ki, şair Ademe “gözleri nergiz” diyor qezellerinde. Kendisi değil, gözleridir nergiz. Cennetliklere cam elinde cennet içeceklerini veren “saqi” huridir nergiz. Ademin yüzündedir o. Çünki cennetin kendisi de Ademin yüzündedir. “Hur ile insü melek bende oldu cümle sana” diyor bir qezelinde. ( “bende” – “benim içimde” anlamında değildir burada, “kul”, “Allah bendesi”ndeki bendedir). Peki neden her insana değil de, yalnızca ariflere sunuyor camdan meyi cennet hurisi? Demek ki, camda olan mey ilahi biliklerdir, onları yalnız arifler anlar. O halde qezeldeki nevruzun, ilkbaharın gelişi Ademin Nesiminin görüşüne gelişlerinden birisidir. Her gelişi bayramdır onun. Yine gelmiş, yine bayram olmuş şaire ve müritlerinden arif olanlara. O halde “bülbüli – şeyda” Ademin diliyle konuşan, ona bu bilikleri veren Haktır. Diğer bir qezelinde vasfettiği “mana gülşeninin bülbülü”dür o. İlahi “lalezarın hatipi”, natikidir o. Ve bu düşünceler içinde sonrakı, beşinci beyti okuyorsun, görüyorsun ki, hakikaten de, nevruzdan bir iz bile kalmıyor artık.

    Bade içmek rövzede ger sen dilersen hur ile
    Yar elin tut, bahçeye gir, nevbahar oldu yine”

    Yani, ey insanoğlu, eğer sen de rövzede, yani cennet bahçesinde huri ile içmek istersin, yalnız “yarın”, yani Ademn elinden tutarak girebilirsin o bahçeye. Ademin Nesimiye sunduğu bilikleri kabüllenerek girebilirsin.
    Altıncı beytte şair artık bunun ahiret dünyasıyla ilgili bir qezel olduğuna hiçbir şüphe yeri bırakmıyor.

    Saqiya, camı getir ki, men uşattım tevbemi
    Köhne takvimim menim bietibar oldu yine”
    Eski takvim derken neyi kastediyor?

    ( devamı var)

     

     

    N E S İ M İ 1.BÖLÜM

    Bir zaman tasavvürüme bile getiremezdim ki, gün gelecek, Nesiminin qezellerine şerh yazacağım, dünyadan bir sır gibi geçmiş bu büyük şairin qezellerindeki gizlilikleri açmak görevi bana düşecek. Ve derkedeceğim ki, hayatımın manası, dünyaya gelişimdeki maksat bu imiş. Bana kadar bu altı yüz yıl içinde şairin qezeller gulistanına sayısız insanlar girmek istemiş tabii ki. Ama kimseye gönül kapılarını açmamış o kamiller ustadı. O yüzden Nesimi hakikatıyla hiçbir alakası olmayan her türlü fanteziler uydurmuşlar akıllarının dar çerçeveleriyle, “kendisini Allah sanmış” kanaatıyla akıllarına ne gelmişse yazıb dökmüşler. “Allahsızlığını” büyük bir cesaret gibi övmekle şairi yücelttiklerini sanan bu bedbahtlar böyle böhtanlarla, iftiralalra zavallı şairin kabirde kemiklerini bile sızlattıklarının farkında olamamışlar.

    Elli iki yaşımın sonbahar gecelerinden birisinde hiç beklemediğim halde, tam bir tesadüf yüzünden şairin gülistanına girdim ben.

    Hadise böyle oldu: Şamahı şehrinde geziyordum. Deli bir şerab içmek geçti gönlümden. Dağlar başındakı bu şehirden tabiate açılan füsunkar güzellikten cuşe gelmek için yani. Hem de dükan şerabı olmayacak, ev şerabı, asıl Şamahı şerabı olsun istedim. Ama bu gece zamanı qarib şehirde kime sorayım hankı evde şerab satılıyor diye? Derken gördüm karşıdan güzel bir kız geliyor. İri bademgözlü, nazik yüzlü, incebelli şahane bir güzel. Uzun siyah donunun etekleri yerle sürünüyordu. Her adım attığında ortadan ayrılarak bileklerine kadar dökülmüş gür, siyah saçları deniz gibi dalğalanıyordu. Başında tacabenzer küçücük bir şey varıydı, tacın önünde de uzun bir durna teli. Sanki “1001 gece” masallarından çıkmış güzeller güzeli şahzadeydi. Tac da, durna teli de yüzü gibi ışık saçıyordu sanki. Şaşırdım güzelliğinden vallahi, masallarda derler ya “öl derse o an ölürsün”, bak öyle birisi. Barı şerapsatanı sorayım bahanesiyle durdurayım dedim ama, dilimi-ağzımı kuruttu şahane güzellik. Mal gibi ağzımı açarak baktığımı gören kız yanımdan geçtiğinde yere bakarak güldü ve bana döndü: “Ey qarib, meyfüruş mu arıyorsun?” Ben tam sarsılmış halde onun güzel yüzüne baka-baka kaldım, “meyfüruş” ne demektirse bilmediğim halde başımı aşağı-yukarı etmekle tasdik ettim. Kız sakince “Meyfüruş şerabsatan demek oluyor”, dedi, “Yüz adım kalkarsın, sağda büyük kırmızı kapı göreceksin. Dünyanın en güzel şerabı oradadır. Ama kimseye açılmaz o kapı, hep şerabtan anlamayanlar o kapıya gelmiş diye. Sen “Ey fevkelkamil insan!” dersin, yoksa sana da açılmayacak kapı. Haydi. Git. Hiç zaman da hiçbir kıza ağzını böyle açarak bakma. Ben sana dünyada en büyük iyiliği yaptım. Bu senin görebileceğin iyilik haddidir”. Ve tebessümle “sağol” diyormuş gibi elini yelleğerek uzaklaştı. Yalnız karanlık içinde yok olduktan sonra yavaş-yavaş kendime geldim. “Bu ne sırdı?! Bu ne güzellikti ya Rabbim?! Ne istediğimi nereden bildi bu ninesi ölmüş?! Gece zamanı böyle güzellikle sokaklarda dolaşmaktan korkmuyor mu?!” diye düşünceler içinde onun tarif ettiği yere taraf kalkmağa başladım.

    Hakikaten de tahtadan büyük kırmızı bir kapı varıydı orada. Bağırdım: “Ey fevkelkamil insan!”. Kimseden ses gelmedi. Bir de, bir de bağırdım. Nihayet, kapı kendisinden açıldı ve ben gür işıklı çok güzel bir bahçeye girdim. Her taraf gül-çiçekti. Hoş bir rüzgar esiyordu. Burnuma dolan gül-çiçek atrından mest olacaktım sanki. Başımın üstünde kuşlar uçuyordu; bir de baktım ki, kuş değilmişler. Kanatlı, son derece güzel kızlarmış. Aynen az önce sokakta gördüğüm kıza benziyorlardı. Öylece uzun donlu, uzun siyah saçlı, başlarında da durnatelli küçücük tac. Ama donları yeşildi, siyah değildi o kızınkı gibi.

    Gül-çiçeklerin arasından uzun, zayıf bir adam göründü, bana taraf gelmeğe başladı. Selam verdi, selam dedim. Elinde bir kadeh varıydı, bana uzattı. “Buyur, tadına bak”. Yüzünde yeşil örtük varıydı. Düşündüm ki, şerabsatan budur herhalde. Ama bu uzun eba, başındakı bu çalma nedir? Ve neden yüzünü örtmüş ki? Doğrusu korktum bir az. Donmuş gibi durduğumu görünce güldü: “ Gel Nesiminin elinden badeyi nuş eyle ki,layezali işret budur, qüssesiz devran budur”. Ben “Adam ya hasta, ya da sarhoş, şiir diyor” diye düşünerek kadehi aldım içtim. Gökteki kızlardan sesler geldi:” Hasta değil o. Sarhoş değil o. Sana insan gibi görünmüş ama, hurdur o”. Ben kadehi ona geri verdim. İçki acaip atırlı ve tatlıydı, gönlüme öyle bir rahatlık geldi ki, ömrümde buna benzer bir hazz duymamıştım. Dedi hoşuna gitti mi? Dedim çok güzelmiş ama, şerab değil ki bu. Dedi burada kimse şerab içmez, hep bunu içeriz. Dedim sanki sözler, cümleler içtim ben ama, son derece rahatladım. “Birini de içer misin?”, dedi. Benden önce gökteki kanatlı kızlardan ses geldi:” Aman, o qarib, birisi yeter ona, yoksa ya boğulacak, ya deli olacak”. Adam arkasında kimese seslendi:”Çeşmeyi-lelin suyundan bir kadeh sun, saqiya”. Göktekiler kendi aralarında konuşmaya başladılar:” Bu Nesiminin irişmez kimse qövli-fiiline. Gah şeyhü-abid olur, gah da pirü-meyfüruş”. Adam bana sordu:” İçmek istiyorsun ama, beni tanımak istemiyorsun, öyle mi?”. Yine kanatlı kızlar benden önce cevab verdiler:” İstiyor. İstiyor. Yüzündeki örtük korkutuyor onu”. Adam güldü: “Madem ki, istiyorsun, o zaman ben de seninle içeceğim”, yine arkasında kimese seslendi,” Saqiya, camı getir ki, ben unuttum tevbemi. Eski takvimim benim bietibar oldu yine”. Böyle diyerek yüzündeki yeşil örtüğü çekip attı. Ve ben iri bademgözlü, zayıfyüzlü, yüz çizgileri incecik çok yakışıklı bir adam gördüm. Sanki yüzü ışık saçıyordu. Parmak eninde simsiyah sakalı varıydı. Kaşlar, bıyıklar nazik, sanki kalemle çizilmişdi. Dudaklar da, burun da ince. Alt dudağının sağ tarafında küçücük bir ben varıydı. Dedi seçilmişlik nişanem budur ilahiden. Sonra elimden tuttu: “ Gidelim oturalım, saqi ne lazımsa getirecek, misafirimsin bu gece”.

    Bak bu yerdece uyandım. Rüya görüyormuşum. Ama o acaip güzel içkinin atırı burnumda, tadı ağzımda kalmıştı.

    Nesimi qezellerinden bir kaçını ilk olarak orta okulda, yaklaşık kırk yıl önceler okumuştum. Sonralar okuduğumu hiç hatırlamıyorum, çünki anlamak çok zor gelmişti bana, arap-fars kelimeleri çok diye. Ama o rüyamdan sonra sanki o qezellere sarıldım ben, çünki her defa okudukca o güzel atırı burnumda, tadı ağzımda hiss ediyordum. Belki de bu, psikolojik bir haldir, yani o hazzı hiss etmek istiyorum diye hiss ediyorum, bilemiyorum. Ama bu bir fakttır ki, o rüyadan sonra qezellerdeki sırları açmak bana o kadehteki içkiği içmek kadar kolay bir iş olmuştur.

    Qezellerinde şairin ne anlatmak istediğini mümkün kadar sade bir dilde söyleyeceğim ki, her kes anlaya bilsin. Ve Türk Dil Kurumunun yeni acaip kelimelerinden çok-çok uzak olan Nesimi devrinin ab-havası azacık da olsa yutula bilinsin diye fikirlerimi Türkiye türkcesiyle azeri türkcesi arasında köprü sanılabilecek bir dilde anlatacağım sizlere, değerli kardeşlerim. Qezellerden örnek getireceğim mısralara, beytlere ise, tabii ki, dokunamam.

    İki büyük sırdan konuşuyor şair. Birisi “Nesimi sırrı”dır. Diğeri ise “sırrı-pünhan” ve ya “künte-kenzin sırrı” diye geçiyor. Maksatım beşer evladına bu günece gizli kalmış bu iki sırrı açıb bildirmektir sizlere. Ama biliniz ki, söyleyeceklerim Nesimi okyanusunun vururb sahile çıkardığı inciler misalidir ki, o sahilde oynarken bulmuşum onları. O okyanusa girmeğe ise cürat edemem; çünki ilimde, akılda ve ilahiye verdiği gönlünün zenginliğinde Nesiminin ayağının tozu bile olamam diye o kanatlı perilerin dediği gibi ya hemen boğulurum, ya da deli olurum.

    Şairi aslında olduğu gibi görmek ve onun beşeriyyete neleri bildirmek istediğini işitmek ister misiniz?

    O zaman Nesimi qezellerine bu günece yazılmış bütün tefsirleri, izahları, şerhleri bir kenara bırakın ve gelin beni dinleyin.
    *
    İlahi alemle sidretül-münteha içindeki bütün maddiyyatın vahdeti Nesimi qezellerinin ana hattıdır; bunu anlamadan şairin sırlar hazinesinin kapısına bile yaklaşmak anlamsızdır; açılmayacak o kapı. Katiyyen anlayamayacaksın, mesela, şair neden diyor:

    “ Çünki bir şehrin içinde mescidü meyhane var
    Ehli – hak fark eylemez mescitleri meyhaneden”

    Ehli – Hak, yani Hakka tapan insan fark eylemezmiş mescitleri meyhaneden. “Hak” Allahü – Tealanın güzel isimlerinden birisi değil mi? Hakka tapınmak Allaha tapınmak demek değil mi yani?

    Öyledir. Nesimi için de mescit başka, meyhane – puthane başkadır. Mescitle meyhane ve puthanenin farklılığını, imanlıyla cahilin farklılığını kabüllenmek bakımından o da ananevi dindarlar gibidir. Bu, meselenin manevi tarafıdır. Ama o beytte mescitle meyhane ve puthanenin aynılığı her üçünün de maddiyyat bakımından aynılığıdır. Adem için, Ademin vücutunun parçaları olduğu için aynıdır. Yani o beyti Nesiminin dilinden işitmişler ama, Adem demiş onu Nesiminin diliyle.

    “Mescitem, hem medrese, meyhane ve puthaneyem
    Hem bu beytin ehlyem, hem şehrinin esasıyam”

    diyor Adem. Ehli – beyt de benim, Mekkenin esası da benim, diyor.

    “Töhfeyem, pakize cövher, lamekanın xasıyam
    Alemül – qeybem, vücutam, hem onun deryasıyam.
    Hem kelamam, ayetem, hem müshefem sebül – mesan
    Hem menem tövhidü – bürhan, pirimin mevlasıyam.
    Cebrayılam, hem Mikayıl, İsrafilem, Azrail
    Nazirem her yerde hazır, men hakkın kimyasıyam”.

    ( “sebül-mesan”- tekrar yedi. Fatihe suresine işaredir. Hem Mekke, hem Medinede vahy olunduğu için yedi cümleden ibaret olan bu sureye “tekrar yedilik” diyorlar).

    Dört büyük melek de benim, diyor Adem. Diyeceksiniz Adem başka, melek başka. Bu nasıl olur?

    Evet, başka – başka varlıklardır. Ama Adem bu dedikleriyle kendisini mi kastediyor? Nesimiyi Adem konuşturuyor ama, Ademi kimdir konuşturan? İleride diyeceğim. Lütfen sabırlı olunuz, sonuna kadar sabırla dinleyiniz, herşeyi anlayacağınıza hiç şüphe etmiyorum. Ben sizlere bu zamanaca hiçbir yerde okumadığınız, hiçbir din bilgininin, hiçbir ülemanın anlatamadığı öyle şeylerden konuşacağım ki, bunların derinliklerine varırsanız “Hakka yettim” diyebilecek bir hale gelebilirsiniz.

    “Dicleyem, Nilem, Feratam, hem menem abi – hayat… Denizem, behrem, mühitem, qetreyem, deryayü – aşk… Qemerem, şemi – münevver, hem ateşem, badü – gil”. Yani Yerde, gökte ne varsa, hepsi benim, diyor Adem. Ve daha da ileri gidiyor; yalnız müslimanım demiyor,

    “Tersayam, hem qeyri – millet ehliyem, nesraniyem
    Hem menem zünnarü – xaçü, hem selib cübrasıyam.
    Davudam, taxtü – Süleyman, hem menem mecmui – zat
    Hem menem mehri – xudavend, divlerin ustasıyam”

    Yahudi de, hristian da, hristianların hilafet zamanında farklanmak için kurşaklarına bağladıkları zünnar da, Süleyman peyğamberin emrinde olan cinler, divler de benim, diyor Adem.

    “ Musayam, Turam, asayam, hem münacati – ilah,
    Hem menem ruzi – bereket, Musanın beyzasıyam”

    Hazret Musanın yanar ağactan işittiyi ses de, yahudiler sehralarda ac dolaştıkları zaman hazreti Musanın yalvarışları üzerine göklerden yağan yiyecek de, Musa peyğamberin firavunun karşısında koltuğundan çıkardığı beyaz eli de benim, diyor Adem. Çünki bunların hepsi maddi dünyadakı görüntülerdir, maddi dünyaya aittir diye benim vücutumdandır; mümin de, dine karşı gelen kafir de vücut olarak benim cismimdendir, diyor. Bu yüzden muhammediyim, yahudiyim, nesraniyim demekle birlikte

    “ Men Nesimiyem ki, Hakkın dini ve imanıyam
    Hem imamü – mezhebem, hem de dinin yağmasıyam”

    diyor. Bakınız, qezelin bu son beyti yalnız maddiyatın vahdeti meselesi anlatılınca anlaşılıyor. Yani qezel Nesiminin, sadece, şair tahayyülü gibi kabül edileceği halde katiyyen anlamak mümkün olamaz ki, adam neden hem imamü – mezhep olsun, hem de dine karşı gelen. Cahil de düşünecek ki, adam herhalde münafik, riyakar olmuş, aşkarda hürufi mezhebinin imamı olmuşsa da kalbinde dine karşı çıkmıştır.

    Nesiminin alemince Hakka kavuşmanın yolu bu büyük hakikatı, bu büyük ilmi kabüllenmekten geçiyor. Bunu kabül edenlerdir Ehli-Hak. Bak bunlar “fark eylemez mescitleri meyhaneden”. Bu ilmi, bu hakikatı kabüllenmeğenlerin namazı, sadece, itaattır. Allah secde etmek emretmiş, ben de secde ediyorum, aksi halde beni cehenneme atacak diye korkarım. Ama hakikatı bilmeden ona nice secde etmek mümkündür? Tabii ki, itaatle de cennetlik olacaksın ama, cennetin aşağı katları içinsin ebediyyen. Ama Adem Nesiminin diliyle konuşarak ilim veriyor insanlara ki, en yukarı cennetlerde, Firdevs cennetlerinde olsunlar. Çünki secdelerin en üstünü Allahın ilmini öğrenmektir. İlim öğrenmek imandan doğan secdedir, bir saatlık ilim öğrenmek secdesi altmış yıl gece-gündüz kılınan itaat secdesinden buna göre üstündür.

    Malik ibn-Aufun idaresinde olan bedeviler İslamı kabül ettiklerinde “Biz iman ettik” demişler. Ama onların ilimsiz olduklarını bilen Allahü-Teala demiş ki, hayır, siz iman etmediniz, siz itaat ettiniz, iman daha sizin kalbinize girmemiştir.

    Neden? Çünki ilimsiz iman yoktur. Ne kadar secde etsen, hayır emeller sahibi olsan, zekat versen, dinin bütün kurallarına dosdoğru emel etsen bile yine de, sadece, itaat etmişlerdensin. Adem Nesiminin diliyle o büyük ilmi anlatıyor beşeriyyete. Hem de insanların haline acıyarak, hiçbir savaş, kavğa talep etmeden anlatıyor.

    “Avare tek ne gezirsen ey özünden bihaber?
    Gel Hakkın sırrını iste aşiqü-biçareden”
    Aşiqü-biçareden, yani Nesimiden iste, Nesimiden öğren. Devrinin din adamları, feqihler, bilginler, vaizler Nesimiye karşı gelince şair onların haline acıyor,:

    “ Vaktine var vaiza, qoygil meni öz halime
    Çareni sen sana et, geç çaresiz biçareden”
    Ve ya:

    “Hakka münkirdir feqih, inanma ol şeytana ki
    Yoktur ol cinxilqetin kalbinde iqrar, isteme”
    Bir başka misal daha:

    “Suretin esrarını zahid ne bilsin, ya feqih
    Kul kefa billahe mehrem handa her hayvan olur”
    ( “Kul kefa billah”- “De ki, Allah kifayet eder”. Kurani-Kerim. Sure 29, aye 52)
    Yünden dokunmuş eba, yani “peşminepuş” giyerek Hakka kavuşmak için terki-dünya olarak memleketler gezen sufi dervişleri de bu ilimden uzak oldukları için kınıyor.

    “Sufiye- peşminepuşun batini safi değil.
    Ol haçan kurtarasıdır nefsini emmareden?”
    ( “batin”- iç; “ emmare”- emr eden, yani şeytan anlamındadır)
    Veya:

    “Ol ki özün bilmedi, gezdi cahanı serbeser
    Varlığın Hakk bilmedi, kurtarmadı emmareden”
    Nefsinin esaretinde olarak Allaha itaet eden adam Ademin nezerinde boynunda boyundurukla devvarede herlenen öküz misalidir. Ama Nesiminin apaçık sözlerinden sonra da boynundakı boyunduruktan kurtulmak istemezse, demek, öküzden de kötüdür, devvareye bile yaramaz. Çünki öküzün şüuru yok diye onun boyundurukta olması kınanılası değildir. Ama şüurlu varlık gibi yaratılmış insanın boyunduruktan kurtulmak istememesi Allahın hoşuna gitmez.

    “Çün Nesimi on sekiz bin alemin maksutudur
    Kim bu devri bilmedi, sür ta çıka devvareden”
    Ananevi, muhafazakar dindarlığın uzun-uzadı efsanelerine uymayın, diyor şair. Sizin dinlemeli olduğunuz şey benim ilahiye olan aşk hikayetimdir.

    “Zahidin efsanesinden hasil olmaz faide
    Var iken eşqin hedisi, neylerem efsaneyi”

    Veya:

    “Eşqin hedisin gel işit, efsaneye aldanma ki
    Kuran satan her vaizin neqli uzun efsanedir
    Tesbih ile seccadeyi elden bırak, ey müttaki
    Ol zülfi-xala bak, onu gör ki, ne damu danedir”
    Veya:

    “Ey Süleyman mentiqinden kuş dilin öğrenmeğen
    Dive uymuşsan, onunçün tabeyi-efsanesen.
    Gel enelheq sırrını meyhane ve meyden işit
    Ey düşen inkare, niçün münkirü-meyhanesen?”

    Ve ya:

    “Ey Hakkı her yerde hazırdır diyen eğrinezer
    Bes ne meniden seçersen Kabeden puthaneyi?”

    Kıblenin Yeruselimden Kabeye çevrilmesi Kurani-Kerimden bildirildiği gibi büyük hadisedir . Ama o mukaddes Kitabda bu da bildiriliyor ki, bu, iman edenler için değildir. Yüzünü hangı tarafa çevirirsin, vechi-ilahi oradadır. Kıblenin değiştirilmesi, sadece, Rasulillaha tabe olanları “ arkalarına dönecek olanlardan belli etmek” içindir. Yani İslamı kabül etmiş olsalar da yine de önceki zamanlarındakı gibi Yeruselime yüzlerini çeviren ehli-Kitabdan hilekar olanlar bundan sonra namaz zamanı arkalarına dönmüş olacaklar ve böylece samimi olmadıkları belli olacak. Neden arkalarına döneceklermiş? Çünki Medine şehri Yeruselimle Mekke şehrinin arasında bir düz hatt üstündeki gibidir. Nesimi bu yüzden diyor ki, arif adamın kıblesi Kabe değil, suretü-Rahmandır. Yani Ademin cennete salınması halinden önceki halinin yüzüdür. Vechullahtır yani kıble.

    “Menide üzü kıblede ol arif imiş ki
    Üzündür onun kıblesi, eynindir imanı.
    Ol lövhdü, ey üzü qemer, gül yanağın ki.
    Ruhül-kudüs ol lövhden indirdi kelamı”

    Veya:

    “ Ey qaşın mehrabü, üzün kıble iman ehline.
    Aşiqin beytülharamı suretü-Rahman olur”

    Beşer evladı içinden peygamberlerin ilahi alemle yalnız melek Cebrail, yani ruhül-emin vasıtasıyla konuşmasını kabullenmiş dindarlık insanın o alemdeki diğer varlıklarla — Ademle, cennet huri ve perileriyle konuşmasını, tabii ki, kabul edemezdi. Ananevi dindarlık için bu, beşer tarihinde acaip bir yenilik idi. Ama Nesimi melekle de konuştuğunu bildiriyor.

    Bezminde ezel saqisi lelin mana sunmuş
    Ol badeyi ki, ruhul-emindir dolu camı”

    “Bezminde”, yani meclisinde. Yüce Mecliste. Kim sunmuş? “Ezel saqisi”. Yani Hak. “Lelini”, yani ilmini, biliğini, kelamını bana sunmuş. Hankı badedir o? İçi ruhül-eminle doludur. Yani Allah ruhül-emini görevlendirmiş ki, bana ilminden versin.
    Diye bilirler ki, ne çok varlık konuşuyormuş Nesimiyle. Ama hayır. Nesimi için Adem de, cennet hurileri ve perileri de, melekler de Allahü-Tealanın, sadece, muhtelif aşamalardakı tezahür formaları, şekillenmeleridir. Bu yüzden onlardan her hankı birisinin görüntüsü ve konuşması şair için Ruhül-Kudüsün konuşması ve görüntüsü gibidir. Rahman muhtelif suretlerde tezahür eder, konuşan ise bir tek Hak olar. Adem Nesimiyle cennetteki haliyle konuşmuş, ona cennetteki haliyle görünmüştür. Ama ona hem cennetten önceki, hem cennetteki, hem de cennetten sonrakı maddi dünya olmuş halinden haberler veriyor. “Lelin şerabı”nı ilkin yaradılışı zamanı içmiştir o. “Zerre menem, Güneş menem… Əncüm ile felek menem… Musayam, Turam, asayam… Denizem, behrem…” diyorsa maddi halinden haber veriyor. Ama “Hem kelamam, ayetem, hem müshefem sebülmesan” , “Cebrayılam, hem Mikayıl, İsrafilem, Azrayıl” diyorsa bu onun cennetten önceki ilkin halidir. O halinde ki, Yüce Mecliste Allahü-Tealaya eşyaların adlarını demişti. O halinde Ademin varlığında melekler ve cinden farklı olarak Allahın Hüsnü-Camalını oluşturan bütün Mübarek Adların mecmusu var. Tabii ki, Hüsnü-Camal konkret vücut halinde değildir. Sonsuzdur. Adem ise konkret vücut halindedir. Yani o, Allahın Mübarek Adlarındakı sıfatların mecmusudur. Yani Adem Rahman değil, suretü-Rahmandır, ayetü-Rahmandır. Adem Hak değil, suretü – Haktır, kelamü – Haktır. Yani Nesimiye göre, Allahü-Teala Ademi yaratırken onun misalinde kendi vücutsuz, benzersiz Hüsnü – Camalına konkretlik vermişdir. Melekler ve İblis Hüsnü – Camalı konkret bir vücut halinde göre bilsinler diye. Adem bu sebepten meleklerden ve cinlerden üstündür ve bu sebepten Allahü -Teala onlara emretmiş ki, Ademe secde ediniz. Yani Ademe secde etmek Hüsnü – Camala secde etmek gibidir. Bu ilkin halinde Ademe Hüsnü – Camalın ayinede tam görüntüsü demek asla ve asla doğru olamaz tabii. Fark sonsuzlukta bir kadar büyüktür yani. Biz ayinede eksimizi görünce “Bu benim” deriz. Ama Adem Hüsnü – Camal değildir, Hüsnü-Camaldakı Esmail – Hüsnanın sıfatlarının konkret vücut halindeki mecmusudur. Bu sıfatlar meleklerde ve cinde yoktur, bu yüzden Adem yaratılış bakımından onlardan üstündür.
    Adem Nesimiden küsüp gittiği vakitler onunla melek, cennet hurisi, perisi konuşmuştur. Daha doğrusu, Adem bir sonrakı hali olan cennet haliyle değil, melek – huri-peri kılığında onun gözüne görünmüştür. Ama şair onu aslında olduğu haliyle görmek istiyor. Melek görünce bakınız ne diyor:

    “Kıbleyi-iman göründü sen büti – eyyareden
    Aferin olsun, seni ne hoş yaratmış yaradan. 
    Hankı bürcün yıldızısan, ey melek, bilsem seni
    Menzilin ref oldu yüz bin kövkebü – seyyareden”

    Şair anlıyor ki, Adem yine ona küsmüştür. O yüzden direk görüşe gelmediğini “naz – qemze” hisab ediyor. Ama aşkından dönmeğeceğini bildiriyor:

    “Ya Rab, ol qemzen okun bin yerden artık yemişem
    Aşik oldur ki, qayıtmaya yediyi yareden”.
    Şair itirazını bildiriyor. Ademin sözlerini melek vasıtasıyla almak istemediğini, direk onun kendisinden işitmek istediğini bildiriyor bu qezelde. Melek çok güzeldir ama, o, Ademi istiyor.

    ” Yanağın şemine hüsnü Yusifin pervanedir.
    Çok gönüller yağmalanmış sen üzü mehpareden. 
    İşvesinden fitneler xetm oldu şehla gözlerin.
    Kimsene harfin okumaz ayrı ol mekkareden”

    Yani bu günece Allahtan, Haktan gelen ayetleri melek kıyafetinde görünerek peyğamberlere yetirdin, sonu ne oldu? İnsanlar bölüm – bölüm, mezhepler, tarikatler, ümmetler halinde biribirilerine düşman oldular. Din adına savaşlar bitmek bilmedi, haçlı savaşlarında milyonlarca insan kırıldı. Çünki insanlar bilmediler ki, bütün peyğamberlere ayeler bir tek Yaradandan bir tek Ademe geliyor, Adem de bunları melek kılığıyla peyğamberlere iletiyor. İnsanlar anlayamadılar ki, bütün ayelerin kökü aynıdır, çünki peyğamberlerle direk konuşmadın, melekmişsin gibi konuştun, bir harfını bile o “mekkare”siz okutmadın, o yüzden insanlar senin hakikatinden, bu maddi dünyanın senin vücutundan oluşturulduğundan habersiz oldular, gönülleri yağmalanmış gibi oldular.
    Nesiminin qeyb alemiyle alakası genclik yıllarından, şairliyinin ilkin çağlarındaca olmuştur. Hele “Nesimi” lakapı götürmezden çok – çok önce “Seyyid”, “Hüseyni” lakaplarıyla şiir yazdığı genclik yıllarında şiirlerinin nerelerdense, Yerdenkenar alemlerden geldiğinin farkındaydı. Ama o devrinin qezellerinden de anlaşılan budur ki, bu onda ne hal idi, şiirlerine bunca güzellik veren hankı gözegörünmez kuvvet idi, bilemiyordu.

    “Seyyid şiiri senin vasfında mucizdir tamam
    Bilmenem Ruhül – Kudüs fehm eder , ya Cebrayıl”

    Ama bir defa rüyasında onu qeyb aleminden ilhamlandıran sırrlı mahluku, nihayet, görüyor. Ve o rüyadan da şair onun güzelliğinden deli – divane olarak uyanıyor.
    “Yatırken dün gece gördüm siyah zülfünü boynumda

    Dedim, ey dilber, nedir bu remzime tedbir?
    Divane oldu deli gönül, saçın zencirine bağla
    Menim gönlüm delisine senin zülfün teli zencir.
    Vücudum padişahisen, gönül verdim, seni sevdim
    Sana gönül veren aşik haçan can eyleye teqdir?”

    Ve ta ömrünün sonuna kadar da bu deli aşk onu yandırıp yakıyor. Her zaman kederli, dalğın, derin düşünceler içinde oluyor. Aşkın gücünden gönlü viran olduğundan şairin daima mest, süzgün gözleri yürekdolusu sevince, gülüşe elveda diyor.

    “Ey Nesimi, ol xumarü gözleri fettan gibi
    Daim esrüksen, meger kim, nergizü-mestanesen”
    (“ esrük” – sarhoş).

    ( devamı var )

     

    #

    YORUM YAZ