logo

Reklam Alanı
  • 14 Tem 2019 14:39 - Okunma Sayısı: 1.638 - Yorum Yaz (0)

    NESİMİ 7.BÖLÜM -MİRZA HACIYEV-

           

    7.BÖLÜM

     

    Mirza Hacıyev

    N E S İ M İ

    (yedinci bölüm)

    Bizanslıları Anadoludan kovarak onların topraklarında meskunlaşan türklere bütün hristian dünyasının, en fazla da ermenilerin nefret ettiği o çağlarda bir türk evladının, hem de tarikat liderinin ermeni kızının güzelliğini bunca yükseklere kaldırması şairin kalbinin büyüklüğündendir hiç şüphesiz. Hatta dünya-alemin onu kınayacağının umrunda bile olmadığını göstermek için beline zünnar da bağlıyor o kızın aşkına.

     

    “Kabede ister idim, puthanede buldum seni

    Bağladım uş belime zünnar, senden dönmezem”.

    Bu “Senden dönmezem” qezeli ilk bakışta başından sonunaca şairin Ademe yalvarışı gibi görünüyor; sanki Adem küsmüş gitmiş, şair ise ona ne yaparsın yap, senden dönmezim, diyor. Bu halde bu beytten o anlaşılacak ki, guya Nesimi hristianlığı ( ve ya yahudliği ) kabül ettiğini itiraf ediyor. Ama Ademin yalnızca puthanede ne işi olabilir? “Zünnar”a göre anlaşılıyor ki, puthane dediği ya kilisedir, ya sinaqoq. Kilisede, sinaqoqda olan Adem Kabede olmaya bilir mi hürufilik düşüncesine göre? Adem bütün maddi alemde değil mi?

    Qezelin ilk beytincede bu soruların cevabı var:

    “Bir cefakeş aşiqem, ey yar, senden dönmezem

    Xancar ile yüreğimi yar, senden dönmezem”.

    Sanki başdanca bir tek bu “hancar” sözüyle şair ariflere işare veriyor ki, bu qezel dünya kızına ünvanlanmıştır; çünki Ademde hançar olamaz.

    Hankı dünya kızına? O kıza ki, onu Kabede ister imiş ama, puthanede bulmuştur. Yani sevdiği kızın müsliman olmasını istermiş ama, puthane hisap ettiği kilisede bulmuş, hristianmış yani. Kilisede mukaddes Meryem anayla hazret İsanın ikonasına sitayiş edildiği için kiliseyi puthane hisap ediyordu hürufiler. Yani şair beytte hakikatı değil de, sevgisini kilisede, hristian kızları içinde bulmasından konuşuyor; hakikatı o hele genclik yıllarından, Fezlullahın sağ olduğu zamanlardan bulmuşdu. O halde zünnar bağlamasını bir zamanlar, yedi-sekiz yıl önceler “zerrece yumuşamayan” o ermeni güzelinin kalbine gire bilmesi için bir gösteri gibi kabül etmek gerekiyor. O zamanlar kızın on altı yaşı varıymış, Dvin civarında bir dağ köyünde dedesiyle yaşıyormuş. Kendisinden yirmi dört yaş küçük olan bu füsunkar güzeli şair o köyden geçtiği zaman pınar başında görmüş ve bir gönülden bin gönüle ona aşik olmuşdu. Uzun boylu, incebelli bu ermeni kızı sanki ilahinin kudretinden yoğrulmuşdu. Bileklerine kadar uzanmış simsiyah saçları her adımında deniz gibi dalğalanıyordu. Uzun siyah donunun etekleri yerle sürünüyordu. Masmavi, badem gözleri kedi gözleri gibi azca çekik idi. Başında gümüşten taca benzer ufacık bir şey varıydı, tacın önünde de küçücük durnateli. Sanki genclik yıllarından gördüğü qeyb aleminin varlıklarından idi kız, hiçbir nöksanı yoktu yüzünde. Hatta onu beklenmeden önüne çıkan peri, huri, melek bilerek “ah” diye şaşırmışdı da.

    Kız da bu son derece yakışıklı, zarif yüzlü adama merakla bakarak yaklaşmaktaydı. Beraberine yettiğinde şair sanki kendi kendisiyle konuşuyormuş gibi astaca diyor:

     

    “Ya Rab, ol üzün çırağı şemü-xaverden midir?!

    Ya Rab, ol servin yanağı verdü-ehmerden midir?!”

    Kız şaşkınlıkla: “Buyurun emi”, diyor, “bir söz mü dediniz?”. Şairin gözleri faltaşı gibi açılmışdı, hayretten ağzı açık kalmışdı. “Ya Rabbim, bu nasıl bir güzellik?! Sen… sen dünya kızı mısın, ey afet?!” Kız gülümsünerek pınara yaklaşıyor. Şair yerinden terpenmeden ona bakmaktaydı; gözlerine inanamıyordu. Yine kendi kendisine konuşuyormuş gibi astadan: “Allah, Allah!”, diyor,

     

    “Ol saadetli kemer ki, qucur onun belini

    Talihi mesut imiş, ya kuvveti zerden midir?

    Adı mahv oldu Nesiminin, kalem çek harfine

    Ey bu defterden habersiz, ol bu defterden midir?”

    Kız yüzüne dağılmış saçlarını elleriyle arkasına atarak: “Su mu içecektiniz, emi?”, diyor, “Vereğim mi?”. Şair sanki rüyadan uyanacağından ihtiyat ediyormuş gibi yavaş-yavaş ona yaklaşıyor: “And olsun Allahın birliğine ki, böyle şahzade hanımın elinden zehir de içerim”. Kız kabı suyla doldurarak ona uzatıyor. “Buraların adamı değilsiniz qaliba. Ama şahzade olduğumu nerden bildiniz?”. ”O dağın ötesinde yaşıyorum”, diyor şair, ”gezergi adamım, gezmeği çok severim. Bu gün kısmetim buradan geçmekmiş, ey afet. Bana ilk defa melek suretinde insan gösterdiği için Allahıma şükürler ediyorum. Böyle güzellik yalnız şahzade kızlarda olabilir. Başındakı o tac bunun tasdiki değil mi?”. Kız gülüyor. Sözler canına yağ gibi yayılıyor.

    — Bu asıl tac değil ki, emi. Herkes bana şahzade diyor diye dedem gümüşten düzelttirmiş bunu. Ama dedem diyor ki, adamlar boşuna şahzade demiyor sana. Çok-çok geçmiş zamanlarda bir Bizans padişahı varmış, anne taraftan ona gidip çıkıyor neslimiz.

    — Ama çok yakışıyor sana. Olmazsa olmaz yani. And olsun Allaha ki, asıl tacı olanlar senin eline su dökmeğe bile layik olamazlar. Adını söyler misin, eğer sır değilse.

    — Adım Susandır, — Ve şairin onun boynundakı küçücük haça baktığını görünce ilave ediyor, — Ermeni kızıyım ben.

    — Ermeni kızı olduğun şahane güzelliğinden ve tatlı lehcenden bellidir, güzelim. Yalnız sizler türkce konuştuğunuzda dudaklarınızdan bal dökülüyor sanki söz yerine. Baban ne işe bakar?

    — Babam yok ki benim. Annem de yok. Annem beni doğurduğunda ölmüş, babam da onun kırkı çıkmadan. Dayanamamış ayrılığa. Çok seviyorlarmış biribirilerini.

    Şairin gönlü sızlıyor; bu dünyada en çok acıdığı yetimlerdi. Kutsal varlıklar gibi bakıyordu onlara.

    — Bağışla, gözüm nuru, bilmeden yarana dokundum. Yerleri behişt olsun.

    — Dedem büyütmüş beni. Hem anne olmuş bana, hem baba. Oğlundan bir tek hatırayım diye birazcık da şımarık büyütmüş beni. Sizin isminiz ne?

    — Ben… ee … şairim. Nesimi diye birisini duydun mu hiç?

    Kız hayretten ince parmaklarını dudaklarına koyarak:

    — Aaaa! Siz de mi Nesimi çıktınız?! — diye gülüyor ama, şairin taacüp içinde kaldığını görünce ciddileşiyor, — Biliyor musunuz, emi, benimle bu yaşımaca dört Nesimi tanış olmak istemiş ama…

    — Nice yani… dört Nesimi?! Kimlermiş ki?!

    — Ne bilim. Çünki “Nesimiyim” deyince hemen onlardan uzaklaşmışım.

    — Nesimiden nefret ettiğin için mi?

    — Hayır, hayır. Olur mu? Ondan kim nefret eder ki? Onu bizler de severiz. Dervişlerden kimse zarar görmez ki. Sadece, Nesimi on sekiz-yirmi yaşlarında olamaz diye uzak durdum onlardan.

    Kız eğilerek kablarını suyla doldurmağa başlıyor.

    — Ama ben kırk yaşındayım.

    — Her kırk yaşındakı adamdan da Nesimi olmaz ki. İşitmişim ki, Nesimi adamın yüzüne bakarak anındaca şiir dizip koşa biliyor. Başkaları geceler yatmıyorlar, sabaha kadar yazıp bozup ortaya şiir diye acaip bir şey çıkarıyorlar, o ise bir andaca şiir diye biliyor yani.

    — Sen şiir sever misin, afet?

    — Güzelse severim.

    Şair onun su doldurmağını seyr ede-ede hayallere dalıyor. Ve birdence dudaklarından o pınardan süzülen su gibi acaip güzel bir şiir süzülmeğe başlıyor.

     

    “Derdimend ettin meni, ey derde derman ermeni

    Olmuşam eşqin yolunda bendeferman, ermeni.

    Ne peri, ne ademi bu şekille men görmedim

    Cennetü-huri misin, yoksa ki rizvan, ermeni.

    Örtgil o Ay üzünü ki, çeşmü-namehrem görer

    Yoksa ki dinden döner çok-çok müsliman, ermeni.

    İsayi-Meryem hakkıyçün hiç kararım kalmadı

    Didemi giryan eylersen, bağrımı kan, ermeni…”

    Kız su kaplarını bırakarak hayretle ayağa kalkıyor. Sihirlenmişdi sanki. Parmakları dudaklarında kalmıştı.

    Şair devam ediyor:

     

    “Handa bir haç ehli gördüm hamusun seyr eyledim

    Bulmadım men sen teki bir cani-canan, ermeni.

    Bir sual etti Nesimi sen büti-mehpareden

    Lütf ile söyleşe gör, ey leli-xendan, ermeni”.

    Şair susuyor. Solğun yüzü sanki işklanmışdı. “Ah” çekerek göklere bakıyor. Salavat çekiyor ve astaca “teşekkür ediyorum” diyor. Şiir söyledikten sonra herzaman göklere minnettarlığını bildiriyordu. Büyük merak içinde gözlerini onun yüzünde-gözünde gezdiren kız:

    — And olsun Allaha ki, bu günece güzelliyimi bunca güzel tarif eden olmadı, — diyor, — Hiç zaman aklıma bile getirmezdim ki, bir gün sizi hayatta göre bileceğim. Kime dersem inanmaz, emi.

    — Bana sadece Nesimi de. Lütfen. Olur mu?

    — Ama… siz benden yaşlısınız. Hem de çok. Kaç yaşındasınız?

    — Kırk.

    — Ooooh!.. Yirmi dört yaş büyüksünüz.

    — Hiç farketmez, Susanım. Sadece “Nesimi” dersen çok sevinirim. Hem de “sen”le konuş, “siz”le değil.

    Kızın halinde bir şaşkınlık yaranmaktaydı. Yanakları lale gibi kızarmıştı.

    — Baş üstüne… Diyorlar siz o dünyanın adamlarıyla konuşa biliyorsunuz. Doğru mu?

    — Yine de mi “siz”?

    — Ah, kusura bakmayın… ee … kusura bakma. Zamana bağlıdır bu, Nesimi. Birdence biraz zor.

    Şairin kalbine rahatlık çöküyor; kız “zaman” işareti veriyordu.

    — Doğrudur, konuşuyorum. Ama o dünyanın adamlarıyla değil, perileriyle-hurileriyle konuşuyorum.

    — Ah! Ne kadar meraklıdır! Korkmuyor musunuz… korkmuyor musun onları gördüğünde?

    — Onlar korkunc değiller ki. Bütün kainatta en korkunc şey insandır. Korkulası bir tek odur, bir de şeytan.

    — Sen onları çağırdığında mı geliyorlar?

    — Çağırdığımda da geliyorlar. Kendileri istedikleri zaman da geliyorlar. Ben kendim de onların yanına gidebiliyorum. Bu öylesine güzel konudur ki, birdence anlamağın zor olabilir, hatta dediklerime inanmaya da bilirsin. Ama zamanla herşeyi anlata bilirim sana… Eğer… istersin tabii ki.

    — Ayyy!.. İstiyorum, istiyorum, — diye kız sevincinden çocuk gibi ayaklarını yere vurdu, — Çok istiyorum.

    — Bana şiirleri onlar söylüyorlar. Sen aynen onlara benziyorsun. O yüzden seni görünce çok şaşırdım peri misin, huri misin diye.

    — Aaaa! Öyle mi?! Yalan demiyorsun herhalde.

    — Hayır vallahi. Periler aleminde senin gibi güzel görmediğime yemin ediyorum.

     

    “Sübhdem dildarımı gördüm otağından gelir

    Öyle sandım huridir, firdevs bağından gelir.

    Ya meğer nuri-tecellidir, ayan oldu yeqin

    Ay ile Gün teleti gülgün yanağından gelir.

    Çeşmeyi-heyvan xecildir leblerinden daima

    Abi-kevser şerbeti şirin dodağından gelir.

    Ey Nesimi, ruhperver geldi yarından nesim

    İsanın enfasıdır, yarın buxağından gelir”.

    Yine şiir bittiğinde göklere bakarak salavat çekdi ve “teşekkür ediyorum” dedi.

    Göz-göze geldiler. Kız deniz gibi mavi gözlerini geniş açarak bir saf çocuk hayretiyle ona bakıyordu. Gönüllerinin sessizce konuştuğu o sırlı anların sükutunu uzaklardan bir eşek anırtısı bozuncaya kadar bakışıyorlar. Bir köylü eşekle pınar tarafa geliyordu. Sanki çok tatlı bir rüyadan uyanmış gibi oluyorlar.

    — Ne güzel şiirlerdir. Bazı yerlerini anlayamadım ama, adamın ruhuna yayılıyor sanki. Hep dinlemek isterim böylece seni. Ama maalesef gitmem gerekiyor.

    — Gönlümü viran edip gitmek istiyorsun, öyle mi? Helal olsun.

    Kız su kaplarını eline alarak:

    — Dedem artık uyanmış herhalde, — diyor, — Şimdi sabırsızlıkla çay bekliyor.

    — Ver yardım edeğim.

    — Hayır. Sağolasın. Burada yakında oluyorum. Bak o kırmızı çatılı ev bizimdir. Tanış olduğuma memnun oldum. Dedeme diyeceğim bunu. İnanmayacak ki, ben Nesimini görmüşüm, Nesimiyle konuşmuşum.

    — Lazım değil, Susan. Sonra…

    — Sonra ne? Yanlış anlar mı? Aaaa! Ne var ki burada? Burası hristian köyüdür, Nesimi. Bizler hayatımızı istediğimiz gibi yaşarız. Gizli-gizli yaşamağı sevmiyoruz. Kendimiz yaşanmasını istediğimiz şeyleri başkasının yaşadığını görünce de dedi-kodu yapmağı sevmiyoruz. Sizlerden esas farkımız da bundadır. Diyeceğim ve biliyorum ki, çok da merak edecek. Perilerle, hurilerle konuştuğunu bilince hele belki seni görmek de isteyecek… bence… yani… Peki, sağlıkla kal, Nesimi.

    Şair hiç beklenmeden karşısına çıkan bu esrarengiz güzellikten asla ayrılmak istemiyor. Kederle ona bakıyor. Aşktan kaynayıp taşan gönlünden yine şiir kopuyor.

     

    “Ey gözüm nuru, gözümden gitme, irak olma ki

    Canımı yakar ferağın, gözümü giryan eder.

    Enberfeşan zülfünü dağıtma nesrin üzre ki

    Aşiqin gönlün perişan, halin sergerdan eder.

    Gül yanağın hasretinden ağlasam eyb etme ki

    Bülbülü şövqünde giryan ol güli-xendan eder

    Zülfü-xalından Nesimi ebcedi qıldı tamam

    Şimdi üzünden beyanü-suretü-Rahman eder”.

    — “Güli-xendan” ne demek?

    — İlahinin gülü. Yani sen.

    Kız gözlerini yere dikerek neyse düşünüyor, sonra sakince:

    — Gül kokulanmak içindir, — diyor, — İlahinin gülünü ise yalnız asıl şair kokulaya bilir.

    — Keşke o ilahi gül ömür boyunca şairin yanında olsa! Kısmetimde varmı sence böyle bahtiyarlık?

    — Onu artık perilere, hurilere sor. Onlar bilirler herhalde. Gül kısmetten ne anlar? Anladığı yalnızca bu ki, her sabah-akşam bu pınar başına çıkar, iki kap su doldurar geri döner.

    — O halde bu gece yılan vuran uyur, Nesimi uyuyamaz, sabah açılınca koşar buraya o gülü yine göre bilmek için.

    Kız gülüyor.

    — Bir tek yarın değil, ne zaman isterse o gülü görebilir Nesimi.

    Bak böylece tanış oluyorlar.

    Ertesi gün sübh erkenden Nesimi yine o köye gidiyor, görüşüyorlar ve kız diyor ki, dedeme anlattım seninle görüşümü, dedi keşke getirseydin misafirimiz olurdu, hem qarib adamdır, hem de Nesimidir o. Ben de dedim yine görürsem davet edeğim mi? Dedi tabii ki davet et. Akşama gideriz bize. Dedemin misafiri olmak ister misin?

    Saadetten şairin daima kederli olan gözleri parlıyor, kızı bağrına basmaktan kendisini zorlukla tutuyor. Onun bembeyaz, incecik elini ikielli tutarak üç defa öpüb gözleri üstüne koyuyor.

    — Gelmez olur muyum, şahzadem. Senin evinde birce gece misafir olmak padişahlar saraylarında bin ömür yaşamaktan ileridir.

    Yazın ortalarının sıcak bir akşamı olduğu için bütün Şark aleminin sevimlisi olan kıymetli misafire avluda ağaclar altında yeşil çimenliğe döşekler dizerek güzel bir sofra açmıştı kız. Misafirin mütevazi, masum yüzü, kandan gelme kibarlıktan doğan adap-arkanı yaşı sekseni ötmüş dedenin ilk bakıştanca gönlüne yatmıştı. Konuşurken ağzından söz yerine sanki inciler döküldüğüne hayran olmuştu. Geceden hayli geçinceğe kadar yediler içtiler, gülüp konuştular. Dedenin gözleri uyku için süzülmeğe başladığında misafirden çok-çok özür dileğerek asasına söykenerek sofradan kalktı ki, tanışlığımıza çok sevindim ama, artık duramıyorum, ben gidiyorum yatmağa. Nesimiyle Susan da kalktılar.

    — Hayır, hayır, siz gencler oturunuz söhbet ediniz istediğiniz kadar. Ama Susan, kızım, misafiri çok yorma sorularınla. Senin soruların bitmez ki. Ama belki misafir uyumak istiyor.

    Susan da misafirin yerine tezce cevap verdi ki, hayır hayır, uyumak istemiyor, bir de bize ne zaman gelecek ki? Yorulsa da bilmediğim her şeyi soracağım ona ta sabaha kadar. Sonra gitsin istediği kadar uyusun.

    — A kızım, Susanım, öyle şey olurmu? Ne demek bir de bize ne zaman gelecek? Artık o bu evin adamı oldu, ne zaman isterse gelebilir. Bak Nesimi, oğlum, benim kapım senin yüzüne her zaman açıktır. Ben yalan konuşmağı sevmem, Susan biliyor. Hiçbir türke bu sözleri demem ve demedim de. Ama sen bir başkasın. Hiç kimseye benzemezsin. En önemlisi de bu ki, Susanım çok sevinmiş senin gelişine. Onun sevinci benim sevincimdir. Ondan başka kimim var ki? Ne zaman istersin gel, aziz misafirimsin.

    Nesimi onun elini öperek gözleri üstüne koydu. Sonra Susan onun koluna girerek onu yatak odasına kadar ötürdü. Ve geri dönerek meclisi ikilikte ta dan yeri sökülünceye kadar devam ettirdiler.

    Dedesi meclisi terkettikten sonra tam serbest olmuş Susanın bir-iki kadeh de şerap içmişti diye gönlü öyle açılmışdı ki, hep deyip gülüyor, gülmeli aşk fıkraları anlatıyor, sanki yılların arkadaşymış gibi kalbinin çoklarına açmadığı en mehrem sırlarını şaire açıyordu. Kendisi de hayret ediyordu, diyordu sanki seni çoktan tanıyorum, hatta bazen istiyorum sorayım ki, bunca yıllar nerdeydin? Sanki saf kalbi senelerce dolup taşmışdı, şimdi hayatında ilk defa şair görünce, hem de bunca yakışıklı, alemin sevimlisi olan asıl şair görünce dili açılmışdı. Şairi en çok onun iri, mavi gözleri meftun etmişdi, gözlerini çekemiyordu o sırlı gözlerden. Ömründe böyle bir güzellik görmemişti; kızın ağır-ağır inip-kalkan uzun kiprikleri sanki bu güzelliğin önünü bir anlık bile örtmeğe utanıyordu. Kız bütünlükle incelik, zariflik, titreklik, ürkeklik remziydi, baştan-ayağa kadar naz-qemzeydi kız kıyafetinde sanki. Hep “1001 gece” masallarından örnek getiriyordu, hem de yalnız o masallardakı güzel şahzadelerden. Onları hatırlayınca mavi gözleri acaip parlıyordu.

    — Hep o masalları okuyorsun herhalde, — diye güldü şair, — Tabii. Genc kızlar çok severler o masalları.

    — O masalları seviyorum dersem hiçne dememiş olurum, — Uzun saçlarının uclarını bura-bura hayallere daldı, — O masallar bana asıl şahzade olmağı öğretmiş. Benim yaşımdakı kızlardan herhankı birisini buradan götür şahlık tahtında otursun, şahzade olamaz. Ben ise köleyle nasıl tavranılmalı, tabi olmazsa onu nice itaata getirmeli, ne zaman ona hankı cezayı vermeli, hepsini biliyorum. O yüzden şimdi tahtta oturursam dünyanın birinci şahzadesi olurum ben.

    — Köleyle tavranma nezeriyyesini bildiğin için mi?

    — Yalnız nezeriyye değil ki. O kadar köle dövmüşüm ki ben!

    Şair kulaklarına inanamadı. Böyle gül gibi incecik bir kız, yaprak gibi titrek bir varlık nasıl adam dövebilir? Ve bunun adam dövmesinden ne olacak ki?

    — Neden şaşırdın ki? — Susan güldü, — Şahzadeyimse köle dövmesini bilmez miyim?

    — Sen ciddiymisin?!

    — Tam ciddiyim. Bende yalan olmaz.

    — Senin kölen var mı ki?!

    — Hayır ya. Benim tahtım var mı ki kölem olsun?

    — Komşunun, akrabanın kölesi mi?

    — Hayır. Bu köyün tümü fakir, o yüzden hiçkimsenin kölesi yok. Ama bir tek benim olmuş; sekiz yaşımdan ta on bir yaşıma kadar kölem olmuş benim. Sonra… Şimdi de var. Yani çocukluk yıllarımdan öğrenmişim köleyle tavranış kurallarını. Onu kendime tamamen tabi ettirmenin bütün yollarını biliyorum. Ağzımdan ne emr çıkıyorsa “baş üstüne” diyor. Bu konuda çok büyük tecrübem var yani, — Kız gözlerini yumarak “ah” çekti, hayallerinden yüzü ışıklandı sanki, incecik dudaklarına tebessüm kondu, — Hem de çooook büyük tecrübem.

    Kadehini kaldırarak şeraptan bir-iki yudum içti.

    — Susanım, sen kadehi kaldırdığında bile nazla kaldırıyorsun. Birisine azap verdiğini gözlerimle görürsem bile inanamam.

    — Birisine değil, köleye. Kendi köleme. Köle adam değil ki, — Şairin ona hayretler içinde baktığını görünce ciddiyyetle bakışlarını ona dikti, — Nice şairsin sen? Anlaya bilmedin mi? Aşikimden konuşuyorum ben. Aşikimden.

    — Aşikini mi köle ettin kendine?

    — Evet. Hem de asıl köle. Elleri, kolları bağlı köle… Neden öyle bakıyorsun ki? Ben asıl şahzadeyim ve bir gün mutlaka tahtta oturacağım. Biliyorum. Rüyalarımda görmüşüm. Benim çok kölem olacak. Önceden onlarla tavranış kurallarını bilmeliyim.

    — Sen hankı tahtta oturacaksın, Susanım?

    Kız düşüncelere dalarak dudaklarını büzdü.

    — Bilmiyorum ki… Bence bir prens alacak beni, ben de olacağım asıl şahzade.

    Ve sustu. Şair büyük merak içinde ona bakıyordu; dün sabah pınar başında gördüğü andan bu fevkalade güzeli kendi kısmetine yazılmış hisap etmişti, o yüzden onun hayatıyla bağlı hatta en küçücük şeyleri bile bilmek istiyordu.

    — Lütfen kısaca da olsa anlata bilir misin, eğer hatırladığında gönlüne dokunacak bir şey yoksa. Aşikini nice köle etmişsin?

    — Hayır, gönlüme dokunacak ne olabilir ki? Sadece, çocuklukta olmuş bu, o yüzden meraksız gelebilir diye sustum. Biliyor musun, biz çocuklukta “Han-vezir” oynardık devamlı. Sen de oynamışsın herhalde çocukluğunda. Birisi “han” seçilir, o da vezir-vekilini, cellatlarını tayin eder, birisini de köle ilan eder. Han herkese bir iş yapmasını emrediyor, bir tek kölesi oyun bitinceye kadar onunla kalıyor. Han onu istediği zaman cezalandıra bilir, tabii ki, endazeyi aşmamak şartıyla; yani, mesela, saçlarından-kulağından dartar, yüzünden vurarak elini öptürür-falan. Ben o oyunu çok severdim, çünki bütün kızlardan güzeldim diye oğlanlar bana aşiktiler, herzaman beni “han” seçerlerdi. Ben de “han” oldum mu, herzaman aynı birisini kölem ilan ederdim, çünki çok öfkeliydim ona. Sebebi de buydu ki, herkes bana “şahzade” derdi, hiç kendi adımı diyen yokuydu, bir tek o bana inatla “Susan” derdi. Başka zamanlar ona bir şey yapamazdım ama, oyun zamanı istediğim kadar ondan öcümü alıyordum. Sinirleniyordu ama, hiçbir şey yapamıyordu. Oyundan sonra küsüyordu, haftalarca konuşmuyordu, oynamağa gelmiyordu. Sonra yalnız kaldığından dolayı mecbur geliyordu. Çocukluğunda hiç oynadın mı bu oyunu?

    Şairin yüzüne keder bulutu çöktü… Çocukluk yılları… Çocukluk yılları… Sanki bin yıllar önceler olmuştu o yıllar. Sanki asırların arkasında kalmış, unutulmakta olan tatlı bir rüyaydı çocukluğu. Dede-baba vatanı Şamahı dağlarında, derelerinde, laleli çimenliklerinde, dupduru pınarlarında kalmıştı o uzak rüya. Hiç adam gibi çocukluğu oldumu ki? Çocuklarla doyasıya oynaya bildi mi ki? Hep kitaplara sarıldı medreselerde. Okudu, okudu. Onca okumasının mükafatı olarak da çöllere düştü, kurbet illerde dolaştı, sergerdan oldu. O yılları hatırlayınca içinden bir “ah” koptu, kendi kendisiyle konuşuyormuş gibi fısıldadı:

    “Gönlümün şişesine perri-meqes deyse sınar

    Ey hebibim, bes nedendir sen atarsan taşlar?

    Terkü-can kıldı Nesimi, geçti bu baştan daha

    Handa kaldı ata-ana, qövm ile qardaşlar?”

    (“perri-meqes” – sinek kanatları )

    — Ne dedin? Duymadım ki.

    — Hiiç… Çocukluğumu hatırlamak istedim. Hatırlayamadım.

    — Oynamadın yani.

    — Belki de oynamışımdır. Hatırlayamıyorum.

    — Ninem diyordu ki, büyük adamlar çocukluklarında da tenha oluyorlar, o yüzden büyüdüklerinde bak böylece senin gibi kederli oluyorlar. Niye, biliyor musun? Çünki hatırlayacak hiçbir şeyleri yoktur. Ben ise bir bak ne kadar güleryüzlüyüm? Çünki öylesine hatıralarla zengin bir çocukluk yaşadım ki!.. ha-ha-ha-haa!.. Başka şeyler bir tarafa dursun, bir tek her defa onunla o odamda ikilikte kaldığım anılarımı yazacak olursam heresi bir kitaba sığamaz… Son defa beş yıl önce oynadık. Onda benim on bir yaşım varıydı. Dedi daha oynamayacağım, çünki seni seviyorum. Hayretlendim, dedim öyleyse neden bana hiçbir zaman “şahzade” demiyorsun? Bilyor musun ne dedi? Dedi seni kıztırıyordum, istiyordum her defa bir başkasını değil, beni kölen ilan edesin. Tasavvür ediyor musun? Dedi bu günece hiçkimse sana parmağıyla bile dokunamamış ama, ben bunca yıllarda bu hisaba senin ellerinden ne kadar öpmüşüm!

    — Kara sevdaya düşmüş zavallı, hiç mi haberin olmamış?

    — Asla. Yemin ederim. Kendisi hiçbir tarzda bildirmemişti bunu.

    — Bilince de gönül verdin herhalde.

    — Yok, hayır. Ne gönül? Çocuktuk diyorum. Hem de çiçek gibi oğlanlar durup dururken onca aşağıladığım birisini mi sevecektim? Kız arkadaşlarım bana gülmezler miydi? Hem de hiç şahzade de kölesine aşik olur mu? Ben öyle şeyi asla kabül etmem.

    — Sevgisini itiraf etti ve bitti münasebetiniz, öyle mi?

    — Hayır. Bitmedi. Şimdiyece de geliyor ara-sıra… Bak o sağdakı oda benim odamdır. O odada oluyoruz dedem gün boyunca evde olmadığında. Ayda üç-dört defa. Yanlış anlama lütfen, hiçbir yakınlık yok aramızda ve asla olamaz da. Asla ve asla. Sadece… sadece “şahzade-köle” münasebeti bizim münasebetimiz… Ne bilim, diyor guya ben onu sihirlemişim, tilsime salmışım, bir türlü tilsimden çıkamıyor. Ben sihirden, tilsimden ne anlarım ki? Diyor yalnızca senin kölen olduğum anlarda yaşamaktan lezzet alıyorum. Güzelliğim kafasını bozmuş zavallının. Ben aslında böyle istemiyorum; köle denen şey herzaman sahibinin yanında olmalı. Bununkuysa, sadece, aşk köleliği. Ne yapayım? Kıramıyorum. Ant içiyor ki, ben ondan yüz çevirecek olursam kendisini öldürecek. Yalan demiyor. Bir defa demiştim yeter artık, gidip evde zehir içmişti, Allah istedi ki, ölmedi. Ondan sonra korktum ki, zavallıya benim yüzümden bir şey olabilir.

    Susan birden ürkmüş ceylan gibi ona bakarak sözünü kesti, şeraptan hafifce allanmış yanakları lale gibi kızardı.

    — Aman Tanrım, ben bunları niye konuşuyorum? Ben hiç en yakın kız arkadaşıma bile demiyorum onun ara-sıra bize geldiğini, bu bir sır gibi ikimizin arasındadır. Gizlin görüşüyoruz biz. Arkadaşlarımın gözünden düşeceyinden korkuyorum. Beni yanlış anlarlar, derler bundan şahzade olamaz.

    — Eminsin ki, iki cahan bir olsa bile benim gözümden düşmezsin. O yüzden.

    — Neyse bir kuvvet var sende. Sen adam konuşturmasını biliyorsun.

    — Ben gönüller sultanıyım, afet. Karşımdakı insanın gönlüne girerek gezmesini biliyorum. Konuşunca bazı şeylerin üstünden geçmen de çok tabiidir ama, benden sıkılmaya bilirsin.

    Kız elini ağzına koyarak “ah” diye hayretle içini çekti.

    — Yani… yani sen… yürekleri okuya biliyor musun?! Mesela… o odada neler olup-bittiğini görüyor gibisin, öyle mi?!

    Hakikaten de, görüyordu şair. Besiret gözü açıktı onun. Bilyordu ki, Susan ne diyorsa dosdoğru diyor. Zerre kadar bile ilaveler, süs-bezekler vermiyor hatıralarına. Ama konuştukları yaptıklarının onda birisi kadar bile olamazdı. Çok utanıyordu, o yüzden. Utanılacak şeyleri bir başka şekilde anlatmağa çalıştığından bazen söz bulmakta zorlanıyordu; o anlar ince, titrek sesi biraz daha titriyordu. Ama şair biliyordu ki, yürekleri okuya bildiğini derse kız belki de artık hiçbir şey konuşmayacaktı, hatta utandığından gözlerini kaldırıp bakamayacaktı da ona ta meclisin sonuna kadar. O yüzden:

    — Hayır, sevimli Susanım, ben peyğamber değilim ki, yürekleri okuya bilim, — dedi, — Sadece, tahmin edebiliyorum. Mantıkla yani.

    — Tahmin mi? — Susan birazcık rahatlamış gibi oldu, — Peki tahminlerin herzaman doğru mu çıkıyor?

    — Hayır. Genellikce yanılıyorum. Her bir halde bu kadar utanmana gerek yok. Aşağılanmağı haketmiş birisi aşağılanmalıdır. Öldürülmeyi haketmiş Ebu Cehl öldürülmeliydi diye Bedrde öldürüldü. Mollalar beni aşik dindar olduğum için, şerap içtiğim için kınıyor, utandırmak istiyorlar ama, cahildirler diye umrumda bile değil kınamaları, diyorum iyi yapıyorum. Ben doldurur ben içerim, günah benim kime ne? Ben severim sevdiğimi, o yar benim, kime ne? Gah giderim medreseye ders okurum Hak için, gah giderim meyhaneye dem çekerim, kime ne? Yar eşiği secdegahım, yüz sürerim, kime ne? Yar bağından gül deririm kime ne? Kime ne yani? Ben buyum, böyle yaşarım. Sen de böyle ol. Kendi yaptığını doğru biliyorsan, adamların ne söylemelerini kafana takma hiçbir zaman. Binlerce aşikin olsun, sabah-akşam o gül ayaklarından öpsünler, bundan utanma, çünki buna layikmişsin demek ve de onlar bunu haketmişler.

    Susan utancaklıkla gülümsündü, sonra şehla gözlerini nazla süzdürerek manalı-manalı ona baktı. Bakışlarıyla dinmezce bir kadar konuştular.

    — Yürekleri okumaya bilirsin ama, doğru tahminler ustasısın, — diye uzun saçlarını kendisinden memnun bir halde elleriyle geriye attı, — Böyle dünyagörmüş müsahibi bana yetirdiği için bu yıldızlı geceye minnettarım. Ben herzaman doğru konuşuyorum, şahzadeye yalan yakışmaz. Kıybeti-falanı da hiç sevmem. Doğru söylerim ve doğru bildiğimi yaparım. O yüzden yaptıklarımdan hiçbir zaman utanmam, derim iyi yapmışım. Yani eğer herhankı amelimi anlattığımda utanıyorumsa bu asla o demek değil ki o amelimden utanıyorum. Hayır. Senden utanıyorum. Senden. Haskanum es?

    — Haskanum em, im şaat sireli, amenaqahkr arqayadustr Susan.

    ( Şair arap, fars, kürt, gürci dillerinin yanı sıra ermeniceyi de güzel biliyordu. O yüzden zaman-zaman ermenice de konuşuyorlardı. “Haskanum es” – Anlıyor musun; “Haskanum em, im sireli, amenaqahkr arqayadustr” – Anlıyorum, benim sevimli, tatlı şahzadem”).

    Susan kadehini kaldırıp bir-iki yudum şerap içti.

    — Bana bak, perilerden güzelim diyorsun. Melekler onlardan güzel mi?

    — Çok-çok güzeldirler. Senin siman hakikaten de melek simasıdır.

    — Benim gibi de tacları var mı başlarında?

    — Hayır, Susanım. Tacları yoktur… Ümumiyyetle, onların cinsiyyeti yoktur. Kız-oğlan diye melek yok. Sadece, insan kıyafetinde olurken kız ve ya oğlan gibi görünebiliyorlar. Cennetin yüksek sakinlerinin ise cinsiyyeti var. Hur ve huri diyorlar onlara. Hur erkektir, huri dişi. Melekler bizlere o hur ve huri güzelliğiyle görünüyorlar.

    — Yani bende huri güzelliği mi var?

    — Evet, Susanım. O yüzden seni pınar başında gördüğüm zaman şaşırdım, huri misin diye. Biliyor musun, alemler içinde hurilerden güzeli yok. Kız güzelliğinin en yüksek, en son haddi odur. Nedenini bilmiyorum ama, yalnız ermeni kızlarında oluyor böyle ifrat güzellik. Diğerleri en çoğu peri güzelliği haddinde olabiliyorlar.

    — Yalnız ermeni kızlarında mı?

    — Evet. Yalnız.

    — Nerden biliyorsun?

    — Ben periler aleminde çok oluyorum. Onların en güzeli senin gibi asıl bir ermeni güzelinin eline su dökmeğe layik olamaz.

    Susanın yüzü ışıklandı sevinçten.

    — Ya, lütfen, yalan söylemiyorsun, değil mi?

    — Yemin ederim.

    — Ademden de mi güzelim?

    — Ademin güzelliği erkek güzelliği. O, hurdur ve bir hur gibi erkek güzelliğinin en yüksek, en son haddidir. Erkek güzelliği başka, kadın güzelliği başka.

    — Sen onu çok yakından mı gördün?

    — Ben onu ayda enaz iki-üç kez görüyorum. Senin kadar yakından yani. Böylece konuşuyoruz.

    — İlk kez gördüğünde korkmadın mı?

    — İlk kez rüyamda gördüm. Uzun saçlarını yüzümde hiss ettim uyandım ve… tabii ki korktum. Birden gözünü açasın göresin odanda birisi var. Çok-çok güzeldi, ben o zamana kadar güzelliğin ne olduğunu bilmiyormuşum. Aynen sana benziyor; böylece azca çekik bademi gözlü, ince dudaklı, ince kaşlı, böylece uzun düz saçlı. Ama gözleri seninki gibi mavi değil onun. Ala gözleri var ama, kenarları kıpkırmızıdır, bizdeki gibi ak değil. En çoğu da bu korkuttu beni, dedim ilahi, bu ne gözlerdi böyle! Ama beni ona meftun eden de o acaip güzel gözleri oldu. Moğal-Çin gözlü diyorum ona her zaman.

    Susanın çocuk yüzüne benzer saf yüzünü telaş bürüdü, korkudan titreyerek kalkıp onun böyründece oturdu.

    — Konuşma, konuşma, lütfen, korkuyorum, — diye onun kolundan tutarak başını kolunun üstüne eğdi, — Bir zaman kısmet olursa gündüz konuşursun. Gece korkuyorum, sonra rüyalarıma girebilir…

    Böyle teması asla beklemeğen Nesiminin içinden hoş bir titretme geçti. Elini onun gece gibi kara, mişk-enber kokulu saçlarına dokundurmak istedi ama, cürat etmedi, dedesi görebilir, ayıb olur diye. Ama baktı ki, hayır, dede çoktan tatlı uykudaydı, horultusu alemi bürümüştü. Tekrar elini ihtiyatla kaldırdı; bu sefer kızın onu yanlış anlaya bileceğinden ve onu kovacağından korktu. Hem de bu belki bir rüyaydı? Rüyadırsa birazcık daha devam etsin. Rüyalarında kanatlı perilerin böyle tuzağına çok düşmüştü; her defa elini onların böylece uzun, simsiyah saçlarına dokundurunca hemen uyanarak o tatlı alemden ayrılmış, sonra da “neden saçlarına dokundum?” diye kendisinden, dünya-alemden nefret etmiş, hatta bazen o anlar deli gibi bağırarak saçlarını bile yovmuşdu.

    — Biliyor musun, Nesimi, şimdi hatırladım. Üç-dört gün önce rüyamda gördüm ki, deve kervanıyla Şama gidiyorum… Yok, hayır, Halepe. Evet, evet, Halepe. Tasavvür ediyor musun, ben kecavedeydim, şahzadeydim. Benim devemin yanında da kölelerim gidiyorlardı. Yayan idiler. Çöllükte de o kadar adam varıydı ki! Çok da tonqallar yanıyordu. Bütün çöllüğe sepelenmişdi. Adamlar tonqalların etrafında oturmuşlardı. Hepsi diyordu “Şahzade Susana aşk olsun!”… Ayyy! Ne kadar güzeliydi!.. Kölelerden birisi o idi, benim karasevdalı aşikim… Nesimi, senden bir şey rica etmek istiyorum ama, lütfen bana gülme.

    — Buyur, afet, emrin olur, rica ne demek.

    — Bana bak, sen çok şehirler görmüşsün diyorsun. En ucuz köle hankı şehirde sence?

    — Vallah öyle şeyle hiçbir zaman meraklanmadım da, o yüzden diyemem.

    — Öğrene bilir misin?

    — Öğrenirim senin hatırına. Ne yapacaksın ki?

    — Ne bilim… Sadece bilmek istedim.

    — Almak istiyorsun qaliba.

    Susan ince dudaklarını çocuklar gibi büzerek nazlandı.

    — Tabii ki almak istiyorum… Biliyor musun, dedem beni çocukluğumdan ev işlerinden uzak tutmuş, bir tanem diye-diye. Her işi kendisi yapmış. Ben de bu yaşa gelmişim, adam gibi yemek bile pişiremiyorum. Sadece, pınardan su getiriyorum. O kadar. Son yılda dedem artık hasta düştü, ev-avlu işlerine zorlukla yetiyor. Bazen akrabalardan gelip yardım edip gidiyorlar ama böyle de yürümez ki. Hizmetçi götürürsek ona para vermek lazım. En iyisi köledir, sabah-akşam çalıştıracaksın, her işini yapacak, bir karın yemeyini vereceksin, bin defa dua edecek sana. İşini kötü yaptığında da cezalandıracaksın. Hem de herkes beni kölesi olan asıl şahzade bilecek. Ama onu almak için de para lazım.

    — Senin kölen yok mu?

    — Eh! Ben asıl köleden konuşuyorum. Yani gece de, gündüz de benim yanımda olmalı, elimin altında olmalı. Her şeyine, hayatına bile benim sahip olacağım asıl köle istiyorum ben. İşitmişim enaz yüz dinardan başlar pazarda. Öyle mi?

    — Eğer genc, kuvvetliyse paha olacak herhalde.

    — Eh! İhtiyar neyime lazım ki? Genc ve kuvvetli olsun istiyorum. On altı-on yedi yaşlarında. Bu köyde hiçkimsenin kölesi yok. Bir tek bende olacak. Ayyy, çok istiyorum, çok!.. Tenha yaşamış olsaydım evimi satırdım, herşeyimi satırdım, alırdım. Aman Nesimi, bu işde bana yardımçı ol.

    — Vay Susanım, ben köleyi nerden bulurum? Yüz dinarı ben uykumda bile göremedim ki.

    — Diyorum yani… çok ucuzu bir tesadüf yüzünden karşına çıkabilir. Lütfen o zaman beni unutma. Beni unutmayacaksın, değil mi, Nesimi?

    Kız son sözlerini öyle nazla dedi ki, şair artık duramadı, titrek elini ihtiyatla onun saçlarına dokundurdu. Kız sanki bunu bekliyormuş, başını onun kolundan sürüştürerek göğsüne dayadı. Şair bunun rüya olmadığına sevinerek o mişk-enber kokulu saçları okşadıkca okşamağa başladı. Ve o saçlardan bir öpücük aldı. Yalnız bu zaman kız başını kaldırarak gülümsündü… ve şair onu bağrına basarak mavi gözlerini, lale yanaklarını, incecik dudaklarını çılğıncasına öpmeğe başladı.

    — Seni unutmak mümkün mü yani, şahzadem?

    “Çarşamba günü yar geze geldi çimen içre

    Bülbül daha gördü üzünü, düştü feğana.

    Adine günü gördü camalını Nesimi

    Emdi lebi-leli-şekkerin ol qana-qana”.

    Mutlaka sorarım, öğrenirim. Ama bana kalırsa…

    Sözü ağzında kaldı. Hayretle gözlerini karanlığa dikerek ayağa kalktı. Oturdukları ağaclıklarla ev arasındakı açık çimenliği Ay işığı yeterince ışıklandırmıştı diye acaip bir karartının o çimenlikten bir hayal gibi geçerek yol tarafa, karanlığa doğru gittiğini aydınca gördü.

    Şairin heyecanla karanlığa baktığını gören Susan da kalktı ve korku içinde onun kolundan yapıştı.

    — Ne oldu?! Bir şey mi gördün?!

    Kızın çok korktuğunu görünce:

    — Hiiç, — diye onun ince belini kucakladı, — Gözüme göründü qaliba.

    Yine dudak dudağa geldiler. Ama neşesi kaçmıştı. İçini sarmış heyecan gitgide artmaktaydı. Kulaklarına karışık sesler geliyordu. İnsan sesleri, deve neriltileri, yıldırım gürültüsü, bülbüllerin cehcehi, yağmur şırıltısı, her şey biribirine karışmıştı. Birileri de ara-sıra “ey Nesimi… ey Nesimi… ey Nesimi…” diyordu. Yavaş-yavaş bütün vücutu bu karışık seslerden titremeğe başladı. Sanki bütün vücutu işitiyordu bu sesleri. Kızın belini bırakarak elleriyle kulaklarını tuttu ama, sesler kesilmedi, içindeydi sanki o karışık, acaip sesler. Taaccüp içinde ona bakan kızı elleriyle yavaşca kendisinden araladı.

    — Ne oldu sana, Nesimi?!

    Cevab yerine alakasız sözler çıktı şairin ağzından: “Yok, yok… Onun suçu yok… Neden?.. Yok, hayır… Olmaz… Asla… Asla… İstemiyorum…”

    Susan korku içinde ona bakıyordu.

    — Su vereğim mi?.. Aman ya Rabbım!.. Noluyor Nesimi?!

    Şairin nefesi yetmiyordu sanki. Kesik-kesik nefes alıyordu. Yüzünde dehşet varıydı.

    — Yok, hayır!.. Su hayır!.. Kadeh… Kadeh veriyorlar… Korkma!.. Yakın gelme!.. Lütfen… Dokunacaklar, uzak dur!.. Lütfen… — Yüzünü göklere tutarak neyse arıyordu,— Ah, odur! Odur!.. Dan yıldızı… Gördüm… Aman, dokunmayın ona!.. Kafir oluban zünnar bağlaram …

    Ayakta zorlukla duruyordu. Yıkılmamak için yakındakı ağactan yapışarak ona sarıldı. Sonra dönerek sırtını ağaca dayadı ve “Aman ya Rabbim, bu biçare kuluna rahmet” diyerek diz üste yere çöktü. Sonra başını kaldırdı, gözlerini yumarak yüzünü göklere tuttu ve yavaşca ama kalın bir sesle şiir söylemeğe başladı.

     

    “Sen sana ger yar isen, var, ey gönül, yar isteme

    Yare-dildar ol sana, sen yare-dildar isteme.

    Bivefadır çün bu alem, kimden istersin vefa?

    Bivefa alemdesin, yare vefadar isteme.

    Gül bulunmaz bu dikenli dünyanın bağında çün

    Ebsem ol, bihude gülsüz yerde gülzar isteme…

    Şerbeti ağuludur fani cahanın, sen onun

    Şerbetinden nuşidarı umma, zinhar isteme.

    Dünyanın sevgisi ağır yük imiş, menden işit

    Nefsini yük etme ona, ey sebuk bar isteme.

    Bir emin mehrem bulunmaz, ey Nesimi, çün bu gün

    Haıka faş etme bu remzi, keşfü-esrar isteme”.

    Şiir bitince araya ağır bir sükut çöktü. Kenarda durarak ona taraf bir adım bile atmağa cürat etmeğen Susan bu acaip manzaradan donarak kalmıştı, korkudan irilenmiş gözlerini ondan çekemiyordu. Bu ne sesiydi, kimin sesiydi böyle?! Katiyyen Nesiminin sesi değildi. Nesiminin sesi sakin akan ırmak gibi hazin, inceydi, adamın ruhunu okşuyordu. Bu ise kalın, gürültülüydü. Hem de her kelime eks-seda veriyordu sanki. Deli mi bu?! Cin mi musallat oldu buna?!

    Şair birden rahatlıkla sinedolusu nefes alarak salavat çekti, sonra eyilip alnını yere vurdu, toprağı öptü: “Merhametin büyüktür, ya Rabbim”. Sonra ağır-ağır ayağa kalktı. Sanki kızın yüzüne bakmaktan utanıyordu, gözlerini yere dikmiş halde gelip sofranın kenarında oturdu.

    — Sen… Sen beni korkutuyorsun, Nesimi.

    — Gel, Susanım. Gel otur… Korkma benden, sevimli şahzadem. Geçti artık.

    Susan ihtiyatla sofraya yaklaştı ve ondan hayli aralıda oturdu. Ürkek gözlerini ondan ayırmadan elini korka-korka şerap şişesine uzattı.

    — Şerap ister misin?.. Rahatlanman için.

    — Zehir bile versen içirim, afet.

    Kız onun kadehini ağzınaca doldurdu. Şair susuzluktan yananlar gibi birnefese içti şerabı.

    — Birini de.

    Kız yine kadehi doldurdu. Onu da içti. Ve tünd şerap etkisini derhal gösterdi; yüzünün boğuk rengi açıldı, mestane gözleri tebessümden parladı.

    — Ah! Ne güzelmiş!.. Bana dediler ki, kız seni deli sanıyor. O yüzden sana kötülük edebileceklerinden korktum.

    — Yok… Hayır… Sadece… Sende tez-tez mi oluyor bu?!

    — Bu, yani delilik mi? — Şair acı-acı güldü, — Susanım, gözüm nuru, beni deli sanasın diye bu oyunu getirdiler başıma.

    — Kimler?! Periler mi?!

    Şairin gözleri Dan yıldızına dikildi. Parmağını ona taraf tuşladı.

    — Evet. Beni sana kıskandılar. Ha-ha-ha!.. Kıskandılar. Anlaya biliyor musun?

    — Kıskandılar mı?!

    — Evet, evet. Buna tam emin ol. Önceler de sevdiklerim olmuş, her defasında da kıskanmışlar. Ama hiçbir zaman bu derecede kıskandıklarını görmemişim. Çok kazaplıydılar.

    — Neden kıskandılar ki?!

    — Ah! “Neden”. Çünki sen onlardan güzelsin. Onlardan çok-çok güzelsin. Gördüler ki, beni esir eden bir ermeni kızının güzelliği beşer güzelliğinin en yüksek haddindedir, o yüzden kıskandılar. Gördüler ki, ne bu dünyada, ne de ahirette hiçbir güzel senin kadar güzel olamaz, o yüzden kıskandılar. Bu öyle bir güzellik ki,

     

    “Ol dodağın cüresinden esrimiş Ruhül-Qüdüs

    Ya Rab, ol camın şerabı abi-kevserden midir?

    Lebini kim zikr edirse nuş olur ağu ona

    Ol lebin zikri acab tiryaki-ekberden midir?

    Berqi-nesrin üzre, ya Rab, ol dizilmiş inciler

    Sübhdemi vaktında düşmüş şeh mi, ya terden midir?”

    Sen de iç, ey afet, korkun canından gitsin. Hem de yakın otur bana. Ve lütfen bu gördüklerini kimse bilmesin.

     

    “Çün Nesiminin muradı sensen, ey arami-can

    Halk içinde onu düşmenkamü-bednam eyleme”.

    Susan kendisi için de şerap süzdü. Ama ikice yudum içip kadehi sofraya koydu. Ve ona yakın oturmağa da cürat etmedi. Hala korkusu gitmemişdi.

    — Sen sanki boğuluyordun. Periler mi boğuyorlardı seni?

    — Hayır, hayır. Onlar isterlerse bile hiçbir kimseye kötülük yapamazlar. Bu dünyada her ne ederse Hak eder. Biliyor musun, Susanım, onlar bana şiirleri, ilahi alemden haberleri Dan yıldızı görününce getiriyorlar.

    — Dan yıldızında mı yaşıyorlar?

    — Hayır. O yıldızın görünmesi, sadece, bir zaman gibi ayarlanmış bana. Ta genclik yıllarımdan benim onlarla ahtim var; onlar bana haber getirecekler ama, bir şartla ki, o yıldız görünüp yok oluncaya kadar herbir dünya işinden uzak durmalıyım.

    — Sen her gece yatmayıp da o yıldızı mı bekliyorsun?

    — Onu beklemek mecburiyyetim yok. Hem de her sabah gelmiyorlar ki. Geldikleri zaman uykudayımsa uyatıyorlar, ya da rüyama girerek sözlerini söylüyorlar, gidiyorlar. Ama şimdi şahane güzelliğin unutturdu bana Dan yıldızını. O yüzden Hakka şikayet ettiler “Nesimi antını bozdu” diye. Hak ise anda hilaf çıkanları sevmez. O yüzden beni cezalandırmak istedi.

    — Öldürmek mi istedi?

    — Hayır. Ölümden kat-kat büyük cezalar var bu dünyada. Ölüm nedir ki? Onlar kıskandıklarını gizledilerse de Hak onların gönüllerinde olanları biliyor. O yüzden bana öyle ceza verdi ki, sonunda ayrılık olsun.

    — Anlayamadım ki… Nice yani?

    — Yani ne hallere düşdüğümü görüp de beni deli hisap edesin. Bak, artık yanımda oturmaktan korkuyorsun.

    — Korkuyor muyum?! Hayır… Sadece…

    — And olsun Allahın birliğine ki, ben deli değilim, Susanım. Sadece, sağlığındaca cennetlik olarak yaşayan tek-tük seçilmişlerdenim. Ona göre Hak beni her adımda koruyor, mahşer gününde hisap verenlerden olmayayım diye. Bir gün ben de öleceğim ama, Fezlullah gibi atlara bağlanarak param-parça edilecek olsam bile cennetliklerdenim.

    Susan şaşkınlık içindeydi; bu neler konuşuyordu! Bu on altı yaşınaca hiç böyle acaip adama rastlamamıştı. Sanki bir sır toplusuydu adam kıyafetinde.

    — Biliyor musun en çok neden korktum? Şiiri derken tam başka bir sesin varıydı senin. Kalın, acaip bir sesiydi o. Çok korkunc idi.

    — Benim sesim değildi o, afet. Ademiydi o, benim dilimle konuşuyordu.

    — Adem mi?! — Susan telaş içinde eliyle ağzını tuttu, — Sen… Senden korkulur vallah.

    — Korkulacak bir şey yok, Susanım.

    — O… senin içine mi giriyor?!

    — Hayır. Sadece, benim dilimle konuşuyor. Şiirler ondan geliyor bana. Ben sonra yazıya alıyorum.

    — Unutmayasın diye mi?

    — Hayır. Nesillere kalsın diye. Kaybolmasın diye. Unutmam mümkün değil ki. Gönlüme yazılıyor o şiirler mühür gibi… Görüyorum ki, dediklerime inanamıyorsun. Nice de inanasın? Hiç dini beş parmakları gibi bilen ünlü din alimleri bile bana inanamıyorlar. Ben diyorum:

     

    “Leylinin bildiğini Mecnuna sor, Mecnuna

    Aqilin eqli haçan bildi ki, Leyla ne bilir?

    Cennet içinde olan huriliqanın zövqün

    Cennetin ehline sor, cennetü-ela ne bilir?”,

    ama dinlemiyorlar. Biliyor musun, bütün Yer yüzünün dindarlarının bedbahtlığı bildiklerinden artık hiçbir şeyi bilmek istememelerindedir, o yüzden beşeriyyetin inkişafı çok gecikiyor. Allahü-Teala onların içine fevkelkamiller gönderiyor ama, öldürüyorlar, düşman kesiliyorlar, mahvediyorlar dinlemek yerine. Ama bazen qeyb aleminden küçücük işaretim bile onların hadsiz taaccüpüne sebep oluyor ve mantıkdan mahrum olmayanları artık bana yalançı diyemiyorlar.

    — Küçücük işaret mi?! Ne işaret?!

    — Bak… Nasıl diyeyim… Mesela, bak o karasevdaya düşmüş aşikin — sarışın, şişman oğlan senin emioğlun değil mi? Adı da Tiqran. Bir yaş da büyüktür senden.

    Kızın vücudu ani esen soğuk rüzgardan üşümüş gibi titredi. İri açılmış mavi gözleri şairin gözlerine dikilerek kaldı. Neyse demek istedi ama, dili söz tutmadı.

    — Ama doğma emioğlun değil o. Emmin onu annesiyle Trabzondan getirmemiş mi? On yıl önce. O zaman onun yedi yaşı varıydı. Amcanın ikinci evliliği bu. Tiqranın annesi Trabzonda bir Ürdünlü tacirle evliydi. O tacir bunları atıp Ürdüne kaçınca yalnız kalmışlardı. Emmin Trabzonda görmüş sevmiş onu. Bu üç-dört ev aşağıda yaşamıyorlar mı?

    — Aman Allahım! Sen… Sen nerden biliyorsun bunları?! Sen… onu… onları tanıyor musun?!

    — Hayır. Nerden tanıyacağım? Ben ikinci defadır bu köye geliyorum. Dün sabah ve şimdi… Onlar dediler bunu bana, onlar. Ve hatta gösterdiler.

    — Periler mi?

    — Melekler.

    — Gösterdiler mi?! Neyi?!

    — Mesela… bu bir yıl içinde karı-koca olacağınızı. Ben düğününüzü gördüm.

    — Onunla mı?! Tiqranla mı?! Ne diyorsun sen, Nesimi?! Ne karı-koca?! Ne düğün?!

    — Evet, evet. O senin kocan olacak. Bu bir alın yazısı. Kaçınılması mümkün olmağan bir şey yani.

    — Ama… Bu nasıl olabilir ki? Ben onu hiç sevmiyorum ki. Biz, sadece… Ya, ben diyorum, sen anlamak istemiyorsun… Ben ona kölem gibi bakmışım herzaman… Bu gün de öyle bakmaktayım. En son bu yakında, beş gün önce yine bak o odamdaydık onunla. Yani… şahzade-köle gibi… — Susanın yanakları lale gibi kızardı. Utanarak gözlerini sofraya dikti, — Göstermişler onu da sana herhalde…

    — Hayır. Bunu sen dedin bildim.

    — Ant içer misin?

    — Ant olsun Allahın birliğine.

    Susan rahatlıkla nefes aldı.

    — Ben şişmanları ve sarışınları hiç sevmem. Nasıl onun karısı olmağa razılık verebilirim ki?

    — Eh, Susanım, alın yazısı gönül isteklerimize bakılmadan yazılıdır, biz daha dünyaya gelmeden yazılıdır. Bir yıl geçmez, bu dediklerimi hatırlarsın.

    — Ben bir başkasını seversem nasıl?

    — Başkasını sevebilirsin ama, mutlaka onunla evleneceksin.

    — Peki… onunla bahtiyar olacak mıyım? Lütfen söyle, Nesimi. Sen herşeyi biliyorsun. Söyle.

    — Herşeyi bilen yalnız Allahtır, Susanım benim. Peyğamberlerine bile o büyük bilgisinden yalnızca ufacık bir şey verir. Ben hiç peyğamber de değilim. Sadece, bu ve ya diğer hadiseler zamanı beni nelerdense çekindirmek için bazı sırları açıyorlar bana. Mesela, seni öpmezseydim ve ya günün diğer vakitlerinde öpmüş olsaydım ola bilsin hiç bu sırrı bana açmayacaklardı. O yüzden o adamla bahtiyar olup olmayacağını bilemem… Artık bana inanıyor musun, gözüm nuru?

    — İnanmak istiyorum ama…

    — Onun emmioğlun olduğunu, ismini, emminin onları Trabzondan getirdiğini-falanı dosdoğru söyledikten sonra da mı “ama”?

    — Evleneceğimize inanamıyorum, evleneceğimize. Nasıl diyeyim… biliyor musun, ben sıradan kızlardan değilim. Ben anne tarafdan padişah neslindenim, şahzadeyim fakir kızı olsam bile. Aşırı güzelliğimin de farkındayım. Bak, periler bile kıskanıyor beni diyorsun, perilerden güzelim ben diyorsun. O yüzden çok-çok kururlu ve kaprisliyim. Hem de sekiz yıl boyunca onu o kadar aşağılamışım ki… — Susan hayallere daldı; kedi gözlerine benzer bademi gözlerini kıyarak sanki tasavvüründe neleriyse canlandırmağa çalışıyordu, — Hayır, hayır… Böyle bir evlilik asla mümkün değil. Asla ve asla. Eğer nikahımız olsa bile herkes sanacak ki, biz karı-kocayız ama, aslındaysa… ben ona bir karı gibi hiç zaman yakınlık veremem. Benim kocam mutlaka prens olmalı. Bu sekiz yılda onun başına açtığım oyunlardan sonra onunla bir yastığa baş koyarsam kürurumu yerden yere vurmuş olurum…

    Susan yine onunla bağlı hatıralarını anlatmağa başladı.

    Şair ise artık dikkatini bir türlü toparlaya bilmiyordu; az önce Hakkü-Tealanın onu titretmesinden ruhunu öyle bir korku sarmıştı ki, bir kaç kadeh şerap içerek sakinleşmek istemişdiyse de korku canından çıkmak bilmiyordu. Susanın saçlarını okşayarak yüzünden-gözünden öptüğü için periler nice de kızmıştılar! Başlarının üstünde kırmızılı-mavili-yeşilli kanatlarını çala-çala:

     

    “Yalançı nefse uymuşsun, kucarsın dünyayı neyçün

    Meger Hakkı unutmuşsun ki, oldun dünyaya mail?”

    diyorlardı. Kanatlarıyla kızı çarpmak istiyorlardı; “azazil”, “zalim”, “vefasız”, “aşikini köle etmekten zevk alan” diye ona nefret püskürüyorlardı.

     

    “Azazilin sözün tutma, onun vefasına uyma

    Ki, iblise uyan olmaz gönül maksutune vasil”.

    En güzel melhem Susanı dinleyerek onun o saf çocuk dünyasına girmek olabilirdi bu anlar; çocukların dünyasına girerek bu “murdar”, “fani”, “leş” dediği yaşlılar dünyasının dert-kederinden, ağrı-acısıdan uzaklaşmamak mümkün değildi. Ama dinleyemiyordu. Dikkatini ona vermeğe çalışıyorduysa da çok müthiş bir korkuydu bu. Dikkatinin onda olmadığını hiss eden Susan da “ Beni dinliyor musun, Nesimi?” diye sormuştu, o ise “Evet, evet, dinliyorum” demiştiyse de kız dudaklarını çocuk gibi büzerek “Hayır, fikrin başka yerdedir”, demişti, ”Ben sana küse bilirim”. Şair de susmaması için rica ederek, yalvararak onun kalbinin inciklik buzunu eritmişdi. Bu anlar çok daha güzel melhem ise yeniden onu öpüşlere kark etmek idi tabii. Hem de kızın ondan aralı oturmasına neden olmuş kıskanc perilerin acığına bağrına basmak istiyordu onu. Ama Dan yıldızı daha parlamaktaydı. Belli olmazdı, yine kıza bilirlerdi periler. Kıza bir kötülük yapabileceklerinden ihtiyatlanıyordu…

    Dağlar arkasından sübhün ilk şafakları göründüğünde şair artık ayrılık zamanı geldiğini bildirerek Susana bunca güzel bir gece bahş ettiği için teşekkür edip sofradan kalktı. Gök yüzünde bir tek Dan yıldızı gür parlamaktaydı, digerleri artık görünmez oluyorlardı.

    Dan yıldızı da bir kadar sonra yok olacaktı… Ah!.. O yok oluncaya kadar perileri bir de kızdıra bilecekti mi göresen”?!

    Susan da kalktı. Yol kapısına kadar dinmezce gittiler. Kızın ondan beş-altı adım aralıda geldiğini gören şair kapının ağzında durdu. Sonsuz bir keder varıydı yüzünde.

    — Bu dünyada beni en kederli eden şey ayrılık anları olmuş her zaman, Susanım.

    — Ayrılık da ne demek? Biz daha yenice tanış olduk ki.

    — Uzak durmuşsun … O yüzden aklıma geldi.

    — Hayır. Ben… sadece…

    — Yoksa perilerden mi korktun?

    — Hayır. Asla. Güzelliğime haset eden kimseden korkmam ben. Çünki üstünüm öylesinden. Üstün olduğumu bilmezlerse haset etmezler.

    Şairin gözleri Dan yıldızına dikildi.

    — O zaman o incecik belini bir daha kucmama izin verir misin?

    — Ama… ama onlar yine kızarlarsa? Sana kötü ola bilir yani.

    — Hayır. Hak artık ruhumu titretmiş benim. Adem de sözünü demiş. O kadar. Kızarsa periler kızabilir. Ama artık ne sana, ne bana hiçbir zarar dokunduramazlar onlar. Öfkelerinden patlarlar seni kucaklamışım diye ama, hiçbir şey yapamazlar.

    Susan gülerek yakın geldi.

    — Tiqran gibi yani, öyle mi?.. Ha-ha-ha-haa!.. Bak en çok bunu seviyorum hayatta. Cezalandırdığım zaman o da öfkesinden patlıyor ama, hiçbir şey yapamıyor diye bana lezzet veriyor.

    Şair onun belini kucakladı.

    — “Derdmend ettin meni, ey derde derman ermeni

    Olmuşam eşqin yolunda bendeferman, ermeni.

    Qorxuram men dervişe sen diyesen din terkin et

    Nice ki bağladı zünnar Şeyh Senan, ermeni”.

    — Ah, nice güzel şiirdi! Dün pınar başından bu şiirin etkisindeyim. Asıl şahzadelere layik bir şiir…— Susan göklere bakarak hayallere daldı, — Bendeferman olmuşsun derdimden. Ne kadar şahane! Kölem etmişim yani seni, öyle mi? Güzel olduğu kadar da keşke hakikat olsa!

    — Bu hakikattır, Susanım.

    — Yapma ya. Nerde bende o baht?.. Ha-ha-ha-haaa!.. Bana gülüyorsun herhalde. Ama çocuk değilim ki ben.

    — Gülebilecek halim mi var, afet? — Şairin keder dolu yüz-gözünden tam ciddiyyet yağıyordu, — Ben de senin gibi her zaman hakikatı söylerim. En büyük saadet bunu hisap etmiyor musun?

    — Sen… sen tatlı sözler ustasısın… Biliyorum… Ben… — Susan birdence ciddileşti. Sözler boğazına tıkandı. Gözleriyle onun yüzünde sanki neyse arıyordu, kitap gibi okumak istiyordu sanki o yüzü.

    — Neden sustun ki? Beklemiyor muydun?

    — Yooook!.. Hiç!

    — Bir söz demeyecek misin?

    — Ne söz?!

    — Senelerdir kendine köle arzulamıyor musun?

    — ?!

    — Neden öyle bakıyorsun, Susanım? Dün kendin istemedin mi?

    — Ne zaman?!

    — Dün sabah. Pınar başında.

    — Ben mi istedim?!

    — Senin haberin olmadı. Dilin istemedi, meleksiman emretti. Ben de o andaca “baş üstüne” dedim. Ben bu yüzü çoktan tanıyorum, onun emrine karşı gelemem.

    — Çoktan mı?!

    — Ta genclik yıllarımdan. Sen daha dünyaya gelmeden.

    — Sen ne diyorsun, Nesimi?!

    — Ademin yüzünü diyorum. Onun yüzü aynen böyledir. Böyle azca çekik gözlüdür o da. Böyle nazik burnu var onun da. Dudakları da böyle incedir. Saçları da böyle simsiyah, uzundur onun. Böylece ortadan ayrılmış, dümdüz saçları var onun da.

    — Ama… o, erkek değil mi?

    — Ben yüz benzerliğini diyorum, benim sevimli Susanım.

    — Vallah rüya görüyorum sanki, — Kız fikir-hayal içinde eliyle alnını tuttu, — Yani… dün beni pınar başında görünce hisap ettin ki, benim esirimsin. Öyle mi?… Ha-ha-ha!.. Acaip ya. Bir bakışla yani.

    — Evet. Bir bakışla gönlümü viran ettin. Dağıttın, param-parça ettin.

    — Yani o, sadece, bir şiir değilmiş. Hakikaten de gönlünden geçenmiş. Öyle mi?

    — Tamamen… Bir rica etsem…

    — Buyur.

    — O mestane gözlerinden opmeğe izin verir misin?

    — Hayır, — Susan yüzünü nazlı bir edayla kenara tuttu, — Ayrılık içinse hayır.

    — Ben seni seviyorum, ey yanağından xecil gül laleyi-hemra ile.

    “Enberi-zülfün nesimi faş olalı aleme

    Oda düştü nafeyi-Çin, enberü-sara ile”

    — Benim gibisini sevmekten korkmuyor musun? Bana aşik olmak benim kölem olmak demektir. Esirimi azat etmem ben bir dünya altın verseler bile, — Nazla yüzünü sağa-sola çevirerek şairin onun dudaklarından öpmesine imkan vermiyor, zavallının aklını başından çıkarıyordu, — Yalvarıp yakarmasına da bakmam, kölem ederim ömürlük. Haskanum es?

     

    — “Gönlümü al ile aldın, şimdi can ister gözün

    Bunca şıltağı nedendir aşiqü-şeyda ile?

    Dişlerin eksi düşeli gözlerim sevdasına

    Lel düşmüştür gözümden lölöyi-lale ile”.

    Şair onun gözlerinden öptü. Sonra dudakları onun yanaklarında, dudaklarında, boyun-boğazında, sinesinde gezdi. Kız yüzünü göklere tutarak onun deli öpüşlerinden çığlıklar atacak hale geldi, halsizlik içinde yakasının düğmelerini açtı ve… şair sevda şerbetinden içtikce içti, “başına vurdu xumarı layezali-xemrin”, beyni dumanlandı, mest oldu, vulkan gibi püsküren gönlü sanki aklını elinden aldı, bu ilahi güzellik karşısında ayakta duracak takatı kalmadı daha, bütün içi tir-tir titremeğe başladı ve kızın belini bırakmadan yarıcanlı bir halde yavaş-yavaş onun karşısında ne zaman diz çöktü, bilemedi.

    Susan bunu asla beklemiyordu; bütün Şarkın sevimli şairinin onun önünde diz çökeceği rüyasına bile girmezdi. Şaşırarak geri çekilmek istedi ama, şairin kollarından kurtulamadı. İçini dolduran sevincten memnunlukla gülümsündü, hatta gülmemek için eliyle ağzını berk-berk tuttu.

    — Sen ne yapıyorsun, Nesimi?! Deli mi oldun?!

    — Hiçbir güzellik önünde dizlerim katlanmadı,— Bütün vücutundakı titreyiş sesine de geçmişti, — Hatta perilerin önünde dimdik durdum herzaman.

    Susan “ah” diye yüzünü göklere tutarak neyse düşündü, sonra eğilerek şairin kollarından tutup kaldırdı.

    — Bir de hiçbir zaman benim karşımda diz çökmeğe cürat etme. Bu benim emrimdir. Bak yoksa seninle hiçbir zaman konuşmam. Bu dünyada bir tek senin bunu yapmanı istemiyorum. Eğer ben güzelliyin son haddiyimse, sen de benim için adamlığın son haddindesin. O yücelikten inmeni istemem. Haskanum es?

    — Es qo gexecik yamb gervac em, uzum em… ( “Sen öyle güzel kızsın ki, istiyorum ki…”).

    Susan ince parmaklarını onun dudakları üstüne koydu.

    — Sus. Hiçbir şey deme, — diye onun gözlerinden öptü, sonra hele yıllar öncelerden ondan en çok sevdiği mısraları fısıldadı, — “Ay ile Güneş üzün hayranıdır. Mişk ile enber saçın tarxanıdır. Çün Nesimi alemin sultanıdır. Dövr onun dövran onun dövranıdır”. Alemin sultanı benim de sultanımdır. İki gün sonra gel bana. Bekleyeceğim seni sabırsızlıkla. Gelecek misin?

    Şair sanki kendinden geçmişti. Başının hareketiyle “evet” dedi.

    — Ama bak bana sahiplene bileceğini unut. Hayaller kurma yani. Ben bakireliyimi bir gün şahzade gibi tahtta oturacağım güne kadar koruyacağım. Sadece… sadece böylece hoş geçireceyiz zamanımızı… Bak böylece…

    Ve Susan onun boynuna sarıldı. Güzelliğini bunca yükseklere kaldıran, hristian kızlarını, genellikce de ermeni kızlarını ciddiye almayan diger müsliman türklerden farklı olarak onu bütün beşer kızlarından, hatta peri kızlarından bile üstün tutan sözlerin çıktığı dudaklarından deli bir öpücük aldı…

    Bak böylece aylarca süren görüşleri başlıyor. Dört-beş gün aralıklarla dört ay boyunca devam eden bu görüşler şairin hayatında silinmez izler bırakacaktı. Poetik zirvesiyle şiir dünyasının en mücizevi şiirleri hisap edilebilecek aşk şiirleri bu sevdanın ilhamıyla yaranacaktı. Sakin, yıldızlı gecelerde, Ay işığında bu füsunkar ermeni güzeliyle baş-başa kaldığı, dudak dudağa geldiği o esrarengiz anları ömrünün en tatlı, en bahtiyar anları hisap edecekti.

     

    “Müshefi-hüsnün hakkıyçün, ey dilaramım menim

    Onca ki bu tende canım var, senden dönmezem.

    Leyliyü-şeyda idim seydine düştüm, ey nigar

    Yanaram Mecnun kimi men zar, senden dönmezem.

    Hüsnüne men aşikem, ey dilber, eger sen mana

    Qılasan bin kez cefa, dildar, senden dönmezem”,

    diyordu.

    Bu aşkın sedası kısa bir zamanda her tarafa yayılıyor. Şairi her zaman, her yerde aşağılamağa bahane arayan muhafazakar dindarların eline fırsat geçiyor, “imamü-mezhep olan bir şeyh bir kafir kızına, hem de ermeni kızına gönül vermiş” diye halkı onun üstüne kışkırtmağa çalışıyorlar. Ama şairin umrunda bile değildi bu kınamalar.

     

    “Her rakipin günde bin kez tenesin nuş eylerem

    Men Nesimi, sen peri, zinhar senden dönmezem”,

    diyordu.

    Şairin fikri ciddiydi, onunla evlenmek istiyordu. Ama “bir ermeni şahzadesi kanını başka kanlarla karıştırmamalı, yalnız hristianla evlenmeli” diye inat eden Susan bu görüşlere, sadece, bir eğlence gibi baktığını gizletmiyor, şairin yalvarışlarına bakmayarak bu konuda zerrece yumuşamıyordu. Kızın gönlünü ala bilmek için şair hatta ilk defa olarak beline hristianlar gibi zünnar bağlıyor,

     

    “Kabede ister idim, büthanede buldum seni

    Bağladım uş belime zünnar, senden dönmezem”,

    diyor. Ama bu bile şahzadeler gibi kürurlu Susanı fikrinden döndürmeğe yetmiyor. Önce çok hayretleniyor tabii, “Sen müsliman değil misin?”, diyor, “Bu zünnar da nereden çıktı?”. Şair cevabında:

     

    “Dünyada ve üqbada mana maksut sensen, yoksa men

    Üqbaya sensiz bakmazam, hem dünyanın miktarına.

    Veslinden oldum çün qeni, men mülki-malı neylerem?

    Men künfekanı vermişem vesli-rüxün didarina.

    Tesbih ile seccade çün zerq ehlinin erkanidir

    Aşiklere zülfün yeter davet kıla zünnarına”.

    Susan itinasız bir halde dudaklarını büzerek:” Ne davet? Ben hiç sana dinini terket dedim mi ki?”, diyor, “

    “Şeyh Senanı da bir ermeni güzeline göre zünnar bağlamış diye hiç samimi bulmuyorum. İnsan inancını değişebilir ama kimliğini, aslını-neslini değişemez ki. Sen türkoğlu türksün. Senin karın olursam kendi insanlarımın gözünde şahzade zirvesinden inmiş olabilirim. Hatta her sözümü kanun bilen, her emrimi kayıtsız-şartsız yerine getiren Tiqran bile artık sözüme bakmaz”.

    Hakikaten de, son zamanlar Susan Tiqranda bir soğukluk hissetmekteydi. Bu aylar arzında başı Nesimiyle görüşlere öyle karışmıştı ki, onu bir defa bile odasında köle etmemişdi, o da ona küsmüştü. Güzelliğiyle esir ettiği, senelerce de aşağılayarak bir tek bakışıyla anında kendi iradesine tabi eder hale getirdiği o gizli ve sadik kölesini asla ve asla kaybetmek istemiyordu. Hiçbir zaman dört aylık uzun bir ara vermemişti onun üzerindeki ağalığına. Hiss ediyordu ki, şairin kolları arasında aldığı hazz Tiqranın üzerindeki sonsuz ağalığından aldığı hazzın yanında denizde bir damla gibiydi. En kötüsü de buydu ki, şairle sevişdiği bu dört ay içinde kendisi de bilmeden şahzade yüceliğinden uzaklaştıkca uzaklaşmış, şairin kolları arasında eriyen, onun rahatca kokuladığı dilsiz-ağızsız, dikensiz bir güle çevrilmişti. Eğer Nesimiyle evlenmek fikri yoktuysa, demek ki, bu eğlenceler günün birinde bitecekti. O zaman ona kalan yine Tiqran olacaktı. Hem de şair onların bu bir yıl içinde evleneceklerini de ilericeden söylemişti; bu aylar içinde şairin qeybden verdiyi haberlerin tamamen doğruluğunu gördüğünden artık Tiqranla evleneceğine de tamamen inanıyordu; o halde katiyyen yol veremezdi ki, evleninceğe kadar Tiqran köleliğine isyan etmiş olsun. Çünki ona sevgili değil, koca değil, yalnızca köle gerekti. Ayda bir-iki kez herkesten gizlin görüşmeler Susana çok az geliyordu, en büyük arzusu buydu ki, Tiqran her zaman, her an elinin altında olsun, gündüzler evin-avlunun bütün işlerini ona yaptırsın, istediği zaman da istediği kadar onu istediği gibi aşağılasın, şahzadeliğin tadını çıkarsın “1001 gece”deki güzel şahzadeler gibi. Şairle yakınlığının bir tek sebebi varıydı; umut ediyordu ki, günün birinde o ona pazarlardan ucuz bir köle bulacaktı. Ama artık dört ay geçmişti, köle meselesinde hiçbir ışık ucu görünmüyordu. Şair söz vermişse de bu meseleye hiçbir önem vermediği belliydi, hem de bunca meşhur olmasına rağmen parasız, fakir dervişin birisiydi. Tiqranla evlenecektiyse artık onun bulacağı köleye de ihtiyac kalmayacaktı; çocukluktan tanıdığı, bir tek kuruş bile harcamadan sadece nikahla ömürlük sahiplene bileceği bir kölesi olacaktıysa neyine lazımdı pazar kölesi?

    Yıl sonuna doğru Tiqranın annesiyle babalığının Trabzona gitmelerinden yamanca endişelenmişti kız. Arkadaşlarından işitmişdi ki, annesinin orada bir akrabası var, onun kızını Tiqrana ayarlamak niyyetindedir. Bu haber Susanı çılğına döndürüyor ve bir gün dedesi evde olmadığında onu çağırıp sorquluyor. Oğlan and-aman ediyor ki, böyle bir şey yok, sadece, oraya dayımı görmeğe gitmişler, dayım attan düşmüş beli kırılmış. Ve ilave ediyor ki, aksine, onların gelmeğini bekliyor ki, Susanı sevdiğini ve gidip onu dedesinden istemelerini söylesin. Kız hayretleniyor ki, benim haberim olmadan kimsin ki, onları bize gönderesin? Oğlan da diyor ki, onlar dönünceğe kadar sana diyecektim, sadece, konu açıldı diye dedim. Kız diyor nerden biliyorsun ki, ben seninle evlenmeğe razılık vereceğim? Oğlan diyor buna asla ve asla umutum yok ama, ben artık senden uzak duramıyorum ve şairle sevişmeğin beni mahvediyor. Kız gülüyor: “Umutlar yalnız son nefesde biter, madem ki böyle deliler gibi aşiksin gönder gelsinler, bakarız, yoksa yine zehir-falan içersin, kıyamam yani… Ama bil ki biz karı-koca olamayız. Çocukluğumdan benden ne münasebet gördüysen o münasebeti göreceksin. Eğer nikah senin herzaman benim yanımda olman içinse bu iş olur. Ama kocam olmanı umut ediyorsan, şimdiden bitirelim bu konuyu… Ve ben size değil, sen bize geleceksin düğünden sonra. Razı mısın?” Oğlan sevincinden gözleri yaşarmış halde onun ellerini öperek derhal razı oluyor, “nikahımız olsun, gerisini zamana bırakalım, o herşeyi halleder” diyor.

    Bak bu konudan sonra Susan Nesimiye karşı soğumağa başlıyor. Evlenmeğe razı olmadığı için bir gün bu eğlencenin biteceğini şair kendisi de biliyordu. Ama yine kör bir umut kalmıştı yüreğinde. Bir gün yine görüşe geldiğinde ise, nihayet, bu umut da bitiyor.

    Susan avlunun kapısındaca durmuştu. “Dedem biraz hasta” diye onu içeri davet etmiyor. “Allah şifa versin”, diyor şair, “Öyleyse başka bir zaman gelirim”. Susan utancaklıkla:

    — Hiç sanmıyorum başka bir zaman gelesin, — diyor, — Çünki… çünki bundan bir şey çıkmazsa… ne manası var yani? Bu görüşler sonsuza kadar uzanamaz diyorum yani.

    Şair sakince ona bakıyor, kulaklarına inanamıyor.

    — Ben seni kovmuyorum, Nesimi, — diyor Susan, — Kovamam da. Ama gerek sen kendin anlayasın. Dört ay eğlendik, zamanımızı hoş geçirdik, diyorum artık… her şeyin bir sonu var. Beni anlarsın herhalde.

    Şairin gönlünden bir ok geçiyor sanki. Yüzüne keder bulutu çöküyor.

    — Diyorsun… buraya kadarmış yani.

    — Lütfen ama lütfen beni yanlış anlama, — Ve Tiqranla aralarında olan evlenmek konusunu anlatıyor, — Ben öyle bir kölemi bırakamam. Kendin de diyorsun ki, ben onunla bu bir yıl içinde mutlaka evleneceğim. Yani bu yazıdan kaçamayız.

    — Evet. Kaçamazsınız. Bu sizin alın yazınız.

    — O halde eninde-sonunda bizim görüşlerimiz bitmeli değil mi? Boş umutlar verebilirim sana ama, ne manası var? Sen her zaman hatirimde en sevimli insan olarak kalacaksın. Ama eger bana kalbinde azcık bile sevgi varsa… lütfen artık hiçbir söz söyleme. Lütfen. Bana da çok ağırdır bu ayrılık. Ama mecburum. Anla beni.

    Şair keder dolu gözlerini onun yüz-gözünde gezdiriyor. Sözün bittiği yer idi. Sonra onun incecik elini eline alıyor, üç defa öperek gözleri üstüne koyuyor. Ve bir kelime bile demeden dönerek sanki dünyanın yükü birdence sırtına binmiş gibi ağır-ağır ondan uzaklaşıyor.

    Susan şaşkınlıkla onun arkasınca bakıyordu; yalvarıp-yakaracağını beklediği halde şair hiçbir söz demeden dönüp gidiyordu.

    — Nesimi!.. Nesimi!… — diye çağırıyor.

    Ama şair sanki onu işitmiyor. Öylece sessizce de köy yolunda karanlıklar içinde yok oluyor…

    Bu onların son görüşleriydi.

    Ve artık o civarda yaşamağın mümkün olmayacağını, aşk başına vurunca kızı yine görmek istemesinden kendini tutamayacağını bildiğinden şair hürufi arkadaşlarıyla o yerleri terk ederek uzaklara, Osmanlının güney illerine gidiyor.

    Ama ömrü boyunca onu unutamıyor, hep onu düşünüyor. Yakın arkadaşı vasıtasıyla kızın haberi olmadan ondan devamlı haber alıyor. Beş-altı ay sonra kızın haman o Tiqranla evlendiğini öğrenince deli oluyor, kendisine kast etmek istiyor ama, ilahi alemden onların nikahlı olsalar da karı-koca gibi yaşamadıklarını, Susanın onu asıl bir köle gibi ev işlerinde kullandığını ve onunla aynı yatak paylaşmadığını öğrenince rahatlıyor. Evlilikleri bir yıl sürmüyor, oğlanın annesi işin aslını öğrenince isyan ediyor, oğlunun o “deli afet”ten derhal boşanmasını talep ediyor ve rezil-rüsva olmuş oğlan da köyü terkederek Trabzona, dayısıgile kaçıyor. Susan ise ondan sonra bir daha evlenmiyor, en zengin taliplerini bile reddediyor.

    Şair Halepte yaşadığı son aylarına kadar da kız hiçkimseye gönül vermiyor. Artık yirmi üç yaşı varıydı. Neyi bekliyormuş? Hakikaten de, tahtta oturacağı günü mü? Herhalde artık bilmemiş değildi ki, bu boş bir hayaldir. Öyleyse neden evlenmiyormuş?

    Bu, Nesimi için bir sır olarak kalıyor. Hem de onu umutlantırıyor. Ömrünün son zamanlarında artık isyana kalkmak cesaretinde olan şair, nihayet, kendisinde bunca yıllar sonra Susana mektup yazmak cesaretini de buluyor. Bir zamanlar Dvin civarındakı bir köyde yıldızlı gecelerde, Ay işığında başbaşa kaldıklarında uzun saçlarını okşayarak söylediği “Derdmend ettin meni, ey derde derman ermeni…”qezelini, bir de ikice cümle yazıyor mektupunda: ”Eğer beni unutmadıysan Halepte seni bekliyorum, sevimli şahzadem Susan. Şehla gözlerinden öpüyorum. Nesimi.”.

    Hürufilik dışındakı diğer mezhep başçılarının zünnar bağlamaları onların o mezheplere başçılık etmelerinin sonu demek olardı, çünki müritlerinin nezerinde böylesi artık İslamı terketmiş hisap olunacaktı. Ama Nesimiye göre musevilik, hristianlık ve muhammedilik üç ayrı din değil, vahid İslam dini temelinde olan üç ayrı dini-birgeyaşam normalarıydı. İslam ise ilahi hakikattır, bu hakikatı kabül eden her bir kes hankı dini-birgeyaşam normalarıyla yaşamasından asılı olmayarak müslimandır, çünki müsliman olmak vahid Allahın hizmetçisi olmak demektir. Bu hakikatı kabüllenmek için Semavi Kitaplar gerekiyorsa, onu derketmek için ise Ademin Nesimiye söyledikleri gerekiyor. Bu yüzden Nesiminin ve ya herhankı bir hürufinin zünnar bağlaması onun dini inancında değişiklik olduğundan haber vermezdi. Aksine bununla qlobalist, ümumbeşeri olduklarını ayani olarak tasdik etmiş olacaklardı. Halepte isyan beklentisi arefesinde böyle bir ayani tasdik Nesimi için bir zaruret idi; museviler ve hristianlar anlamalıydılar ki, bu isyan yalnızca hürufilik ve ya yalnızca muhammedilik çerçevesinde olacak bir isyan değildir, diger ümmetlerin de ortak işidir. Cennete düşmek arzusunda olan herkesin işidir.

    Hürufilere göre, Nesiminin Haktan dediklerini kabül etmeğen musevi ve hristianlar kafirlerdi. Hürufiliği inkar eden bütün İslami mezhepler bile cahiller, divler yuvası hisap olunuyordu. Yani hürufinin zünnar bağlamasıyla “kafir olup zünnar bağlamak” başka-başka şeylerdi.

    Haktan isyana kalkmamak emrinin gelişi Nesiminin tutuklanmasından nerdeyse bir bucuk ay öncelere tesadüf ediyor. Bu zamana kadar şair Susana mektup yazmak istemişti ama, her defa Adem onu bundan çekindirmişti. O günlerde şaire kızın hasta dedesinin öldüğü ve onun artık tek-tenha yaşadığı haberini getirmişlerdi. Onun başına kötülükler gelebileceğinden endişelenen şair bu yüzden onu yanına çağırmak istemişdi; dünyalarca sevdiği o güzeli son nefesine kadar himayesine almağı, onu rüzgarlardan bile korumağı kutsal bir görevi hisap etmişti. Ama durmadan Nesimini dünya işlerinden sakındırmağa çalışan Adem “çare yoktur yara, ebsem, ey gönül, yar isteme” diye onu bu sevdadan da uzak tutmak istiyordu.

    “Dünyanın yarından istersen vefa, aklın hanı?

    Hasil olmaz nesneyi fikr eyle, zinhar isteme.

    Münkirin iqrarı yoktur Hakka, ey sahipnezer

    Hakka iqrar eyle sen, münkirden iqrar isteme”.

    Ve hatta bu sevdadan vazgeçmezse şairi “ya o, ya ben” diye uyarıyor.

     

    “Deqme namehrem ne bilsin aşikin esrarını?

    Mehrem ol, esrara gir, ya menden esrar isteme”.

    Yani bir hristian senin ilahi sırlardan dediklerinden haberdar değilse, o, cahil, nadan namehremdir. Sen, ey Nesimi, bana mehrem ol ki, bundan sonra da o sırların içinde olabilesin. Aksi halde benden esrar isteme.

     

    “Bunca möhnet çekmeğince her dikenden bir zaman

    Bülbüli-aşik gibi çağırma, gülzar isteme”.

    Yani bülbül gülün dikenlerine batarak zülüm çeke-çeke şarkısını okuyor, çünki gülzar istiyor. Sen nefsini zincirlemekten bıktıysan cennetten uzak olacaksın, zulüm çekmeden cennet gülzarını isteme. Çünki:

     

    “İsteğen murdarı kerkesdir müdam, ey türfe kuş

    Hazretin şahbazı ol, yani ki murdar isteme.

    Varlığı fanidir, ey qafil, beqasız dünyanın

    Ol beqasızdan beqa mümkün değil, var, isteme”.

    ( “beqa” – ebedi; “türfe” – yeni, acaip ).

    Kerkes daim leş ister, sen de onun gibi bu dünya adlı leşi isteme, ilahinin şahbazı ol. Anla ki, varlığı fani dünyada ebediyyet yoktur.

    “Gerçi Haktan vahid oldu nar ile anestünar

    Ey Nesimi, çün ulaştın nuruna, nar isteme”.

    Musa peyğamber ağacın altında od görüp “Anestünaren”( Ben od gördüm ) diyerek ona yaklaşınca derk ediyor ki, o od değilmiş, nur imiş. “Anestünar” sözündeki “nar” bizim bildiğimiz oddur, alevdir. O hadise zamanı peyğamberin tasavvüründeki odla ilahi nur “Haktan vahid olmuştur”. Ama ikinci misradakı “nar” cehennem odudur. Yani, ey Nesimi, sen Hakkın nuruna çoktan ulaştığın halde dünya sevdalarına aldanarak cehennem odu isteme.

    Lakin Adem Haktan kendisine “Lateherrük” ayesinin geldiğini Nesimiye ilettikten sonra, yani isyana kalkmak fikrinden vazgeçmeli olduğunu bildirdikten sonra küsüp gidiyor ve haftalarca şairin görüşüne gelmiyor. Nesimi onun bir daha gelmeğeceği umutsuzluğuna kapılırken böyle diyor:

    “Barı Hakka, bir daha göster mana didarını

    Yoksa kafir oluban bel bağlaram zünnar ile”.

    “Lateherrük” emrinin gelişinden çok öncelerden, yani Halepe geldiği ilk zamanlardan zünnar bağlayan Nesimi neden diyor görüşüme gelmezsin zünnar bağlarım? Bu beyti söylediyi ana kadar Adem onun zünnar bağladığını görmüyor muydu? Hatta yedi yıl önce, Dvin civarında ermeni kızının hatırine zünnar bağlamamış mıydı?

    Görüyordu tabii. Ama Nesimi, sadece, “zünnar bağlarım” demiyor, “kafir oluban bel bağlaram zünnar ile” diyor. Hürufinin zünnar bağlaması kafirlik değildi, hürufiliği bırakarak hristianlığa ve ya museviliye geçmesi kafirlikti. Yani Nesimi bu beytte Ademin acığına hürufiliği bırakarak hristianlığı ve ya museviliyi kabülleneceğinden söz ediyor.

    “Aşiqin imanı üzündür, saçın hablül-metin

    Men bu dini tutmuşam belimde zünnar, işte gör.”

    Yani belinde zünnarla bu dinde, hürufilikteydi o. Bu normalıydı ve Adem buna karşı değildi. Hristianlığı kabüllenerek zünnar bağlamış olsaydı Ademin nezerinde kafir olmuş olacaktı.

    Bundan sonra da Ademin gelmediğini görünce Susana çoktan yazmış olduğu mektupunu bir avuc altınla yakın arkadaşına vererek ona gönderiyor. Biliyordu ki, manasızdır, Susan gelmeğecek. Biliyordu ki, bu umutsuz bir beklentidir. Hiss ediyordu ki, bu görüş hiçbir zaman baş tutmayacak. Ama ta genclik yıllarından qeyb aleminin ideal güzel varlıklarıyla devamlı görüşlerine alışmış şairin onlarla alakasının kesildiği bu depressionlu zamanlarında Susana çok büyük ihtiyacı varıydı. Susan yanında olunca rahatlık bulacaktı, her defa Susanın nurlu yüzünü gördükce onları hatırlayacaktı. Çünki o ermeni güzeli perilerden güzeliydi, melekyüzlüydü, sanki cennet hurisiydi…

    Ve mektupu gönderdikten sonra şehirle alakasını kırarak hücresine kapanıyor.

    Artık tutuklanmasına üç haftadan da az kalıyordu.

     

    *

    Gün batmak üzereydi. Uzaklarda şehrin kale duvarları, minareleri, batmakta olan güneşin son şafaklarıyla parlayan günbezleri görünüyordu. Deve kervanı ağır-ağır şehire yaklaşmaktaydı.

    Ta kale duvarlarına kadar her tarafta küçük tonqallar yanmaktaydı. Her tonqalın etrafında da beş-on adam, def-tambur çalarak şiir söylüyor, şarkı okuyorlardı. Dervişlerden şaire en sadakatlı olanlarıydı bunlar; idamından bir aya yakın geçiyorduysa da Halep civarını terketmemişlerdi. Ant içmişlerdi ki, onun kırkı çıkıncaya kadar bu çöllükten gitmeğecekler, her gece yalnız ve yalnız onun qezellerini okumakla sabahlarını açacaklar.

    Kervan tonqallardan birisine yaklaşınca dervişlerden birisi oturduğu yerdence kervandakılara bağırdı.

    — Hoş geldiniz. Nerenin kervanı?

    — Hoş gününüz olsun. Osmanlının.

    — Osmanlının mı?! — Derviş büyük merak içinde derhal kalktı, — Siz hisapla yarın sabah gelmeli değil miydiniz?

    — Gece durmadık, yol geldik.

    Derviş büyük sevincle arkadaşlarına döndü ve ellerini göklere kaldırarak diğer tonqalların etrafındakılar da işitsin diye yüksek sesle okumağa başladı.

     

    “Ey könül, şad ol ki, ol mehbubi-zibadır gelen

    Mehr ile can verdiğin mahi-dilaradır gelen.

    Doldu könlüm Kabesi nuri-sefa ile, yeqin

    Hüsnü-Yusif, xülqü-Ahmet, nitqü-İsadır gelen.

    Nice gitmesin başımdan eql, könlümden karar

    Gözleri nergiz, leli lebi müseffadır gelen.

    İller uyur geceler, men sübhedek ah eylerem

    Hamdulillah ki, bu gün ol mahi-simadır gelen.

    Der Nesimini görenler yollarına payimal:

    Yine ol şuride ve sermestü şeydadır gelen”

    ( “şuride” – karışık, heyecanlı )

    Şiir biter-bitmez sanki bütün çöllükte bir canlanma oldu; yakında-uzakta ne ki tonqal vardıysa, etrafında oturanlar hemen yerlerinden kalkıp kervan tarafa koştular.

    Büyük bir derviş selinin uğultuyla kervana taraf geldiğini gören kervanbaşı şaşırarak kervanı durdurdu.

    — Deli mi oldunuz?! Bu ne yau?! Ne lazımdı size?!

    İhtiyar bir derviş ona yaklaşarak:

    — Senin kervanında kıymetsiz bir dürdane var, ey qafil ve bedbaht beni-adem, senin dünyadan haberin yok, — dedi, — Allah aşkına, onu bize göster, sonra git. Bir Allah şahittir ki, senden bir tike ekmek bile ummuyoruz.

    — Yahu, gidiniz başımdan be! Ne dürdane, ne diyon sen? Devlet ticaretine mani olmayınız! Osmanlının bu kervan, Osmanlının. Başınıza iş açmayınız. Hadi çekilin yoldan!

    — Kızma, ey bedbaht olduğu kadar da kazaplı insan. Mürşidü-kamilimizin aziz hatırası bu kervandadır, biliyoruz. Hele Osmanlıdan çıkmadan bundan haberimiz var, burada onu bekliyoruz günlerce. Onu görmezsek bir adım bile geri atmayız. İstersin vur öldür hepimizi.

    Dervişlerin bir kısmı kecavesi olan develerin yanına koşuyorlar ve durmadan “Şahzade Susan!.. Şahzade Susan!” diye bağırıyorlar. Nihayet, kecavelerden birisinin perdesi ihtiyatla aralanıyor ve gözlerine kadar yaşmaklanmış bir kız telaş içinde dervişlere bakarak titrek sesle:

    — Beni mi soruyorsunuz?! — diyor.

    — Şahzade Susan sen misin?

    — Evet… Benim… Nolmuş ki?!

    Dervişler sevincle bağırışıyorlar:

    — Eheeeey!.. Buradadır, burada!.. Geliniz buraya!

    Herkes derhal oraya akın ediyor. Kervanbaşı da büyük merak içinde geliyor. Deveyi çöktürüyorlar ve şaşkınlık ve korkuyla adamlara bakan kızı büyük bir ihtiramla kecaveden indiriyorlar.

    — Ben… ben ne yapmışım ki?! — diye kız korku içinde soruyor, — Bırakın beni. Uzak durun.

    Dervişler derhal ondan üç-dört adım aralı duruyorlar. İhtiyar derviş elini yüreğinin üstüne koyarak ihtiramla baş eğiyor, mihribanlıkla:

    — Sen ne yapmamışsın ki, gözüm nuru? — diyor, — Bu dünyada mürşidü-kamilimizin gönül tahtında bir tek sen otura bilmişsin. Alemin sultanına sultan ola bilmişsin. Bundan da büyük ne yapabilirdin ki?.. Hey, Abdülali, bak gör o mu? Onu bir tek sen görmüşsün.

    Adamların içinden kırk yaşlarında zayıf, yakışıklı birisi çıkarak dikkatle onun gözlerine bakıyor. Bu, aylar önce şairin mektupunu ona yetiren adamıydı. Kız bu yakışıklı, yüzünden-gözünden nur yağan dervişi görünce yavaş-yavaş kendisine geliyor ve yüzünden yaşmağını çekiyor, sonra baş örtüsünü de boynuna salıyor. Ömründe böyle güzellik görmeğen dervişlerden hayret nidaları kopuyor; her taraftan “Allahü ekber!”, “Feteberekallah ehsenül halikin!” sesleri geliyor. Bedrlenmiş Ay görmüşler gibi salavat çeviriyorlar, ellerini yürekleri üstüne koyarak ihtiramla başlarını eğiyorlar.

    — Beni tanıyamadın qaliba, Abdülali.

    Adamın gözleri doluyor. İhtiramla baş eğerek kızın elini üç defa öpüp gözleri üstüne koyuyor.

    — Seni tanımamak mümkün mü, şahzadem?

    — Bu ne demek oluyor şimdi? Sanki hepiniz beni bekliyormuşsunuz bu çöllükte.

    — Hakikaten de seni bekliyorduk.

    — Nerden biliyordunuz geleceğimi?

    — Yerin de kulağı var, şahzadem. Dervişler bütün dünyayı bürümemişler mi? Hele Osmanlıdan çıkmamıştın, biliyordum bunu. Düşündüm ki seni burada karşılamalıyız.

    — Senin işlerin yani… Ben kara haberi işitince hemen yola çıktım.

    — Demek ki her şeyden haberin var.

    — Evet… Ama inanamıyorum.

    — Kim inanıyor ki?.. Ah!.. Koruyamadık onu. Bağışla. Koruyamadık.

    — Beni burada karşılamakta maksatınız ne? Anlayamıyorum ki.

    — Biliyor musun… Sen onun en aziz hatırasısın. O yüzden biz razı olamayız ki, sen şehire gidesin.

    — Şehirde karışıklık mı var?

    — Hayır. Hiçbir karışıklık yok. Tam sakinliktir. Hürufiler idamdan hemen sonra dabanlarını yağlamışlar, izleri-tozları bile kalmamış bir kaç sadiklerden başka. Sufi dervişler onlardan itibarlı çıktılar.

    — Öyleyse neden benim şehire girmeğime razı değilsiniz?

    — Biliyor musun… onu sevmeğenler hala bayram ediyorlar. Sana da bir kötülük yapabilirler. Senin geleceğin bütün şehire yayılmış artık. Bayramlarını seninle süslemeğe razı olamayız asla. Lütfen, bu fikirden taşın. Biz senin için korkuyoruz. Senin başına bir iş gelirse bu da bize büyük dert olacak. Geceyi bizimle geçir, yarın sübh erkenden seni geri yola salırız, ta evine kadar sağ-salim götürürüm seni. Sen bizim kıymetsiz şahzademizsin. Seni kaybedemeğiz. Hepimiz senin vefalı arkadaşlarınız artık. Herzaman gözümüz üstünde olacak, her işinde sana yardımçı olacağız.

    — Ama ben… ben onun kabri üstüne çiçek koymak, ruhu karşısında baş eğmek için bu uzun yolu geldim.

    — Ah, şahzadem Susan! Onun kabri var mı ki?

    — Nice yani?! Defnetmediniz mi onu?!

    Abdülali kederle gözlerini yere dikti.

    — Bilmiyor musun?

    — Hayır. Lütfen söyle. Ben herşeyi bilmek istiyorum.

    — Onun derisiz ve başsız ceseti bir hafta şehir kapısında asılı kaldı. Sonra oradan götürüp dört yere böldüler ve sultanın düşmanlarına gönderdiler. O yüzden… Böyle…

    Susanın kalbinden azap dolu bir “ah” koptu. İki eilyle de ağzını tuttu. Gözleri yaşardı ve az sonra göz yaşları yanakları boyunca süzülmeğe başladı.

    — Nasıl yani?! Böyle vahşilik olur mu? Ve bunu din adına mı ettiler?.. Aman Tanrım!.. Bir kabri de mi çok gördüler o zavallıya?

    — Maalesef…

    — Siz… siz ne biçim insanlarsınız? Siz ne deyip de Allaha secde edersiniz? Siz hankı kalble günde beş defa Allahın önünde dura biliyorsunuz? — Susan küçücük yumruklarıyla onun sinesinden vura-vura hünkür-hünkür ağlıyordu, — Hiç mi vicdan diye bir şey yok sizlerde? Hiç mi korkmuyorsunuz Ondan? Adamın boynunu vurduktan sonra derisini soymak da ne demek? Soyduktan sonra başsız-derisiz bedeni dört yere parçalamak da ne demek? Yau siz insan değil misiniz? Lanete gelesiniz sizleri? Vahşiler! Kaniçenler!

    Abdülali onu bir baba nevazişiyle kucakladı, saçlarını okşadı.

    — Sakin ol, gözüm nuru. Kendini üzme. Olub bitenler ilahinin emri, biz ona karşı gelemeğiz. Ne yapabiliriz?.. Bak, o yoktur, sen varsın, başımızın tacısın. Onun kalbinin sultanı bizim de kalbimizin sultanıdır.

    Başını onun sinesine koyan Susanın hünkürtüleri bu nevazişten durduysa da için-için ağlamaktaydı.

    — Leş üstüne yığılan karğa-kuzğun gibi adamın ölüsünü de dimdiklediniz, parçaladınız! Cehennemin dibine gidesiniz!.. Yedi yıldır görmüyorum onu. Kalbini kırmıştım, küsüp gitmişti. Hem de bir söz demeden dönüp gitmişdi. O gidişini bu yedi yılda bir an bile unutamadım. Rüyalarıma girdi o hali. O anlarda mahv olmuştu o. Bir tek ben biliyorum bunu… O anlarda param-parça oldu o, şimdi değil. Benim yüzümden öyle oldu o. Bağışlayamadım kendimi hiçbir zaman buna göre. Hiçbir zaman… Yalnız onu sevdim ben, yalnız onu. Başka hiçkimseyi. Hiçkimseyi sevemedim.

    — Onun da senden başka bir sevdiği yokuydu, şahzadem. Çok da bekledi seni. Senelerce. Son nefesine kadar. Rüyalarından “Susan” diye bağırıp uyanıyordu son zamanlar. Azaplarına son vermek için ben onu dile tuttum sana mektup yazsın diye. Korkuyordu ki, “hayır” diyesin. Çok korkuyordu. Diyordu ki, sonumun yaklaştığını biliyorum, ondan umutumun kesilmesini ise istemiyorum, kabir evimde Kıyamete kadar bu umutla uyumak istiyorum. Çok yalvardım yakardım, sonunda razı sala bildim. Zünnarı da sana göre bağlıyordu o. Yalnız sana göre.

    — Biliyorum.

    — Perilerin acığına bağlıyordu.

    Susan yaşlı gözlerini ona dikti.

    — Perilerin acığına mı?

    — Ben herşeyi biliyorum. Seninle bağlı herşeyi. Birtek bana söylemişti aranızda olup bitenleri. Çünki ben idim senden ona haberler getiren, senin haberin olmuyordu. Senden haber alamadan duramıyordu… Diyordu keşke bir defa onu görsem de ölsem. Budur, geldin. Şimdi görüyor o seni ve seviniyor. Diyor ki… diyor ki, “Derdmend ettin meni, ey derde derman ermeni. Olmuşam eşqin yolunda bendeferman ermeni”.

    Dünyada en çok sevdiği ve en kıymetli var-devleti hisap ettiği qezelin ilk misralarını işitince Susan “ah” diye gözlerini yumdu. Yandakı bir derviş bunu görünce devam etti:

    — “Ne peri, ne ademi men bu şekilde görmedim

    Cennetü-huri misin, yoksa ki rizvan, ermeni?”

    Arkadan bir başkasının sesi geldi:

    — “Onca ki sey eyledim nazik camalın görmeğe

    Zerrece yumşalmadın, ey könlü zindan ermeni”…

    Susan sakince dinliyordu. Daha üç-dört qezel de söyledi dervişler.

    — Görüyor musun ne kadar bahtiyarsın, şahzadem Susanım, — dedi Abdülali, — Bu qezeller yalnız sana yazılmış qezellerdir. Yalnız sana. Başka hiçbir dünya kızına qezel söylemedi o. Diger bütün qezelleri ilahi alemdendir.

    — Evet. Bahtiyarım… Bunca dünya kızları içinde bir tek beni sevdiği için bahtiyarım, — Susan başını onun sinesinden ayırmadan, hayallere dalmış gibi fısıldadı. Yaşlı gözlerine tebessüm konmuşdu, — “Bir sual etti Nesimi sen büti-eyyareden. Lütf ile söyleşe gör, ey leli-xendan, ermeni”. Bir sual etti… Bir sual… Orada… Pınar başında… Yedi yıl önce, beni ilk gördüğünde… Sabah erkeniydi… Biliyor musun ne sualıydı o?… Biliyor musun, Abdülali?.. Sordu ki… Sordu ki…

    Susanın hali birdence değişti, “ah” diye gözlerini yumarak eliyle alnını tuttu.

    — Başım dönüyor… Uçuyorum sanki… Aman Tanrım! Duramıyorum!..

    Sanki nefesi yetmiyordu. Sinesi tez-tez kalkıp iniyordu.

    — Noldu şahzadem?! İyi misin?!

    Kızın bütün vücutu kızdırmalıymış gibi titremeğe başladı. Rengi boğuldu.

    — Bilmiyorum… Yol yordu beni… qaliba… — Yaşlı gözlerini bir-iki defa zorlukla açıp yumdu,— Ah!.. Ben bu rüyayı görmüşüm, Abdülali… Görmüşüm… Deve kervanıyla Halepe gittiğimi demiştim ona… Hatırladım. Şimdi hatırladım… Kanatlar geliyor… Kanatlar… Ah!.. Nice de güzeldirler!.. Mavili-yeşilli-kırmızılı kanatlar… Rüya değil artık. Hakikattır. Hakikat budur, siz rüyasınız, herşey rüyadır… Beni uyatmağa geliyorlar… Demek ki… bu…

    Sözünü bitiremedi. Dizleri katlandı. Ve bedeni takatsız halde Abdülalinin koluna düştü.

    Abdülali telaş içinde:

    — Susan! Susanım!.. — diye bağırdı, — Su getirin! Tez! Şahzade bayıldı!

    Ve yere çökerek onun hareketsiz vücudunu dizleri üstüne aldı. Dervişlerden birisi kaçarak bir kap su getirdi. O, suyu avucuna alarak heyecandan tireğe-titreğe kızın alnını-yüzünü silmeğe başladı.

    — Şahzadem Susan, aç gözlerini! Korkutma beni!.. Aç!.. Noldu sana?!

    Dervişlerden birisi dikkatle kızın yüzüne bakarak yavaşca:

    — Bayılmış mı? — dedi, — Belki…

    Abdülali sarsılmış bir halde ona bakarak yine heyecanlı bakışlarını kızın yüzünde-gözünde gezdirdi, titrek parmaklarıyla onun yumulu gözlerini, ıslak yanaklarını, saçlarını okşadı. Ve birdence onun boynunu berk-berk kucaklayarak yüzünü onun yüzüne sıktı, yaralı aslan gibi:

    — Hayıııır! Hayıııır! — diye bağırdı, — Olamaaaz!.. Hayatııım!.. Bir taneeem!… Herşeyiiim!.. Susaaan!.. Susaaaaaan!..

     

    ( Son )

    Ekim. 2017.

     

    6.BÖLÜM

    Hakikaten de, Nesimi gibi bütün İslam aleminde meşhur ve çok sevilen bir şeyhlerinin idamına yüzbinlerce hürufilerin sessiz kalmaları ve idamdan hemen sonra dört bir tarafa dağılarak kısa zamanda tarih sahnesinden silinmeleri Ademin şaire verdiği nasihatlarında ne kadar haklı olduğunu gösterdi.
    Qezellerdeki Adem-Nesimi dialoqunu göstermek için daha bir güzel misal göstereğim. Önce bir qezelden hiçbir izah vermeden dört beyt yazıyorum. Bakınız:

    “Ömrümün sübhü üzündür, bahtımın şamı saçın
    Gitme, ey dilber, gözümden, sübhümü şam eyleme.
    Rindü-qellaşem, mene zahid deme, ey müttaki
    Laübali aşiqi alemde bednam eyleme.
    Eşqini terk etmek ister gönlüm, ama çin değil
    Ya ilahi, kimseyi sen biserencam eyleme.
    Çeşmeyi-lelin suyundan bir qedeh sun, saqiya
    İştiyaqından, Nesimi, gözlerin cam eyleme ”.
    Bu dört beytin hepsi Nesiminin birisine müracaatıdır mı? Nesimi dünyasının sırrını bilemeyenler için öyledir, çünki qezeli Nesimi diyor. Ama aslında nicedir? Nesimi aşik olduğu dilbere hem “gitme” diyor, hem de bu aşkı terk etmek mi istiyor? Hayır.

    Bakınız,ilk iki beyt Nesiminin Ademe yalvarışıdır. Son iki beyt ise Ademin Nesimiye cevabıdır. Nesimi Ademe diyor ki, bahtımın karası senin saçlarının karası gibidir. Bahtım karadır ama, hayatımın sübhü, yarını yüzün gibi parlaktır; bu, misranın direk anlamıdır, sadece, poetik benzetmeyle şairane deyilmiştir. Ama artık biliyoruz ki, saç, zülf hürufilerde aye remzidir; yani benim bahtım manası anlaşılmayan ayenin gece gibi karanlığına benzer. Ademin yüzü ise Kitabi-Münzel, yani ayeler toplusudur; yarınların, geleceğin ayelerinin icrası zamanı daha gelmemiş diye ömrümün sübhü, yarınları yüzündedir, demiştir. O ayelerdeki manayı sen açıyorsun bana, ey Adem, gitme, gidersin sübhüm akşam olacak, yani ayeler bana karanlık kalacak. İkinci beytte Ademi rehme getirmek için kendini aşağılayarak “Rindü-qellaşem” diyor, yani sahtekar gezergiyim, bana dindar deme, ey iman sahibi. Bu “laübali”, avare-sergerdan aşiki alemde rezil-rüsva edeceksin gidersen. Neden rezil-rüsva olacakmış Nesimi? Çünki kendisini Kelamü-Natik ilan ettiği için, “Adem benimle konuşuyor” dediği için hürufilerden başka herkes ona sahtekar, yalancı diyormuş, hatta hürufiliğe yakın olan sufiler bile onu bu konuda ciddiye almıyorlarmış; eğer Adem ona söz söylemesini durdurursa kendi arkadaşları olan hürufiler bile ondan yüz çevire bilirler ki, herhalde iyi değilmişsin ki, Adem seninle alakasını kesmiştir. Bu yalvarışlardan sonra üçüncü beytte Adem kararsız kalıyor, gitsin mi, gitmesin mi, Nesimiyle alakasını bitirsin mi, bitirmesin mi? Diyor bu sevdayı gönlüm bitirmek istiyor ama bitiremiyorum, kararsızım. Ve beytin ikinci misrasında bu kez Adem Allaha yalvarıyor ki, ey Allahım, sen hiç kimseyi kararsız etme. Dördüncü beytte ise Adem artık rehme gelmiştir. Dördüncü beytin ilk misrasında o, cennet hurisine müracaat ediyor “saqiya” diye. Kibar meclislerde misafir kendi kadehine içkiyi kendisi süzmezmiş o çağlarda, bu işi meclislerde yerine getiren saqiler oluyormuş. Adem diyor ki, “çeşmeyi-lelin suyundan”, yani cennetin abi-kevserinden bir kadeh doldur ver saqiya ki, buna vereğim barışık alameti gibi. Bu sözleri duyunca Nesimi, tabii ki, sevincten şaşırıyor, gözleri cam gibi, piyale gibi açılıyor. Bunu görünce Adem hatta espri yapıyor, diyor, “iştiyaqından”, yani hevesinden, ey Nesimi, gözlerini cam eyleme, yani faltaşı gibi açma. Barıştım seninle.
    Görüyor musunuz? Sadece, dört beytte beş müracaat vardır. Nesiminin Ademe, Ademin Nesimiye, Ademin Allaha, Ademin cennet hurisine ve tekrar Ademin Nesimiye müracaatı. Qezeldeki bu hüsus belli olmazsa orada deyilenlerden hiç bir mana çıkarmak olmaz, ya da mana yanlış olacak.

    Mesela, acaip bir beyt.
    “Sen sana ger yar isen, var, ey gönül, yar isteme
    Yare-dildar ol sana, sen yare-dildar isteme ”.
    Ne demektir bu? Ne kadar istersin oku, hiç bir şey anlamak mümkün değil. Nice yani sen sana eğer yar isen yar isteme? Şair kime demiş bunu? Sevdiği kıza mı? Kıza “yare-dildar ol sana” mı demiş? Cümle o zaman doğru olmuyor. Başkasına mı demiş ki, bu kız sana yare-dildar olsun? O zaman “ol” neden demiş? “Olsun” demeli değil miydi?
    Ama hayır. Hiç bir acaiplik yokmuş burada. Bu sözleri Adem diyormuş Nesimiye, nasihat veriyormuş ona. Şairin son Halep devrindeki hürufi arkadaşlarının kalblerindeki vefasızlığı şairden iyi biliyormuş o, o yüzden demiş ki, canın sana eğer kıymetliyse, yani sen sana eğer yar isen başkalarından kendine yar, arkadaş isteme. Kendine var, kendinle ol yalnız, kendin kendine yare-dildar ol. Ardınca gelen beytte ise nedenini anlatıyor:

    “Bivefadır çün bu alem, kimden istersen vefa?
    Bivefa alemde sen yare-vefadar isteme”.
    Yani alemin kendisi vefasızdır, kimde olacak ki vefa? Vefasız alemde vefalı yar arama.
    Dünyevi qezelleri ise Ademden değil, şairin kendisinden geldiği için remzlerden, gizliliklerden uzak, aşikane şiirlerdir. Böyle qezeller sırlar bakımından Ademden gelen yükseklikte değilse de romantikliğiyle acaip güzeldir. Bakın, güzelliğine hayran olduğu bir ermeni kızına neler diyor:

    “Onca kim sey eyledim nazik camalın görmeğe
    Zerrece yumşalmadın, ey gönlü zindan ermeni.
    Örtgil o Ay üzünü kim, çeşmü-namehrem görer
    Yoksa ki dinden döner çok-çok müsliman, ermeni…
    Handa bir haç ehli varsa qamusun seyr eyledim
    Bulmadım men sen teki bir cani-canan, ermeni”.
    Hiç bir remz, hiç bir sır yok bu qezelde. Şair, sadece, sevdiği güzeli vasfediyor, o yüzden hiç bir şerhe, izaha ihtiyac yoktur. Ama nice de acaip güzel qezeldir. Sırlı olan bir tek şey var, o da ermeni kızının fevkalade güzelliğidir ki, böyle bir yücelerden yüce şairin gönül tahtının sultanı ola bilmiştir; bu güzelliği tasavvür etmek istiyorsun ama, edemiyorsun, çünki dünya kızının güzelliğine benzemiyormuş o güzellik.

    “Ne peri, ne ademi bu şekil ile men görmedim
    Cennetü-huri misin, yoksa ki rizvan, ermeni?”
    Yalnız cennet hurisinde böyle güzellik olabilirmiş, belki de cennetin kendisidir, diyor. Ne periler, ne insanlar içinde böyle güzellik görmediğini itiraf ediyor şair. Bak buradaca arif olanlar için qezelin diğer bir sırrı da ortaya çıkıyor. “Peri” sırrıdır bu. Eğer qezel ilahi hakikatler hakkında olmuş olsaydı, cennet varlığı olmuş Adem söylemiş diye peri ve hurileri görmesini tabii karşılardık; Allahı görmüş Adem her şeyi görmüştür ve bu gün de maddi cahan olarak görmektedir. Ama bu qezel dünyevidir, ilahi hakikatlerden uzaktır, Ademsiz söylenmiştir, şairin gönlünden gelmiştir. Bir beşer evladı gibi Nesiminin insanlar içinde bunca güzel görmediği anlaşılandır ama, periler alemini ne zaman görmüştür? Periler içinde böylesini göremem ve ya tasavvür edemem demiyor, “böylesini görmedim” diyor, tasdik ediyor. Perileri bu maddi alemde görmesi qezellerinden bellidir ama, böyle bir tasdik için onun kendisinin de periler aleminde olması gerekiyor herhalde. Hem de o alemde bir defa olmanın da işine benzemez böyle bir tasdik. İkili hayatı mı olmuş onun? Hem insanlar, hem de periler aleminde yaşamış mı o?

    Evet. Kesinlikle ikili hayat yaşamış o.
    “Her kim ki, Nesimi gibi oldu zülhayat
    Mahşer gününde arzulamaz nefxeyi-sefir”,
    (“zülhayat”- ikili hayat; “nefxeyi-sefir” – elçi nefesi. Günahkarların şefaatı için Allaha yalvaracak peyğamberlere işaredir)
    diyor. Yani kim ki, Nesimi gibi ikili hayat yaşar, Kıyametten sonra Mehşer gününde yeniden diriltilerek Adalet Mahkemesi önünde durduğunda peyğamber şefaatına ihtiyacı olmaz, günahlardan arınmıştır böylesi. Ama ilahi aleme gidişleri kendi isteği ile değilmiş şairin; o aleme götürülür, orada qeyb aleminin Ademden başka diğer varlıklarıyla da görüştürüldükten sonra geri getirilirmiş “nagahan”. Beklenmeden yani.

    “Nagahan girdim bustana sübhdem
    Lalenin elinde gördüm cami-cem”.
    Ermeni güzelini tarif ettiği qezelde şair kendisine “derviş” diyor.

    “Qorxuram men dervişe sen diyesin din terkin et,
    Nice ki bağladı zünnar Şeyh Senan, ermeni”.
    Tabii ki, o, derviş olmamıştır, hürufilikte terki-dünyalık yasaktır. Sadece, qezel direk bir hrıstian kızına hitapdır; o kız sufilikten, hürufilikten, diğer tarikatlerden ne anlar? Hiç bir yerde çalışmayan, devamlı yaşayış yeri olmayan ve dünyanın yükü de sırtındaymış gibi daima dertli-kederli olan Nesimi bir hrıstian kızının nezerinde dervişten başka kim olabilirdi ki? Belki de bu yüzden kız ona gönlünün kapılarını kapatmışdı. Evi, sanatı, parası olmayan bir aşik lazım mı öyle güzele? Bu deli aşkın ermeni güzelinin umrunda bile olmaması Orta Doğuda haçlı seferlerinden kalma bir düşmanlık yüzünden de olabilirdi. Nesimi doğduğunda son haçlı seferinden cemisi yüz yıl geçmişti, hrıstian-müsliman karşıdurmasının açtığı yaralar hala yüreklerde kalmakta, hatıralarda yaşamaktaydı. Nesimi bu düşmanlıktan son derece uzaktır, sevgisi de saftır, peyğambere ant içiyor:

    “Derdmend ettin meni, ey derde derman ermeni
    Olmuşam eşqin yolunda bendeferman, ermeni…
    İsayi-Meryem hakkı için hiç kararım kalmadı
    Didemi giryan eylersen, bağrımı kan, ermeni”.
    Ama kız zerrece yumuşamak bilmiyor. Nesimi bir tek şeyden korkuyor; ne zamansa Şeyh Senan adında bir şeyh de bir ermeni kızını seviyormuş, kız gönlünü ona vermesi için “dinini terket ve hristian ol” diyor, o da çaresiz kalarak kızın şartını kabül ediyor ve müsliman memleketlerinde hristianların tanınması için “zünnar” adlı kurşak bağlıyor. Bu ermeni güzeli de ona derse dinini terket, nice olacak? Dininden mi geçecek, aşkından mı? Aklı mı üstün gelecek, gönlü mü? Kim bilir? Herhalde bu konuda kararsızmış ki, korkuyormuş. Çünki gönül sevdasına akıl girmez, girince sevda bitmeli. Aklın düşüncesine de gönül girmez, girince akıl bitmeli. Akılla sevmek olmaz, severken akıllı olmak olmaz. Çünki sevgi gönülün akıla üstün geldiği deli halidir, aynen de dahilik aklın gönüle üstün geldiği deli halidir. Sıradan insanların nezerinde tabii ki. Çünki norma dışındadırlar. Allah için ise her iki “delilik” insanı yaratmakta maksatıdır, kamil olmayan bunu anlayamaz. Kamil olmayanlar, sıradan insanlar haman o “deliler”in emellerini acaip hisap ettikleri için yazıya alarlar ki, buna da tarih diyorlar. Yani tarih akıl ve gönül delilerinin emelleri toplusudur, başka bir şey değildir. Akılla ilmi karıştırmak olmaz; akıl ilimsiz de olabilir, her ilimli adama da akıllı demek olmaz. İlim, sadece, dünyayı derketmek, Yaradanı tanımak içindir. Cengizhan okuma-yazma bilmiyordu, ilimsizdi ama akıl delisiydi, Mecnun ise medresede okumuştu ama, gönlü aklına üstün gelmişti diye gönül delisiydi. Her ikisi de tarihte kalmıştır. Neden? Çünki her ikisi norma dışındadır; sadece, birisi akıl tarafa, diğeri gönül tarafa. Bütün ruhlar aynıdır, akıl-gönül vahdetidir, demiştim. Yeni doğmuş çocuğun ruhunun aklı ve gönlü boş bir kab gibidir, o çocuk büyütükce ömrü boyunca o kabları doldurmak için uğraşmalıdır. Düşüne bilmek kabiliyyeti aşağıdırsa akıl kabı ilimle dolmaz, seve bilmek kabiliyyeti aşağıdırsa gönül kabı aşkla dolmaz. Ruhlar aynı olsalar da aklın ve gönülün bu kabiliyyetleri her insanda farklıdır, ilahiden verildiği kadardır hele anne betnindeyken. Nesimi gibi kamillerde ise hem aklın düşünmek kabiliyyeti, hem de gönülün sevmek kabiliyyeti en yüksek, son haddedir. Arşi-Hak haddidir bu, yani sidretül-münteha hüdutu. Beşer evladının aklı ve gönlü ondan ötesine gidemez; tahmin, güman, zenn olar ondan ötesi ki, “zennü-gümana, şerhü-beyana sığamaz” o taraflar. Nesimi “xetmü-insan” olarak Kelamü-Natiklerin sonuncusu ve demek ki, en büyüğü olduğu için diger kamillerden mertebece daha da yukarıdadır, fevkelkamildir o, gönlü Ademin gönlüne kavuşmuştur diye onun gönlünde Arşi-Rahman olmuştur; onun gönlü Ademin cennetteki gönlü büyüklüktedir, Arşi-Ali büyüklüğünde. Yani Nesiminin hem aklı ilimle acaip doludur, hem de gönlü aşkla acaip zengindir. Ermeni güzeline göre gönlü aklına üstün gelmiş olsaydı bile yine Allahın nezerinde kamil olarak kalacaktı. İnsanlar ise onu, sadece, mecnun, deli bilecektiler. Leyliyi seven ilim sahipi Qeysi Mecnun hisap ettikleri gibi.

    Ademi, suretü-Rahmanı delicesine sevdiği için Nesimi, tabii ki, Mecnun misalidir. Onun derdinden gezergi olmuş, çöllere düşmüş, dervişane hayat sürmüştür. Hep dilberini arıyor, bir türlü kavuşamıyor. Ama bu mecnunluk tamamen başkadır; bu sevginin içinde dünya kızlarına olan şehvani ihtiras isteğinden bir kum tanesi bile yoktur ve olması da mümkün değil. Nesiminin “Leyli”si ilahi alemin sırlar hazinesidir, Yerin altını-üstünü bilendir, her gelişinde şaire ilim, hikmet veriyor. Yani bu mecnunluk tamamen ilim, hikmet aclığı yüzündendir. Yani sevmek duyqusundan mahrum olan aqillerden farklı olarak Nesimi delicesine seve bilen bir ilim adamıdır. O yüzden eğer aqiller kamil insanlardırsa Nesimi onların üstünde, fevkindedir. Fevkelkamildir yani.

    “Leylinin bildiğini Mecnuna sor, Mecnuna
    Aqilin eqli haçan bildi ki, Leyla ne bilir?”
    Yani dindarlığı tesbih ve seccadeyle yekunlaşan aqilin kafası itaat haddinden kalkarak ilahi alemi, “Leyli”yi benim kadar sevmeli ki, o alemin, o varlığın sırlarından haberdar olsun.

    “Her ki, deva qıla ki, suretü meni bilirem
    Görmemiş üzünü ol suretü-Rahman ne bilir?”
    Yani kim derse ki, Adem hakkında bilgim var ama, onun yüzünü bir defa bile görmemişse ne bilecek suretü-Rahman nedir? Yalnız Ademin yüzünü görmüş insan hiçbir şüphe etmez ki, “Tövratü İncilü Fürkan hamu hüsnün sıfatındadır”, Ademin yüzündedir. Ben onun mecnunuyum diye söylediklerim “Ademin şerhidir, ayeti şeytan ne bilir?”
    Nesimi onu defalarca görmüş diye hem halinden, hem ilminden haberdardır.
    “Nesimi çün seni gördü, münezzeh oldu alemden
    Gözünde suretü-Rahman, dilinde zikri-sübhandır”.
    (“münezzeh”-günahsız, temiz)
    Ve ya;
    “Nesimi, ey şahe xuban, camalını göreli
    Gözünde suretü-Rahman müsevver olmuştur”.
    (“müsevver”- tasvir edilmiş)
    Ve ya;
    “Çünki Hakkı görmüşem eynül-yeqin
    Olmuşam hem elm ile eynül-yeqin
    Hak ile çün vasil oldum men yeqin
    Tanıdım, bildim seni Hakkül-yeqin”.
    (“eynül-yeqin”- gözle görmek yeqinliği)
    Ve ya;
    “Bu camalü-hüsnü gör ki, urar tene Aya, ya Rab
    Bu ne Hak suretli adem, bu ne menili beşerdir?!”
    O yüzden Nesimi Adem hakikatını anlamış, demiş ki:
    “Sedeftir cümle mahlukun vücutu
    Vücutun ol sedefler gövheridir”.
    Ve hakikatı kendi gözleriyle gördüğü için öldürüle bileceğinden asla korkmadan her yerde her zaman “Aşiqin dini budur, buldu Nesimi yövmi-din” diye haykırmıştır. Dünyaya bununla yeni din getirdiğini iddia etmiyor katiyyen. Kurani-Kerimin ayelerinden yanlış izahlar, tefsirler çıkarmışsınız, diyor. O ayelerdeki gizli manaları zahid, molla, ülema, yani ananevi dindarlık bilemez, diyor.

    “Neqlü-revayetiyle zahid uzatır sözü
    Bunca ne söyler, eğer doğru meqali bilir?”
    Yani zahid hakikatı anlatmak istediği zaman tahminle konuştuğu için revayetler, masallar söyleğerek sözünü uzatıyor. Doğruyu bilen adam bunca söz söylemez, benim gibi direk, kısa söyler sözünü. Ayeleri doğru şerh eden benim, çünki:

    “Gelmişem Haktan enelheq, gör ne Mensur olmuşam
    Ruhul-Qüdsün nitqiyem, sertaqedem nur olmuşam”.
    (“sertaqedem”- baştan ayağa kadar)
    Süleyman peyğambere hikmet hazinesinin kapıları açılmıştı; cinler, rüzgarlar onun hükmündeydi, kuşların dilini biliyordu. Ama onun ne Kurani-Kerimden, ne de bu Kitabdakı ayelere Ademin bildirdiği Hak şerhlerinden haberi yok diye benim söylediklerim “Süleyman mülkü”nden çok daha kıymetlidir.

    “İnsü cinnin dilini gerçi Süleyman bildi
    Sen bilen dili bu gün yani Süleyman ne bilir?”
    Qezelin sonunda şair kıza bir soru soruyor. Önemli olan hankı soruyu sorması değilmiş, o yüzden bunu bildirmiyor. Önemli olan buymuş ki, ona herhankı bir soru versin, o da lütf ile cevap verdiği zaman onun güzel olduğu kadar da güzelce konuştuğunu Ademe göstersin.

    “Bir sual etti Nesimi sen büti-mehpareden
    Lütf ile söyleşe gör, ey leli-xendan, ermeni”.
    Hürufilik sufiliğin temelinde kök atmış, ondan ayrılmış bir koldur. Ama Nesimiye sufi alimi demek yanlıştır. O, Fezlullah Neimiden sonra qezelleriyle hürufiliği sufilikten ayrı, tam müstakil bir tarikat haline getire bilmiştir. Diyor:

    “Nesimi sufe değişmez qeminden geydiği şalı
    Çünki sufi vefasızdır, bu şalın qedrini bilmez”.
    Sufi dervişlerin “suf” adlı kaba yundan geyimleri oluyormuş. Nesimi de onlar gibi gezergi bir hayat yaşıyormuşsa da terki-dünya değildi diye onun sufu olmamıştır. Suf yerine obrazlı olarak “qem-keder şalına, örtüsüne” büründüğünü diyor. Ve bu şalı, bu örtüyü hiç bir dervişle onun sufuna değişmez. Neden? Çünki sufi bu şalın, bu örtünün qedrini, kıymetini bilemez. Bu, beytin direk anlamıdır, aslında ise “qem şalı”yla hürufilik, suf ile ise sufilik kastediliyor. Hürufiliği müstakil etmiş düşünceleriyle Nesimini sufiler çok kınıyormuşlar, Nesimi ise beytte sufilerin hürufiliği anlamadıkları için kıymetini bilmediklerini ve bu tarikatı bırakıp da tekrar sufiliğe dönmeyeceğini bildiriyor. Yani sizin inancınız size, benim inancım bana.

    “Men itirdim, men araram, o yar menim, kime ne?
    Gah girerem yar bağına, gül dererem, kime ne?”
    Yani sizlerin inancından ne kaybettiysem o benim işim, Allah bilir ben bilirim. İlahi hakikat ilminden bir hikmet, yani “yar bağından gül deririm”, kime ne?

    “Bir melamet hırkasını özüm geydim eynime,
    Ar-namus şişesini taşa çaldım, kime ne?..
    Sufiler secde ederler mescidin mihrabına,
    Yar eşiği secdegahım, üz sürterem, kime ne?
    Gah çıkaram gök yüzüne hökm ederem Qafdan Qafa,
    Gah inerem Yer yüzüne yar severem, kime ne?
    Nesimiye sordular ki, yarın ile xoş musan?
    Men xoşam, ya xoş değilem, o yar menim, kime ne?”.
    İzaha, şerhe ihtiyac var mı?
    Ademin beşer evladına benzemediğini,Yer yüzünün ilk insanı olmadığını bildiren şair onu nice tasvir ediyor?
    Meşhur bir qezel var ama, yanlışlıkla bütün nesimişinaslar o qezelde remz gibi kullanılmış “dilber” sözüyle şairin Fezlullah Neimiye işare vurduğunu hisab ediyorlar.

    “Dün gece bir dilber ile eyşimiz memur idi
    Lakin ol xunxare gözler uykudan mexmur idi.
    Gözlerin süzmüş ve üzmüş canını aşiklerin
    Asılı zülfünde yüz bin Şiblivü Mensur idi “.
    Qezel böyle başlıyor. Gözleri uykusuzluktan süzgün bir misafirmiş o. Fezlullahmışsa şair diyecekti ki, Fezlullahmış o, adını çekmek yasak değilmiş ki. Hem de hemen anlaşılıyor ki, ilk defa gördüğü adamdır o. Hem de bakınız ne diyor? Saçları varmış ama, o saçlardan yüz bin Şibli ve Mensur asılıydı. Meşhur sufi Mensur Hallacdan ve onuncu çağın meşhur alimi, “Cinlerin esrarı” kitabının müellifi imam Şibliden yüzbinlercesi asılıymış yani o saçlardan. Acaip misafirmiş, değil mi? Nice yani beş yüz yıl önce ölmüş bu iki insanlardan yüz binlercesi asılıymış saçlarından?
    Devam ediyoruz:

    “Sözlerinden zahir oldu ol Mesihin möcüzat
    Dodağından bir işaret aşiqe pek dur idi”.
    Misafir konuşmağa başlayınca mücize zahir oluyor, sanki İsayi Mesihmiş. Ve şairin korkmaması için de ona işaretle “pek dur” diyor. Şair görüyor ki, saçlar insanın bildiği saçlara benzemiyor, yüzbinlerce Mensur ve Şiblilerin doğumu, yaşamı ve ölümü hakkındakı ayelermiş o saçlar.

    “Hüsnü lövhünde yazılmış xubların şahı, deyü
    Sümme enşe nahu xelqe axerin meşhur idi ”.
    Hatırlatayım ki, peyğamberlere hürufiler “xublar” diyorlardı, yani iyiler. İlk insan, ilk peyğamber olmuş Ademe ise peyğamberler şahı, yani “şahe-xuban”, iyiler şahı diyorlardı. Bu sözden başka bir de Kurani-Kerimin Enbiya suresinin on birinci ayesinden bir hisse varmış misafirin hüsnünde: ”Summe enşe nahu xelqe axerin”. Ola bilsin ayenin tümünü beytte bildirmeğe ihtiyac duymamış şair, sadece, hangi aye olduğuna işare vermiştir. Ayenin tamamı böyledir: “Ve halbuki bir nice zulmeden beldeyi helak ettik ve onlardan sonra başka-başka birer kavim vücuda getirdik”. Şair hayretler içindedir, çünki görmüş ki, onun

    “Zülfü sübhanellezi esra biebdi ayeti
    Yanağı üzre müselsel xett ile mestur idi”.
    Yani yanakları boyunca gizli hatt ile yazılmış İsra suresinin birinci ayesi de onun saçlarıymış. Ayenin tamamı böyledir: “Münezzehtir O ki, kulunu bir gece Mescid-i Haramdan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksaya yürüttü. Ta ki ona ayetlerimizden gösterelim. Şüphe yok ki, ancak O — Halık-i Kadim — dir herşeyi işiten gören”. Misafirin

    “Boyu tuba, üzü cennet, ade kelurcun qaşı
    Gözleri vennecm, onun sinesi vettur idi”.
    Yani boyu cennetteki tuba ağacı kimi kametliymiş, yüzü cennet gibi güzelmiş. Kaşları Kurani Kerimin Yasin suresinin otuz dokuzuncu ayesi imiş: “ Biz kamere de konaklar takdir ettik. Nihayet hurma salkımının eski kurumuş eğri dalı gibi bir hale dönmüş olur”. Gözleri Necm suresi, sinesi ise Tur suresi imiş. Şair misafirinin bu mücizeli değişkenliğine önce hayret ediyor ama sonradan, tabii ki, onun Adem olduğunu anlayınca kendine geliyor, gönlü sevincle doluyor, o yüzden diyor:

    “Hemnişin idi Nesimi dün gece bir yar ile
    Gönlü şadü, vaxtı xürrem, meclisi pirnur idi”.
    Ademin onun gözüne göründüğü ve demek ki, onu kendisine Kelamü-Natik seçtiği ilk geceymiş o gece. Sevinecek, meclisi nurlu olacak tabii.
    Burada iki çok önemli husus vardır. Birisi budur ki, Adem onunla direk konuşmuştur, yani aralarında üçüncü bir varlık yoktur; bu yüzden o, Kelamü-Natikdir. Nice ki, hazret Musa Allahla direk konuştuğu için Kelimullah olmuştur. İkinci husus da budur ki, Adem ona önce kendisi gibi bir insan kılığında görünmüştür, sadece, konuşmaya başlayınca onun vücudunun insan vücudu gibi değil, tamamen ayelerden oluştuğunu görmüştür. Yani Nesiminin misafiri Ademin cennetteki hali olmuşdur. “ Kun fe kane”den, yani maddi aleme çevrilmezden önceki hali. Bu gecedeki ilk görüşten sonra Adem devamlı olarak onunla görüşerek ilahi hakikatleri şiirle ona söylemiştir. Nesimi de ona sözlerini şiirle demiştir. Ve her bir böyle görüşten sonra Nesimi Ademin ona, onun Ademe dediklerini yazıya almıştır hiç bir izah vermeden ve hiç bir ilaveler etmeden. Biz insanlar da o yazıları Nesimi qezelleri diye kabül etmiş, bir şairin düşünceleriymiş gibi okumuşuz. Yanlışlığımız da bunda olmuştur. Onun idamına da bu yanlışlık yol açmıştır.
    Ama bu görüşlər Nesiminin hayatının sonuna kadar mı olmuştur? Nesiminin Halepte mübarize azminde olduğu zamanlarda ondan her defa yüz döndermek isteyen Adem onun yalvarışlarından rehme gelerek yine onun görüşüne gelmiştir ama, “Hardasan” qezeli sonunda Ademin çekip gittiğini, onu terkettiğini gösteriyor. Bu qezelden  sonra yine görüşmüşler mi? Bilemiyoruz. Bildiğimiz budur ki, bu ayrılık çok uzun sürmüş diye Nesimi hasretten yanıp kül olma haline gelmiştir. “Nerdesin?” diye hep onu aramıştır ve bulmadığı için de bu qezelde Ademin ona cevabı yoktur. Qezel başından sonuna kadar Nesiminin Ademe yalvarışıdır, yani bu qezelde bir tek Nesimi vardır. Şairin ah-nalesidir, göz yaşlarıdır, feryatıdır bu qezel.

    “Canımı yandırdı şövqün, ey nigarım, hardasan?
    Gözlerim nuru, iki alemde varım hardasan?
    Bağrımı qan eyledi acı ferağın, gel yetiş
    Ey lebi veslet, şerabü-xoşgüvarım, hardasan?..
    Ta üzün şeminden irak düşmüşem pervanetek,
    Yanıram leylü-nahar, ey nuri-narım, hardasan?..
    Senden özge gönlüme yoktur vefalı yare-dost,
    Ey cefasız, hüsnü-kamil yadigarım, hardasan?”

    Şairin dünyası dağılmış sanki bu ayrılıktan; bağrı kan olmuş, “leylü-nahar”, gece-gündüz yanıyor ağlıyormuş. Bu ayrılık o kadar uzunmuş ki, şair anlamış ki, hakikaten de, hiç kimse onun kadar vefalı değilmiş, yani keşke zamanında onun nasihatlarını dinleseymiş. “Eyledi eşqin meni qalxan melamet pirine” diyor. Yani yalnız sana olan aşkımın gücüyle beni kınayanlara kalkan ola biliyordum, onların istihzalarına duruş getiriyordum. Ama şimdi sen yoksun, o yüzden

    “Yar üçün her guşede min div olur düşman mene,
    Ey sevadü-ezemü mühkem hisarım, hardasan?”

    Her “div”, yani her cahil düşmandır artık bana her yerde, sen idin benim yüce bilikli mühkem hisarım, nerdesin?

    “Çün Nesimidir bu gün eyyami-eşqin serveri,
    Ey şeker leb, yare-şirin ruzigarım, hardasan?”
    Yani bu muhteşem qezel bu güne kadar kabül edildiğinin aksine olarak, kesinlikle şairin herhangı bir sevdiği kıza değil, Ademe müracaatıdır.
    Şairin qezellerini kendisini Allah hisap ederek değil, Ademin diliyle yazdığını derkettikten sonra “Mende sığar iken cahan” yerine “Mende sığar iki cahan” gibi okumanın ne kadar yanlış olduğu hemen belli oluyor. Guya burada iki cahandan birisi Ademin ilk olarak yaşadığı cennetmiş, o birisi ise kovulduğu dünyamız imiş, her ikisi de Allahınmış diye “iki cahan”ın kendisinde olduğundan konuşuyormuş şair. Ama qezeli Adem söylüyorsa, demek, “iki cahan”ın Ademe sığmasından konuşulamaz. Cennet Ademden küçük mü ki, Ademe sığsın? Yaratıldıkdan sonra yaşamak için yerleştirildiği mekan onun kendisinden nasıl küçük olabilir? O mekan onun kendisi için yaratılmamış mıydı ki, onun içinde yaşasın ve onun her naz-nimetinden faydalansın? Varlık mekanı ise Ademin kendi vücutundan yaratılmışdır diye Ademden küçüktür, Ademin içindedir. En çoğu Ademin kendisi büyüklükte olabilir. Yani yalnız haman bu mekan, haman bu maddi cahan Ademin içine sığandır. Ve içine sığdığı için de kendisinin bu cahana sığa bilmediğini, bu cahandan büyük olduğunu diyor. Ona göre de qezelde yalnız haman bu varlık mekanının, bu cahanın ona sığmasından konuşuluyor.

    Budur. O büyük şairin yaratıcılığına tamamen yeni yönden ışık tutarak cahillerin onun üstüne çok büyük bir haksızlıkla örttükleri kafir perdesini tarihin çöplüğüne atmağa çalıştım. Buna ne derecede nail olduğumu yalnız arif olanlar bilecek. Ama tam eminim ki, onun bu güne kadar karanlıklar içinde kalmış dünyasına tuttuğum bu ışık bundan sonra onun bütün yaratıcılığının sırrını açmak için nesimişinaslara yardımçı olacak. Çünki Nesimi yaratıcılığına şair poeziyası gibi bakmak doğru değildir; her beytinde bir dünya yatan bu qezellerin sahibi kendi ruhani dünyasıyla beşeriyyetin fevkinde duran öyle kamillerdendir ki, bildiği, yettiği hakikatı, sadece, şiirle söylemiştir. Hakikat ise bir olduğu için şair bütün qezellerinde yalnız ve yalnız onu bildirmiştir insanlara. Fark poetik ifadelerde, teşbihlerde, aforizmlerde, remzlerdedir. Bilmek lazımdır ki, hem Nesiminin sağlığında, hem de onun idamından sonra “Nesimi” adıyla qezeller yazanlar çok olmuştur. O “nesimiler”in qezellerini asıl Nesimiye ait etmek onun hakikatinin derk edilmesinde zorluk yaratabilir. Misalçün, eğer qezelde diyorsa ki, “derimi soydular”, o qezel kesinlikle asıl Nesiminin değildir, çünki tarihi fakt budur ki, onun derisi boynu vurulduktan sonra soyulmuş, derisiz ceseti Halep kalesi kapısından bir hafta asılmıştır ki, diğer hürufilere ders olsun; derisi soyulan meyit dil açarak qezel söyleyemez. Canlıyken derisinin soyulması efsanedir yani; idam fetvasını Halep ruhanileri vermişler, dini fetvalarda ise canlının derisinin soyulması gibi zalimlik olamaz. Nesimi devlete karşı gelmemiştir, sadece, sayısı artmış taraftarlarının yalnızca onu dinlediklerini, bir tek onu kendilerine büyük, başçı hisap ettiklerini gören şehir hakimi Yaşbek tedbirini ilericeden alarak onu tutuklamış ve dört mezhep hakiminin iştirakı ile onun mahkemesi olmuştur.

    Bu barede bir azcık etraflı malumat vermem gerekiyor. Gök yüzünde Kıyamet alameti sahnesi yaratmak fikrinden Nesiminin yalnızca en yakın çevresinden olan bir kaç hürufi malumatlıydı. Bu devr qezellerinde Ademden gelen itirazlar bolluk teşkil ediyorsa da Nesimi bir Kelamü-Natik gibi görevine ihanet etmiyor, o qezelleri de herkese söylüyor. Ve tabii ki, diğer qezelleri gibi bu itiraz qezelleri de anında bütün Halepe yayılıyor dervişler tarafından. Ama bu türlü qezellerdeki asıl manayı Nesimi yalnız haman o bir kaç arkadaşına anlatıyordu. Kimse bilmemeliydi ki, Adem bu isyan meselesine kesinlikle karşıdır. Diğer insanlar, tabii ki, yeni qezelleri de seviyorlardı Nesimidendir diye ama, onların asıl manalarından uzak idiler. Mesela, “Etmegil” qezelinde “etmegil” sözünün hankı beytte hankı varlığa ait olduğunu Nesimi anlatmazsa sanacaklardı ki, bütün beytler Nesiminin Ademe yalvarışlarıdır; sanki hakiki Kıyamet kapının ağzındadır, Nesimi de Ademe yalvarıyor ki, gökte ikinci Güneş gibi parlamasın, insanlara yazık olur, hepsi kırılacaklar.

    Ama Hakkın “Lateherrük” emriyle Ademin böyle bir sahtekarlığı yapmayacağı tam kesinleşdikten sonra Nesiminin insanlardan uzaklaşarak kendi hücresine kapanması onun yakın çevresiyle yüz binlerce insan arasında zorluklar yaşanmasına neden oldu; şairin insanlar arasına çıkmamasını merak eden halk sanmış ki,onu öldürmüşler ve kimseye bildirmiyorlar. Halkın gitgide artan heyecanını yatırmak için Nesimi tek bir defa büyük zorlukla hücresinden çıkarak kendisini insanlara gösteriyor. Çok kısa müddete. Hasta olduğu yüzünün sarardığından belliydi. Ayakta zorla duruyormuş, yıkılmamak için bir arkadaşının kolundan tutmuşdu. Halinin kötüleşe bileceğini gören yakınları onu tekrar hücresine götürüyorlar.

    Bundan bir kaç gün sonra nerdense açığa çıkmış “sahte Kıyamet” sırrı ağızdan-ağıza geçerek yavaş-yavaş bütün şehri bürüyor. Halk bunca kandırıla bileceğine inanamıyor. Söylenenlerin doğru olub-olmadığını Nesiminin kendi dilinden işitmek için bu defa büyük izdiham halinde onun yanına geliyorlar. Bunca büyük insan seline şehir sokakları yetmediği için evlerin, duvarların üstü de insanla doluydu. Bazı cahiller “sahtekar”, “fırıldakçı”, “yalançı kafir”, “çık dışarı” diye bağırıyordu. O anlar Nesimi dışarı çıkacak olursa ya yalan söylemeli, ya da her şeyi itiraf etmeliydi. Şüphe yok ki, herhankı bir mahir siyasetçi böyle bir izdiham önünde söz söylemek fırsatından öyle faydalana bilirdi ki, bununla belki de gelecek zaferlerinin temelini atmış olurdu. Ama Nesimi katiyyen siyaset adamı değildi; insan seli önünde açık-aşkar yalan söylemek ve ya söylenenlerin doğru olduğunu itiraf etmek onun için aynı derecede rezil-rüsva olmak demek idi. O yüzden fakir hücresinin köşesinde kollarıyla dizlerini kucaklayarak oturmuş, başını da dizleri üstüne koyarak durmadan kendisine Allahtan ölüm diliyordu.

    Şehir ve civarına ne zamandır toplanmış insanların bir gün neyse bir karışıklık çıkaracağından hiç bir şüphesi olmayan şehir hakimi Yaşbek şehrin insanla kaynaştığını görünce derhal Nesiminin tutuklanması için bir bölük asker gönderiyor. O zamana kadar “bu yakınlarda Güneş mi, Ay mı tutulması olacak, onu seyr etmek için bu şehre toplanmışız”, diyen hürufilerden yalnız mihriban, samimi münasebet görmüşdü diye onlara dokunmamıştı. Ama o gün halkta heyecan ve kazap varıydı, böyle kızğın kitleden her bir kötülük beklemek mümkün idi. Arada gezen dedi-kodulardan işin içeriğini anladıktan sonra Nesiminin tutuklanması emrini vermişdi.

    Askerlerin dışarıdan “Nerde mürşidiniz?”, “Nesimi nerde?” diye bağırdıklarını işitince şair yorğun ve üzgün bir halde kalkıyor, hırkasını sırtına alıyor. Koşarak gelen bir genc hürufinin heyecanla “Ya şeyh, seni soruyorlar” sözlerinden hiç halini bozmuyor. Sakince “Nihayet”, diyor ve onun yaşarmış gözlerinden öpüyor: “Dünya duracak yer değil, gönlüm benim. Bana ölüm dilemeni istiyorum, çünki bu cemdek kokulu dünyada ölmüşler kadar bahtiyarlar yoktur. “ Mensur egerçi Haktan rüsvayi-alem oldu, Ondan ona ne qem ki, rüsvayi-alem Oldur“. Mensur değil yani, Odur, O. Talihi kim yazıyorsa, O. Beni sıldırım kayalıktan atlamağa koymayandır O. İntihar günahmış”. Ve birdence asabi gülüşle gülüyor:” Buna ne diyecekler? Ha-ha-ha-haaa! Bu ki intihar değil. Anlaya biliyor musun, gözüm nuru? İntihar değil bu. Hakkın yazdığı yazıdır, ondan kaçmak olmaz. Öldürmek fikrinden vaz geçmesinler diye susmağımla kızdıracağım bu cahilleri, sen de bana ölüm arzula. Bu, mürşidinin sana son emridir. Elveda. ”

    Böyle diyerek onu bağrına basıyor, sonra dışarı çıkarak avluya inen pillelerde duruyor. Nerdeyse otuz kadar hürufi vardı burada, onu görünce ellerindeki küçük hançarlari yukarı kaldırarak “enelheq” diye bağırıyorlar; bunlar hiçbir zaman onu bir adım bile terketmeğen, ona her zaman canlarını of demeden feda etmeğe hazır olan en yakın çevresi, en vefalı arkadaşlarıydı. Şair hayretle onların elindeki hançerlere bakıyor; hürufilerin silahı yalnızca ilimdi, katiyyen silah gezdirmezlerdi. Bu nedir? Bunlar da nereden çıktı? Birisi öne çıkıyor: “Canımız sana feda olsun, ya şeyh, dışarıda yüzbinlerce delikanlı türk evladı var, bir tek emrini bekliyorlar ki, senin yolunda şehrin altını üstüne getirsinler”. Şairin yüzünde acı tebessüm dolaşıyor:” Benim yolum yoktur. Bir tek yol var, o da Hakkın yoludur. Siz Onun “Lateherrük” emrini unuttunuz qaliba. Ona karşı mı gelmek istiyorsunuz? Bu hançarlarla mı?” Adam israr ediyor: ”Ya şeyh, gecikmek olmaz. Emr ver Allah hatırına. Darvazayı açıp askerin üstüne atılırsak bütün şehir anında harekete geçecek. Zaferin bir adımındayız. Emr ver, ya mürşidi-kamilim”.

    Askerler artık bağıra-bağıra darvazayı vurmağa başlıyorlar. Bunu gören şair bakışlarını göklere dikiyor, sanki neyse arıyordu gök yüzünde. Sonra ah çekerek yüzünü arkadaşlarına tutuyor: “İşitin beni: Allah şahittir ki, bana Adem ne söylemişse sizlere iletmişim noktasına kadar. Bu andan beni değil, size ilettiğim o ilmi koruyacaksınız. Emrim ise böyle olacak: hançarları gizleğin, darvazayı açın ve askerler beni aldıklarında bana bir adım bile yaklaşmayın. Hakkü-Teala böyle istiyor. Yaklaşarsanız Ona karşı gelmiş olursunuz. O zaman yemin ederim ki, ahirette yüzünüze bakmam”.

    Bu, çok ağır yemin idi. Hürufiler çaresizce biribirileriyle bakışıyorlar. Sonra bir kelme bile demeden hançarlarını ebalarının altına, kemerleriinin arasına gizliyorlar. İkisi darvazayı açmağa gidiyor.
    Darvaza açılınca yüzlerinde gözlerine kadar siyah örtük olan pehlivan cüsseli altı-yedi muhafız içeri sokuluyor, “Nerde o arakarıştıran Nesimi?” diye.
    Şair sakince pillelerde durmaktaydı. Acı tebessüm yüzünden gitmemişdi. “Ey cahiliyye askerleri!”, diye bağırıyor, “Dediğiniz o arakarıştıran karşınızdadır. Şeyh İmadeddin Nesimi de diyorlar adıma. Bir zamanlar Şamahıda Seyyid Ali Seyyid Muhammed oğlu derlerdi. Haktan künyem ise Ebülfezldir ”

    Askerler derhal ona yaklaşıyorlar. Başçıları dikkatle onun yüzüne-gözüne bakıyor, sonra hürufilere dönüyor: “Bu mu Nesimi?!”. Adamların cevab yerine kederle gözlerini yere diktiğini görünce “Alın bunu!” diyor. Askerlerden birisi şairin koluna kandal vurmak istiyor. Ama başçı derhal onun boynunun ardından yumrukla vurarak kenara itiyor: “Hayvan herif! Görmüyor musun karşındakı mühiti-ezem Nesimidir? Şeyhin koluna kandal vuracak kadar aşağılık mıyız biz? Koluna girin, adap-erkanla götürün şunu”.
    Ola bilsin şairi kandallamamak talimatını şehir hakiminin kendisi vermişdi. Adı diller ezberi olan Nesiminin sıradan bir caniymiş gibi kandallanmasına halktan büyük tepki olabilirdi. Şehrin muhafaza birlikleri ise bunca büyük insan seli karşısında dura bilecek kuvvette değildi. Komşu şehirlerden ilave ordu birlikleri gelinceğe kadar ise kazaplanmış halk şehirde taşı taş üstünde bırakmazdı.

    Ama belki de Nesiminin nurani, çok yakışıklı, masum yüzüne dikkatle baktığı zaman içine dolan bir ses bu adamın tamamen suçsuz, fitne-fesattan uzak birisi olduğunu ona haykırmışdı. Çünki darvazadan girdiği andan ta ona yaklaşıncaya kadar çok öfkeli olan bu adam ona dikkatle baktığı zaman sanki değişmişti, hürufilere de taacüpten kaşlarını kaldırarak, gözlerine inanamıyormuş gibi hayretle sormuşdu “bu mu Nesimi?”. Sanki demek istemişdi ki, yüzünden nur, paklık yağan bu adama mı diyorlar arakarıştıran?
    Bir asker sağdan, birisi de soldan koluna girerek şairi zindana götürüyorlar. Durmadan uğuldayan, bağıran halk onun askerlerin ahatasında darvazadan çıktığını görünce birdence sessizliğe bürünüyor. Atlı askerler insan selini yara-yara zindana taraf giden yolu açıyordu.

    Birden kalabalık içinden birisi “enelheq” diye bağırıyor. Ardınca bir başkası, sonra daha birisi, üçü, beşi, on beşi ona koşuluyor ve az sonra dağları-taşları sanki yerinden oynata bilecek “Enelheq” sedası bütün şehri bürüyor. Şair herden elini yukarı kaldırmakla halkı sakinleştirmeğe çalışıyorsa da olmuyor. Zindana salındıktan ve zindanın ağır darvazaları bağlandıktan sonra da “enelheq” sedaları durmak bilmiyor.

    Bütün o yol boyunca şairin bir tek “isyan” diye bağırması ile şehir çok kısa bir zamanda hürufilerin eline geçebilirdi. Ama o, yol boyunca susmuşdu; gözlerini fikir-hayal içinde yere dikerek susmuşdu. Nesimi dünyasını anlamayanlar onun bu halledici zamanda neden inatla sustuğunu katiyyen anlayamazlar. Diyecekler eğer insanları gök yüzünde ikinci Güneşin görüneceği vaatiyle kandırması isyan için gerekmişse, bütün şehir isyana bir kıvılcım beklediği halde neden isyandan geri durmuşdu? Ama onun dünyasını qezellerine verdiğim şerhler ışığında derk edenler de bu hadise için diğer mantıklı soru verecekler. Diyecekler eğer o, kafir değilmişse, aksine, fevkelkamil dindarmışsa, zamanından önce ikinci Güneş gibi görünmek sevdasının boş bir hayal olduğunu, ilahi nizam sisteminde böyle bir şeyin asla ve asla mümkün olmayacağını bildiği halde neden ilahi alemden böyle acaib bir ricada bulunmuşdu?

    Evet. Hakikaten de, kafaları karıştıran bir meseledir.
    Şahsen benim bu soruya cevabım böyledir: sanki Fezlullahın idamından büyük sarsıntı geçirmiş ve ümumiyyetle bu dünyada yaşamaktan usanmış şair intihar hisap edilmeğen bir ölümle öle bilmek için bu dünyayla o dünya varlıkları arasında şahmat oyunu gibi çok ince ve çok akıllıca bir oyun oynamışdır. Gökte Ademin yüzünü göreceksiniz diye insanları Halepe toplayacak, sonra Ademe görünmek için yalvaracak, Adem tabii ki buna gitmeğecek, işin üstü açılınca da halk kandırıldığı için heyecana gelecek ve buna göre de devlet tarafından isyana cehdde suçlu bilinerek tutuklanacak, idam edilecekti. Tabii ki, herhankı bir şehirde Ademden gök yüzünde görünmesini istemeden de karışıklık çıkarmak mümkün idi. Tarihçiler demiyorlar mı hürufiler ona öyle sadiktiler ki, her sözünü sultan emriymiş gibi canla-başla yerine getiriyorlardı? Ama hayır, bu halde o, sadece, bir qiyamçı gibi tutuklanacaktı ve kan-kırğın da kaçılmaz olacaktı ki, buna göre mahşer gününde hisap vermeli olacaktı. Ama Ademe yalvarışları ve Ademin ona itirazları qezeller halinde fakt olarak elinde olunca ve Haktan da bu işe kesin itiraz geldiğinde hücresine çekilerek sakin durunca kimse artık ona qiyamçı diyemezdi. Kan-kırğın olmamış diye, isyan emri vermemiş diye, bir adamın bile burnunun kanamasına sebebkar olmamış diye günahsız idam edilmiş olacaktı.

    Diye bilirler eğer böyleymişse, intihar olmayan bir ölümü hakettiğini ve nihayet öldürüleceğini anlamışdıysa neden hücresine kapanıp gece-gündüz ağlıyormuş? Göz yaşları da mı sahteymiş?

    Bak, buna cevap vermek mümkündür. O, Ademin gök yüzünde görünmediği için, isyanın baş tutmadığı için değil, Ademin ondan tamamen küsüp gittiği için ağlıyordu. O dünyaya gittiğinde de mi Adem ondan küsmüş olacaktı? Ebediyyet boyunca yüzüne bakmayacak mı delicesine sevdiği o güzel varlık?

    Hakikaten de, hayret etmemek mümkün değil. Eğer maddi alemle ilahi alemi bir şahmat tahtası gibi görerek bunca büyük ahateli gidişleri ilericeden düşüne bilmişse helal olsun zekasına vallah! Bu gidişler sonunda dünyadan bıkmış usanmış vücutu intiharsız ölüm bulacaktı, hem de o dünyada Adem onunla barışacaktı isyana gitmedi diye. Hem hürufiler sevimli şeyhlerinin Ademle barışık hatirine isyandan vazgeçtiğini öğrenince onu daha çok sevecektiler, hem de Nesimiye kafir diyen muhafazakar dindarlar şüphe içinde kalacaktılar; eğer o, ilahi alemle konuştuğunu yalan söylüyormuşsa neden ilahi alemin korkusundan isyandan vaz geçmiş ki? Kafir olan ilahi alemin mevcutluğunu kabül ediyormu ki, Allahtan korkusu da olsun?!

    Neyse. Devam edelim. Zindanın ağır darvazaları bağlandıktan sonra da şehirden “enelheq” sedaları kesilmek bilmiyor. İnsanların dağılmadığını, bağırtıların susmadığını gören şehir hakimi kendisi halkın önüne çıkmağa mecbur oluyor. Kurani-Kerime ant içiyor ki, bu işe adaletle bakılması için her şeyi temin edecek ve eğer suçsuzsa, hiç kimsede zerrece şüphe olmasın ki, azat edilecek.

    Halk onun sözüne inanıyor ve yalnız bundan sonra yavaş-yavaş şehir sokakları boşalmağa başlıyor.
    Tabii ki, Nesimi gibi bütün Şark aleminde sevilen bir şairi, hem de bir tarikat başçısını şehir hakimi kendi kafasınca cezalandırmağa cürat edemezdi. Son günlerde isyan hakkında dedi-kodular duymuşsa da ne isyan varıydı, ne de isyana cehd. Hürufilerde de hiçbir silah yok. Dedi-kodular esasında başa çıkılmaz bu iş. Ama saltanatın ucqar bir eyalet şehrinin hakimi olmasıyla bir türlü barışamayan bu vazife, şan-şöhret muhterisi başkentte saraya yakın çevrelerde büyük ve rahat bir vazifeye sahiplenmek aşkıyla yanıyordu. Sultanın büyük itibarını kazanmak için gürültülü bir işin beklentisindeydi. Osmanlıyla sınırdakı mühüm ticaret ve stratejik şehir olan Halepte halkın bunca heyecana gelmesi fırsatını değerlendirmemek ahmaklık olurdu. Şehire Osmanlı taraftan geçen yabançıların toplanması hakkında malumatı çoktan sultana iletmişdi. Sultan da “devlete karşı baş kaldırırlarsa mahv edilsinler” talimatını vermişdi.
    Ve budur, artık başçılarını tutuklamış, zindana attırmışdı. Ama devlete karşı ne onun, ne de müritlerinin işlediği hiçbir suç yok idi. En iyi halde ondan ve müritlerinden Halepi terkederek geriye, Osmanlıya dönmelerini talep edebilirdi. Ama o zaman elveda başkentte yaşamak hülyası. Bir de böyle fırsat eline ne zaman geçecekti? Nesimi devlete karşı gelmemişdiyse bile onu öyle bir ittihamla suçlamak gerekti ki, idamı kaçılmaz olsun. Mürşitlerinin idamından sonra müritleri çaresiz kalarak şehri terkedecektiler ve Halep önceki sakin hayatına kavuşacaktı.
    O yüzden Yaşbek onun bir isyançı gibi değil, qezellerinde küfr, İslama hakaret olduğunu araştırmak için mahkemesini talep ediyor. Biliyor ki, bu meselede bütün Şark aleminin muhafazakar dindarlığı Nesimiye karşıdır. Mahkeme hakimlerinin de tamamen muhafazakar dindarlık içinden olacağına göre onun kafir olması “sübut” edilecekti; kafirin cezası ise idamdır. Mahkeme fetvası tasdik için başkente, baş ruhaniye gönderilecekti ve ondan sonra sultan onun nice idam edilmesi hakkında ferman verecekti. Ve böylece Yaşbek saltanatı ve İslam dinini “çok büyük bir tehlikeden kurtarmış” olacaktı, hem de işin içinden tertemiz çıkacaktı; çünki kararı mahkeme verecekti, idam ise sultanın fermanı esasında olacaktı diye buna göre halk onu kınamayacak, üstüne ayaklanmayacaktı.
    Evet. Büyük şair mahkemeye çıkarılıyor. Dört büyük tarikatın heresini bir hakim temsil etmekle dört hakim varmış mahkemede. Bir de mahkemenin sedri. Devlete karşı gelmediği için ne hanefi, ne şafii, ne maliki hakimleri onu suçlu bulmuyorlar. Hanefi hakimi demiş ki, qezellerinde küfr hisap edilecek yerler var ama, bunun için ben ona idam fetvası veremem. Şafii ve maliki hakimleri de onun dediğini demişler. Yalnız henbeli hakimi qezellerindeki küfrüne göre onun idamını talep etmiş. Bunu işitince diğer üç hakim ellerini göklere kaldırıp Allahı şahid tutarak, ”bu işde biz yokuz, böyle bir günahı boynumuza alamayız”, demişler. Ama Nesimiye od püsküren öfkeli henbeli hakim dediğinde israr etmiş, “o halde fetvayı ben veriyorum, eğer bunu doğru bilmiyorsanız günahı benim boynuma olsun” demiş.
    İdam fetvası çıkarılmış, başkente gönderilmiş ve Ali ruhaniyyet fetvayı tasdik etmiş, sonra sultan el-Müeyyede takdim edilmiştir. O da şairin boynunun vurulması, sonra derisinin soyularak cesedinin Halep kalesinden asılması, daha sonra cesetin dört hisseye parçalanarak sultanın dört düşmanına gönderilmesi fermanını vermiştir.

    *

    Yani Nesiminin derisi kesinlikle öldürüldükten sonra soyulmuşdur.
    O yüzden, eğer qezel Nesimiye ait ediliyorsa ama, orada “derimi soydular”, ”püstümü soydular”, “serta qedem soydular” diyorsa, bilin ki, kesinlikle Nesiminin değildir o qezel.
    Ve ya qezelde Nesimi ehli-beyte aşik gibi gösteriliyorsa, imam Aliden yardım umuyorsa, bu da
    onun değildir, büyük bir ihtimalle Şah İsmayıl devrinin hangısa bir şii-kızılbaş “nesimi”sinin qezelidir. Çünki kendisine “mühiti-ezemem, adım Ademdir, Ademem” diyen birisinin insanlardan yardım umması, “ya Ali, senden medet” demesi, tabii ki, hiç mantıklı değildir.
    Ve ya “hunxar halife” ifadesi geçiyorsa qezelde, bilmek lazımdır ki, bunu Osmanlı halifelerine ünvanlıyorlardı. Osmanlı sultanları ise “halife” adını Yavuz sultan Selimden başlayarak almışlar, yani Nesiminin ölümünden bir asır sonra. Demek ki, o qezel de Nesiminin olamaz.
    Yani Nesimi hakikatinin bu yazımdakı gibi açılışını kabül edirken qezellerden hangısının ona ait olup olmadığını anlamak artık o kadar da zor olmayacak.
    Ben Nesimi qezellerinden, sadece, bir kaçını şerh etmeğe çalıştım; nice ki insan bedeni, Ay, Güneş kendi görüntüleriyle beyan olduklarından onların görüntüleri şerhe sığar, qezel de hazret Ademin diliyle
    deyilmiş olsa bile insan oğluna qezel gibi beyan olarak maddileşmiştir diye bir maddiyyat gibi şerhe sığandır. Ama o qezelin içinde büyük bir hikmet yatıyor ki, o hikmet o qezelin ruhudur; insan bedeninin, Ayın, Güneşin içinde olan ruh gibi ilahidendir diye şerhü-beyana, zennü-gümana, bizim lisana sığan değil. Çünki ruh hakkında bilgi yalnız Allaha mahsustur.
    Arif olanlar dediklerimi anlamışlarsa bu yazdıklarım şairin ruhuna ihsan olsun. Cahiller ise, sadece, şaire dokunmasınlar. Bir onu bilsinler ki, böyle bir şair ne ona kadar, ne de ondan sonra dünyaya gelmemiştir.

    *

    İç dünyası bunca saf, yüce, imanlı olan Nesimini tarikat lideri, şeyh olduğu halde bir hristian kızına gönül vermekte ve ya hileyle isyana kalkmak istemekte suçlayarak onu aşağılamak mantıktan kenar bir şey olardı. İdeal temiz olanlar meleklerdir. O da bir beşer evlatıydı. Hatta bazı peyğamberlerin bile hayatlarında öyle hadiseler olmuş ki, adam hayrete gelmeğe bilmiyor. Davud peyğamber padişah olduğu zamanlarda bir askerinin güzel karısından hoşlanıyor ve arzusunu hayata geçire bilmek için o askeri uzak bir harbi sefere gönderiyor ki, gitsin, geri dönemesin. Sonra tevbe ediyor tabii ki. Babası Süleyman peyğamber padişahlığının son zamanlarında altundan bir buzağı düzelttirerek ona tapınıyor. O da sonra tevbe ediyor tabii ki. İbrahim peyğamber Mısıra giderek kendi helalca karısını firavuna kızkardeşi gibi takdim ediyor, firavun da Sara hanımı sarayına alarak İbrahim peyğambere sayısız hayvanat sürüleri, altun-gümüş veriyor. Ama onların karı-koca olduğu belli olunca firavun ikisini de Mısırdan kovuyor, onlara verdiği var-devleti de geri almıyor; böylece İbrahim peyğamber
    Filistin-Ürdün civarının en zengin adamı olmuş oluyor. Demek ki, bunlar normalmış ama, Nesiminin bir ermeni kızını saf muhabbetle sevmesi suçmuş, öyle mi? Zavallı şair hiç onunla yakınlık ede bildi mi ki? Demiyor mu

    “Onca ki sey eyledim nazik camalın görmeğe
    Zerrece yumşalmadın, ey gönlü zindan, ermeni”
    Ve ya isyan sevdasına düşdüyse de isyan etti mi ki? Niyyeti ilahi adaleti ve ilahi ilmi hakim etmek olanın isyan sevdası suç sayıla bilinir mi?
    Halep şehrine geldiği günden Nesimi o zamana kadarkı mütevazi, sakin Nesimi değildi artık. İsyan azminde olan bir dervişin bile halinde değişiklikler olmalıydı tabii ki; isyan yatırılmayacağı halde hakim olacaktı o, emir obrazına girmeliydi. Şehrin Mısır sultanına bağlı hakimi olduğu halde hürufiler artık onun değil, Nesiminin ağzından çıkan her bir sözü kutsal bir emriymiş gibi canla-başla yerine getiriyorlardı. İkihakimiyyetlilik yaranmaktaydı Halepte. Kulağından çok pahalı “lölöi-şehvar”ı, yani şahlara layik incisi olan küpe asmağı da bu sebepten idi şairin. Adem o küpe hakkında da ona kınayıcı sözler diyor:

    “Ey küpeyi incudan eden, menden işit pend
    Söz dürrünü tut, lölöi-şehvara yapışma.
    Ey marifetin müshefi, uş kenz ile müsbah
    Mistah budur, mecmei-muxtara yapışma”.
    (“pend” – nasihat; “kenz” – hazine; “misbah” – şamdan; “müftah” – anahtar)
    Nasihatımı işit, diyor Adem, ey inciden küpe takan, sen sözlerimdeki inciden tut, şahlara layik incilerden yapışma. Sen sana verdiğim ilmin, marifetin müshefisin; hazine de, o hazinenin anahtarı da, o hazineyi nurlandıran şamdan da o müshefdedir, ağalık mecmeisinden yapışma.
    Qezel Ademden gelmiş olsa da ilk iki beyt Haktan Ademedir.

    “Ey Ruhi-Qüdüs, cifeyi-murdara yapışma
    Gülzari-cinanı qoyuban xara yapışma.
    Mehbubi-ezel, yari-ebed var iken, ey yar
    Eğyar eteğin dutma ve eğyara yapışma”.
    Nesimi Ademe gökte ikinci Güneş gibi görünmesini yalvardığı zaman Ademin bunu Hakka ilettiğinde Hakkın ona cevabıdır bu iki beyt. Diyor ki, ey Adem, cennet gülzarını bir tarafa bırakarak dünya adlı murdar leşe, dikene yapışma. Ezeli dost olan Allah, ebedi yar olan cennet bahçeleri varken dünya adlı fani eğyara yapışma.
    Sonrakı yedi beyt Ademin Nesimiye nasihatıdır.

    “Mensur gibi ister isen menzili-ali
    İtirme beqa darı, fena dara yapışma”
    (“beqa dar” – ebedi ev, cennet; “fena dar” – fani ev, dünya).
    Yani Mensur Hallac gibi ahirette yüce makama yetmek istiyorsan eğer fani dünyaya yapışarak cennetini kaybetme.
    Böylece yedi beytin altısında Adem Nesimiye dünya işlerinden uzak durmağı tavsiye ediyor. Sonuncu beytte ise dünya kızına olan sevgisini de kınıyor.

    “Saçı qaranın zülfüne yapışdı Nesimi
    Ey bada veren ömrünü, zünnara yapışma”.
    Kimmiş o karasaçlı, zünnar bağlamış güzel ki, Nesimi “yapışmış” ona? Zünnar bağlamışsa ya hristian, ya da yahudi kızıymış. Ama qezelleri içinde yalnızca birisinde zünnar bağlamış kızın hankı ümmetten ve hankı milliyyetten olduğunu açıkca belli ederek ona olan sevgisinden söz ediyor şair.
    “Handa bir haç ehli gördüm hamusun seyr eyledim
    Bulmadım men sen teki bir cani-canan, ermeni”.

    5.BÖLÜM

    Hazret Ademle Havva cennette olduklarında maddi alem dediğimiz yıldızlar-gezegenler alemi yoktu. Maddi alemin sonunda sidretül-münteha adlanan son hüdud var, ondan derhal sonra cennetler mekanı başlıyor, o mekanların altında da cehennem mekanları vardır. Cennetler mekanının sonu Arşi-Ali adlanan Ali Göktür, su ile ahata olunmuştur. O Ali Gökten sonra Allahın Esmail-Hüsna denen Mübarek Adları mevcuttur. Ne kadar ki, ilk iki insan cennetin yasak olunmuş ağacına dokunmamıştı, ne sidretül-münteha vardı, ne onun içinde maddi alem ,ne de cehennem mekanları. Çünkü dünyamızla birlikte maddi alemdə kum tanesinden Yıldız toplulukarına kadar ne varsa her şey ilk insanlardan yaranacak nesiller için haman o ilk insanlar cennetten kovuldukları zaman yaratılacaktı. Allahın bir tek “ol” emriyle. Hem de cennette yalnız ikice insan vardı diye cehennemler de yaratılmamışdı, onlar da “ol” emri zamanı yaranacaktı. O iki insan daha Allahın emrinden çıkmamıştı, günah etmemişlerdi cehenneme ihtiyac olsun. Hem de ikice insan için yedi kat cehennem yaratılmayacaktı ki. Ama hazret Ademle Havva yasak olunmuş ağacın meyvesinden yiyorlar, hemen örtülü övret yerleri biribirilerine görünüyor, yani vücutları keyfiyyetce değişiyor. Allah kazaplanıyor onlara, ”ol” diyor, bütün maddi alem yaranıyor, hazret Ademle Havva da, böyle kabul etmişiz ki, bu maddi alemdeki gök cisimlerinden birisi olan dünyamıza kovuluyorlar.
    Ama yani dünyamızın ilk iki insanı Ademle Havva mıdır?
    Nesimiye göre hayır! O diyor ki, sidretül-münteha içinde maddi olan ne varsa her şey cem halinde hazret Ademdir. Adem kovulduktan sonra maddileşmiştir ama, yalnız ayrıca insan halinde değil, bütün maddi alem şeklinde maddileşmiştir.( Havvanın kendisi de cennetteyken Ademin kendisinden yaratılmışdı. Ona göre bir tek Ademden konuşuluyor. Yaratılan bir tek Adem olmuştur, Havva ondan töreyendir). Maddi olan ne varsa şekildir, surettir; o şekilin, o suretin içinde ilahi ruh var, o ruh hazret Ademin cennetteki ruhundandır. O haman ruhtur ki, Adem yaratıldığı zaman Allah ona kendi ruhundan üfürmüş, onu canlandırmışdı. Ona göre diyor ki,

    ”Surete baxu menini suret içinde tanı kim,
    Cism ile can menem, veli, cism ile cana sığmazam”
    Bunu Adem diyor insana. Yani gördüğün ne varsa cansız şekildir, surettir, onun içinde ilahi ruh var, sen onda tanı kendini, mananı. Senin içindeki nedirse o gördüklerinin içindeki de odur, aynı ruhtur, ilahidendir. Ayrılıkta hiç bir insan Adem değildir. Bütün beşeriyyet ve bütün maddiyyat birlikte Ademin kendisidir. Cennette Allahın emrinden çıkarken “Ol” emri Ademe verilmiştir ve Ademden bütün maddiyyat yaratılmıştır.
    ( Aslındaysa artık bildiğiniz gibi Adem kendisinden konuşmuyor, Hak diyor bunu ona. “Künte-kenzin mezheri ve Allahü-nurun nuruyam” diye başlayan qezelde de Adem “Men” diye konuşuyor ama, yalnız otuz beytten sonra en son beytte Adem diyor ki,

    “Ey Nesimi, sen değilsen, cümle oldur, cümle ol
    Ol kim aydır bu zeminü-asimanın nuruyam”.
    “Zeminü-asimanın nuruyam”, yani Yerin ve göklerin nuruyum diyen Haktır qezelde “Men” diye konuşan. ”Cümle”, yani her şey Odur. Yani, ey Nesimi, sen qezeli söylerken insanlar yanlış anlamasınlar ki, buradakı “Men” guya sensin. Ben de değilim, Haktır O.)

    ”Arş ile ferşü kafü-nun, mende bulundu cümle çün.
    Kes sözünü ve ebsem ol, şerhü-beyane sığmazam”.
    Dünyamızdır “ferş”. ”Kaf” ve “nun” ise arap harfleridir, ikisi bir yerde olduğunda “kun” sözüdür, bu ise arapca “ol” demektir. Bu “ol” emrindən sonra bende oldu her şey, daha doğrusu, bizim bildiyimiz maddi alem. Ona göre de kes sözünü ve sessiz ol, çünkü beni anlayamazsın, ey insan, senin şerhine, beyanına sığan değilim. Allah bütün maddi alemi benden yarattığı için “dar ile kunfekan menem”, ”Zerre menem, Güneş menem”, ”Can ile hem cahan menem”, ”Şems menem, qemer menem”. Yani Güneş de, Ay da, bir kum zerresi de maddidir, bendendir, yaşadığın ev olan dünyayla, yani “dar” ile birlikte “künfekan”, bütün maddi alem benim. ( “Kun”, “fe kane”. Arapca “ol” ve “oldu” demektir. Yani Allah bir şeyi yaratmak istediğinde ona “ol” diyor, o da hemen oluyor. ”Ol” emrinin verildiği cisim de benim, o cisimden oluşan maddiyyat da). Can ilə cahan, dünya ile zaman benim. O kadar azametliyim ki, beni kavrayamazsın, büyük bir “gülşekerim nebat ile”, senin o küçücük ağzına, ”beste dehanına sığmazam”. Beni kendine benzetmek, beni kendin gibi küçük zannetmek yanlıştır, ona göre de “Çek dilini ve ebsem ol, men bu lisana sığmazam”. Senin lisanın, yani dilin beni vasf edemez. Hiç biriniz ayrılıkta ben değilsiniz, sadece, bendensiniz, Adem evlatlarısınız. Ama yalnızca siz misiniz benim evlatlarım? Maddi alemde ne varsa her şey bendendir diye benim evlatlarımdır, Adem evlatlarıdır. Ay da, Güneş de, zerre de, ağac da, taş da, ırmak da, deniz de. Sadece, bunca Adem evlatları içinde konuşa bilen, şüurlu varlık yalnız sensin diye yanlışlıkla yalnızca kendini benden hisap etmişsin. Anlaya bilmemişsin ki, ben olman için bütün maddi alemle birlikte olmalısın, çünkü ben “Hem sedefim, hem inciyim”. İnci sedefleşmiş balıkkulağının içinde oluyor. Yani ben hem inciyim, aynı zamanda o incinin yerleştiği sedefim. Sen ise, ey insan, yalnız incisin, sedefin içindekisin, ben olman için sedefle birlikte olmalısın. Nice ki vücutun sedeftir, ruhun ise onun içindeki inci misalidir, öylece maddi mekan, bu cahan bir sedeftir, vücudunla ruhun insan halinde onun içindeki inci misalidir. Adem olman için ise bütün bu mekanla, bu cahanla bir olmalısın. Yalnız maddi olan her şeyle bütünleştiğin halde Ademsin, yalnız o halde “Men”sin.
    Ademin cennetten kovulduğu haliyle, yani varlık mekanıyla insanın mükayesesi insan vücudunun o vücudun içindeki ilahi ruhla mükayesesi gibidir. ”Can ile hem cahan menem”, yani içlerindeki ruhlarla birlikte
    bütün maddi şeyler ve o maddiliklerden oluşan varlık mekanının cemidir Adem. Güneş, Ay, yıldızlar, ağaclar, taşlar görüntüleriyle maddiyyattır. İnsan kendi vücudu, sıfatı, görüntüsüyle zattır, şahıstır. Adem o görüntülerle, o sıfatlarla birlikte onların içindeki ruhtur. Canlı alemle maddi alemin vahdeti ayrılıkta her bir canlının görüntüsünün, maddi tarafının o canlının içindeki ruhuyla vahdeti misaline benzer. Ona göre Adem diyor “cism ile can menem”, yani yalnızca insan, Güneş, Ay, yıldız, ağac, taş değilim, aynı zamanda “can ile hem cahan menem”, yani sidretül-münteha içindeki bütün maddi varlık mekanıyım. ( Diğer bir qezel sanki bu qezelin daha sadeleşmiş formasıdır ki, Ademin bütün maddi olan her şey olduğu orada açıkca duyuruluyor:

    “Men mülki-cahan, cahan menem, men
    Men hakka mekan, mekan menem, men…
    Men kövnü-mekanü-kanam…
    Men cümle cahanü-kainatam…”)
    Maddiyyat ruhsuz ölüdür, çürür gider. Ruh da maddiyyatsız dayanamaz, uçar gider ilahi Ruhla kavuşur. Birlikte ise bir maddilik gibi mevcutturlar. Cezb eden şey maddenin içindeki ruhtur, o cazibeyle hareket yaranıyor. Cism ile can bir olmazsa o hareket de olamaz. Ona göre yıldız da, o yıldızın yarattığı hareket de benim. Yani ”Encüm ile felek menem”. Ayı dünyaya dünyamızın içindeki ruh cezb eder, dünyamızı Güneşe Güneşin içindeki ruh cezb eder. Ay bu cazibeyle dünyamızın, dünya da bu cazibeyle Güneşin etrafında döner. Bu hareket yoluna felek diyorlar. Felek boyunca hareket, onu hisaplamak için zaman kavramı yaratar. Ona göre “dehr”, yani dünya da, aynı zamanda onun hareketiyle ölçülen zaman da benim. Yani ”Dehr ile hem zaman menem”. Çünkü zaman kavramı bu maddi dünyaya mahsustur. Maddi dünyaya mahsus her ne varsa benimdir. Cennette ise zaman yoktur, ebediyyet boyunca uzanan bir sonsuz an vardır.
    Sen o sema cisimlerini ayrı-ayrılıkta görüyorsun, aslında gördüğün, sadece, şekillenmelerdir. Mana onun şeklinde değil, içindedir. Hepsinin içindeki ruh aynıdır, Allahın beni yarattığı zaman içime üfürdüğü ruhun ben cennetten kovulduktan sonra varlık mekanına dağılmış parçalarıdır. O ruhumun her bir parçası bir başka tür şekillenmiştir. Maddiyyatden her birisine bir başka don, bir başka şekil, bir başka suret geydirilmiştir. Biribirisindən ayrı düşmüşler. Biribirilerindən ayrı düştükleri için de tabiatlarındakı cazibeyle biribirilerini cezb ederek biribirilerine kavuşmak, yine cennetteki gibi vahid Adem olmak istiyorlar. Ruhumun dağılmış parçalarına geydirilmiş şekiller onların beyanıdır, görüntüsüdür.

    ”Zerre menem, Güneş menem, çahar ile pencü-şeş menem
    Sureti gör beyan ile, çünki beyana sığmazam”
    Beyan olmazsa sureti, şekli göremezsin. Ben ise cennetten kovulduktan, maddi mekana, kövnü-mekana çevrildikten sonra od-toprak-hava-su, ağız-burun-kulak-göz-dil, yukarı-aşağı-ön-arka-sağ-sol ile birlikteğim, yani cisim artı beş duyğu artı altı tarafım ben. Maddiyyat, can ve mekan birliğiyim, konkret şeklim, suretim yok diye beyana sığmazım.
    Ademin ilkin yaratılışdakı vücudunun yoğrulduğu od-toprak-hava-su Yer yüzü canlılarının yoğrulduğu od-toprak-hava-su değildir. Ademin vücudu bu dört ünsürün ilkin ayeler haliyle, maddileşmemiş haliyle yoğrulmuştur.
    Hatta ”Nar menem, şecer menem”, diyor Adem. Ne demektir? Çöllükte bir ağacın altında yanan od Musa peyğambere sesleniyor. Arapca “nar” oddur, “şecer” ağac. Tabii ki, o od ilahidendir, qeyb alemindendir. Ama oddursa, demek görüntüdür, şekildir, maddidir o ağacın kendisi gibi. Ve madem ki maddidir, demek, o od da, o ağac da benim, o alevin de, o ağacın da içindeki ruh benim cennetteki ruhumdandır.
    “Vahy ile hem melek menem”. Melek görünen değil. Ama insana beyan olmak için şekillenir, belli bir görüntü alır. Beyan olduğu zaman, şekillendiği zaman maddidir. Vehy melekle geler, peyğambere bildirildiği zaman vahy aye şeklinde beyan olur. Beyan olan zaman vahy de aye şeklinde maddidir. Madem ki insanın onları görmesi, işitmesi için beyan oluyorlar, beyan oldukları vakit maddidirler diye vahy de, melek de benim. Ama yalnız beyan oldukları zaman.
    Maddi alemde ne baş veriyorsa inceliklerine kadar göklerde hifz olunan Levhi-Mahfuz adlanan Ana Kitapta ezelden yazılıdır. Bütün semavi kitaplar o büyük Kitaptan indirilmiştir. Karıncanın yem taşımasından Qalaksilerin hareketine kadar her bir şey orada yazılıdır. İlahi emrlerdir onlar. O emrlerin icra zamanı geldiğinde derhal varlık mekanında o emrlere uyğun hareketler baş veriyor. Yani maddi alemdeki bütün çevrilmeler, şekillenmeler ve ya şekildeğişmeler o Ana Kitaptakı emrlerin, ayetlerin varlık mekanındakı maddileşmesidir. Aslında o ilahi emrler eşyanın içindeki ruha veriliyor, ruhun üzerini maddiyyat bürümüştür diye hareket edenin eşya olduğunu görüyorsun. Ama eşya kendi kendisinden hareket edemez, ilahiden hareket ettiriliyor içindeki ruha emr verilerek. Bak, maddileşdiği zaman bütün o ayelerden üstünüm, diyor Adem, çünki varlık mekanı için yazılmış ayelerden en birincisi ve en büyüğü cennetten kovulurken bana verilen “Varlık mekanı ol”mak ayesidir, emridir. Yani ”Kövnü-mekandır ayetim, zatinedür bidayetim”. Sidretül-münteha içinde ne varsa hepsi birlikte benimse, demek, o maddiliklerin içinde ve biribirilerinin arasında baş veren ne varsa benim içimde baş veriyor diye benden küçüktür. Bu sebepten ”Bundan uludur ayetim, ayetü-şana sığmazam”.
    İnsan vücudu varlık türlerindən birisidir. İnsanın insandan töreyişi de varlık mekanı içindeki küçük şekildeğişme ayelerindendir “Kövnü-mekan ol” ayeti ile mukayesede. Ona göre de Ay, Güneş, yıldızlar gibi bu insan da, o insan da, öbür insan da, bütün beşeriyyet de benim. Bu günküler geçmiştekilerin, gelecektekiler bu günkülerin şekildeğişmelerinden, zaman-mekan-şeraite göre başkalaşmalarından başka bir şey değildir. Eğer insanları zamana, mekana ve şeraite bölmek mümkün olsaydı dünyada yaşayan ilk insan nedirse Kıyamet zamanı ölecek son insan da o olurdu, tam ona benzerdi. Ona göre de bir zamanlar kendi devrindeki diğer bütün insanlarla birlikte Nuh peyğamber de ben olmuşum, İbrahim peyğamber de ben olmuşum. Sonra zamanı geldi kendi devrindeki diğer bütün insanlarla birlikte Musa peyğamber oldum, İsa peyğamber oldum, Muhammed peyğamber oldum. Ve, nihayet, ey insanlar, hepinizle birlikte hem de “Bu gün Nesimiyim”. Yarın başkaları, yüz yıl, bin yıl sonra başkaları olacağım ta Kıyamete kadar.
    Hazret Ademin bu mekana dağılmış cisminin parçalarından, sadece, birisinin şekillenmesidir dünyamızın ilk insanı. Cennetteki ilk insan ise Allahın ilahi sıfatlar bakımından Kendisine benzeterek yarattığı hazret Ademin cennetlik halidir ki, sidretül-münteha içindeki bu maddi alem büyüklüktedir. Biz insanlar katiyyen ona benzemiyoruz, ağız-burun-kulak-göz-dil bizim için, dünyamız insanları içindir, bizim etrafımızdakı alemi işitmek, görmek, tatmak, kokulamak, duymak, bilmek içindir. Suda yaşamış olsaydık balıklardakı gibi üzgeçlerimiz olacaktı, havada uçmak için yaratılsaydık kanatlarımız olacaktı, ama toprak üzerinde yaşıyoruz ve dünya cazibesinden çıkamıyoruz diye hareket için ayaklarımız var. Dikmek, kurmak, yemek için ellerimiz var, yani varlık mekanı yaratıldıktan sonra dünyanın toprağı üzerinde yaşamağa uyğunlaştırılmakla canlı dediğimiz bioloji cihazlardan birisi gibi hazırlanmışız. Bütün maddi aleme gönderilen vahyleri şüurluyuz diye yalnızca biz almışız, biz kabüllenmişiz diye zannetmişiz ki, “Adem evladı” ifadesi yalnız bize, beşeriyyete aittir. Oysa vahyler bu alemde canlı ve cansız ne varsa hepsine gelmiştir. Kurani-Kerimde böyle aye var: “ Biz emaneti göklere ve Yere ve dağlara teklif ettik, onlar onu yüklenmekten derhal çekindiler ve ondan korkuya düştüler ve onu insan kabül etti. Şübhe yok ki, o çok zalım ve biliksiz oldu”.(Sure 33,aye 72). Evet, vahyleri yalnız biz insanlar aldık diye hisab ettik ki, dünyamızdakı ilkimiz cennetten kovulmuş Ademin ta kendisidir ve madem ki yalnız biz onun evlatlarıyız, demek, ona benzer adamlarız. Biz Allahın Mübarek Adlarını göremiyoruz beş duyğumuzla. Bu asla mümkün de değil, çünki bütün fiziki-bioloji kuruluşumuz yalnızca maddi aleme uyğunlaştırılmışdır. Adem ise cennette görüyordu o Mübarek Adları.

    ”Hüsnü-camalın neqşini gördü ezelden gözlerim.
    Bu hüsne heyran olmuşam, men neqşe heyran gelmişem”
    diyor Nesiminin başka bir qezelinde hazret Adem. Ezelden. Ne zamandan? Tabii ki cennette olduğunda. Ondan da önce. Yüce Mecliste. Ta yenice yaratıldığında. Yani onun görünüşü, vücudu tamamen bizimkinden farklı olmuştur. Allah onu ilahi sıfatlar bakımından Kendisine benzer yaratmış, Allahın benzeri olmadığı gibi, demek ki, onu da her hankı bir varlığa benzetmek olmaz. Allahın Mübarek İsimlerinin kısmen, konkret halda onda mecmusu olmuştur. O İsimlerden birisi de Lamekandır. Yani Mekansız. Ademe benzeri ve mekanı olmayan cennet yaratılışı demek doğru olamaz, çünki cennet mekandırsa Ademin cennetlik halinin mekanı varmış, lamekan değilmiş o, cennette. Benzeri maddi alem içinde olmaya bilir Ademin, mekanı ise cennetmiş, tabii ki, böyle bir varlık dünya insanının “şerhü-beyanına”, ”zennü-gümanına”, ”lisanına”, ”beste dehanına” sığamaz. Çünki o, “Gövherü-Lamekandır”, yani Mekansız olan Allahın yarattığı gövherdir. Yani Lamekan değil o, Gövherü-Lamekandır. Ademin ilkin yaratılış hali ise cennettekiler ve ümumen on sekiz bin alem için lamekandır. Ama Allahü-Teala için o haliyle de lamekan değil o. Yalnız Allahü-Teala Lamekandır. Ama eger bütün yaratılmışlar Allahın içindedirse, demek ki, Allahla birlikte mekanları mekansızlıktır. Nesimi de bir beşer evladı olarak Allahın içindedir diye mekansızdır.

    “Mekansız oldu Nesimi, mekanı yoktur onun
    Mekana sığmayan ol bimekan mekanı ne eder?”
    Burada “mekana sığmayan bimekan” Ademdir. Nesimi Ademin içinde olmakla Allaha kavuştuğunun farkındadır. Ama onu da bildiriyor ki, yaratılmış varlığın mekansızlığı Allahın mekansızlığıyla aynı değil, çünki yaratılmışların hisap ettiği mekansızlığın kendisi de bir mekandır.

    “Nesiminin mekanı Lamekandır
    Mekansız aşiqin Haktır mekanı”.
    Nesiminin avam, cahil insanlar tarafından dinsiz, kafir diye damğalanmasına sebep olmuş “en el-heqq” ifadesi bir çok qezelde geçiyor. Ama artık qezellerin hazret Ademin dilinden söylenmiş olduğu kanaatına geldikten sonra “en el-Heqq” ifadesi tamam başka mana almış oluyor. Nesimiden beş yüz yıl önce yaşamış meşhur sufi Mensur Hallac tarafından deyilmiş bu ifade bin yıldan çoktur ki, onu diyenin kendisine ait hisap edildiği için bu gün de yanlış anlaşılmaktadır. Direk tercümesi “Hak benim” demek olduğu için bunu diyen adamların Allahlık iddiasında olduğu düşünülmüş, o sebepten kafir ilan edilerek idam edilmişler. Ama sufiler içinde bunun manası direk tercümesinden çok-çok derindir; kamil sufiler Allahı zikr edirken ilahi aşkın gücünden cuşe gelerek kendilerini Allaha yakın hiss ettikleri anlarda onlardan sorulunca “Sen kimsin?”, dermişler “en el-heqq”. Yani “Ben yokum, Allah var”. O anlar kamilliğin zirvesine yettikleri için fikren, ruhen hazret Adem oluyorlarmış ve Allahın Hüsnü-Camalını görüyorlarmış. Nesimi de “en el-heqq” söylerken kamilliğin zirvesinden hazret Ademin diliyle söylemiş qezeli. Sufiler kamil insanın bu cuşegelme haline “sekr” diyorlar. Yani Nesimi “sekr” halinde söylemiş qezeli. Daha doğrusu, qezelin söylendiği anlar hazret Adem Nesimide tezahür etmiş sanki. Allah değil, hazret Adem tezahür etmiş, cennetteki ilk insan Nesimide tezahür etmişdir. Bir meşhur qezelin ilk beytindence bu aşkarca vurğulanıyor.

    ”Sirrü-enelheqq söylerem alemde, pünhan gelmişem
    Hem heqq derim, heqq mendedir, hem xetmü-insan gelmişem”.
    Yani hak diyen, hak bendedir diyen, ”en el-heqq” söyleyen hazret Ademdir, Nesimi adlı insan gibi konuşuyor beşeriyyetle. Haman o hak diyen varlık şairin tasavvüründe Allah olarak düşünülmüş olsaydı diğer beytinde söyler miydi “Hüsnü-Camalın neqşini ezelden gördü gözlerim”? Allah Kendisi Kendi Hüsnü-Camalını görerek Kendisi Kendisine hayran olabilir mi? O Hüsnü-Camalı görerek hayran olan hazret Adem olmuştur diye insanlara hakikatten saptıklarını, hakikatı olduğu gibi yalnız kendisinin bildiğini söylemiştir, hiç bir dünya insanı Yüce Mecliste ve ya cennette onunla birlikte olmamış ki, hakikatın nice olduğunu onun kadar doğru bilmiş olsun. O hakikatın mayasında da bu duruyor ki, yalnız insanlar değil, bütün maddi mevcudat hazret Adem cennetten kovulduğunda onun cismiyle, içindeki ilahi nur sidretül-münteha içine dağılınca yaratılmışdır. Allah Kendi Sözünü bütün külli-mevcudata demiş ama, yalnız insanlar şüurludurlar diye Allah onlarla konuşmuştur ya direk, ya melekle. İnsanlar da Ademden törediklerini bu sebepten yalnız kendilerine ait etmiş, diğer bütün maddi varlıkların da Ademden, onun cennetteki vücudundan törediğini anlaya bilmemişler. Bu hakikatı bütün maddi yaratılış içindekilerden yalnız Adem doğru bildiği için demiş “hak benim, hak bendedir, hak söylerim”. Haklı, doğru bilen benim yani işin aslını. Ademin kendisi tasdik ediyor ki, “İnsanü-beşersen, ey Nesimi”, sadece, kamilliyinle benim dediğim hakikate, Hakka kavuşmuşsun diye haman o “Hak der hemen, hemen menem men”. Peki neden Adem kendisine insanlardan,sadece, birisi değil, “xetmü-insan” diyor?

    Bu o demektir ki, Ademin Nesimiden önce de dilleriyle konuştuğu insanlar olmuş bu hakikatı beyan etmesi için, Nesimi onlardan sonuncusudur, onların hitamıdır, ondan sonra hiç kimsenin diliyle konuşmayacak artık. Mukayese için diyeyim ki, Muhammed peyğambere kadar Yer yüzüne çok peyğamber gelmiştir, sonuncusu o olduğu üçün “hatemül-enbiya”dır, yani nebilerin, peyğamberlerin sonuncusudur, hitamıdır, hatemidir, ondan sonra Allah artık kendisine elçi, resul seçmeyecek. Ayelerde deryalar gibi sırlar gizlidir, öylesi var bir kaç mana veriyor. Nesimi o hakikatın insanlar için anlaşılmaz taraflarını Ademin diliyle açıklıyor, daha doğrusu, Adem bildiriyor bunu Nesiminin diliyle insanlara ve Nesimiden sonra bir daha bildirmeyecek. Çünki Nesimi Ademin diliyle konuşan insanların sonuncusudur, hitamıdır, hatmidir. Bütün peyğamberlerin vücudu bütün diğer insanların vücudu gibi maddidir, yani onlar da beşer evlatlarıdırlar. Vücutları maddidir diye cennetten kovulmuş Ademin maddiyyata çevrilmiş vücutundandır diğer bütün maddilikler gibi. Ama onların missiyası, peyğamber seçilmeleri Allahtandır, Ademden değil, onlar Allahın dediklerini diyorlar. Nesiminin vücutu da Ademin vücutundandır. Ama Allahın değil, Ademin sözünü diyor. Bu fark iyice kavranmalıdır, aksi halde Nesiminin qezellerinin manası hiç kimseye belli olamaz, o qezellerden yanlış izahlar çıkara bilirler. Tabii ki, peyğamberlerle de Haktır konuşan ama, onlarla melekmiş gibi konuşmaz; melek,sadece, vahy getirendir. Nesimiyle ise Ademin haliyle, Ademin diliyle, Ademmiş gibi konuşuyor Hak.

    Cennetten kovulduktan sonra Ademin maddi varlık alemine çevrilişini bu maddi alemde çok sonralar yaranacak Yer yüzünün insanı anlaya bilmemiştir; Nesimi anlatmak istiyor ki, ey insan, hazret Ademin katiyyen sana benzeri yok, o, sana değil, Allaha benzetilerek yaratılmışdır. Bütün maddiliklerin,içlerindeki ruhlarla birlikte cemidir, sen içinde ruh olan o sayısız-hisapsız maddi varlıklardan,sadece, birisisin. Yer yüzünün ilk insanı değil hazret Adem. Bütün maddi alem, bütün bu cahan onun kendisidir, sadece, dağılarak parçalanmış sepelenmiş halidir. Yalnız Yer yüzü, Ay, Güneş değil, bütün Qalaksiler alemi Ademin kendisidir, onun cennetten kovulmuş varlığına, içine sığmışdır. Yer yüzünün ilk insanı ve ondan töreyenler küçücük bir Yer yüzüne sığtıkları halde o bu cür milyarlarla gök cisimlerinden oluşan cahanın içine sığmaz derecede büyüktür. Bu cahan onun kendisi büyüklüktedir. Cennetin Allaha benzetilerek yaratılmış mekansız gövheridir o, bu kövnü-mekana, bu varlık mekanına nice sığsın? Varlık mekanı gibi büyük bir mekana sığmadığı halde senin yaşadığın, ”behrevü-kan”a, yani su kuyusuna benzettiği Yer yüzüne hiç sığar mı?

    İlk olarak Ademin cismi yaratılmıştır; topraktan yoğrularak “dokundukta çanak gibi ses çıkaran” bir hale getiriimiş o cisim, yalnız bundan sonra Allah Kendi Ruhundan o cismin içine üfürerek onu canlandırmış ve cennete salmıştır. Ama ne o canlılık bizim bildiğimiz canlılıktır, ne onun yoğrulduğu toprak bu cahanın torpağıdır. Çünki bu cahanın toprağı Ademin cennetten kovulmasından sonranın yaratılışıdır. Nice ki Ademin önce cismi yaratılmış, sonra ona Ruh üfürürmüştür, öylece de o, cennetten kovulduğu zaman önce varlık mekanı yaratılmış, sonra onun içindeki canlılar. Yoğrulduğu toprak ilahi material olsa da melekler ve ilk cin olan İblis için konkret bir cisim gibi beyan olmuş ki, onu görmüşler. Canlandırıldığı zaman o kendisi de onları görmüşdür, çünki onların da cismi var o alemde. Hiç de her görüntü varlığın kendisinin direk, konkret görüntüsü değil, sadece, onun tezahür, beyan formalarından birisi olabilir. Allahın Mübarek Adları gibi. Meleklerin materialı olan ışık, cinin materialı olan od ise toprak gibi sonradan yaratılan olduğu için onlar da Ademe varlık gibi görünmüştür. Ama meleyin de,İblisin de, Ademin de içindeki nur ilahidendir. O nur yaratılmamışdır, çünki Ruhul-Evvelin onların içindeki küçücük bir parçasıdır o. Ruhul-Evvel Arşi-Aliden o tarafa bütün sonsuzluğu sarmaktadır, Ezeli ve Ebedidir. O sonsuzluk mekan değil, Allahın içindedir. Mekan yaratılandır. Sonsuzluk ise yaratılan değildir; sonsuzluk boşluk olmamıştır ki, İlkin Ruh o boşluğu doldurmuş olsun. Ne melek, ne İblis, ne Adem Arşi-Aliden ö tarafa geçemezler, yalnızca o sonsuzlukta Mübarek Adları görebilirler. O İlkin Ruh Rabbül-Alemindir, Alemlerin Sahibidir, Yaratandır. Cennetler mekanı yaratılmazdan önceler sonsuzlukta yalnız ve yalnız İlkin Ruh vardı. Arşi-Ali cennetler mekanı yaratıldıktan sonra o mekanın sınırı olmuştur. Ondan o yana mekan anlayışı yoktur, Lamekandır o yan, yani Mekansızlıktır. İlkin Ruhun cennet mekanındakı hissesi Allahın Rahman Rahim sıfatlarıdır; yani onlar da İlkin Ruhdandır ama, yalnız Aqli değil, hem de Kalbi keyfiyyettedir. Ademle Havva cennetin ortasındakı yasak edilmiş ağaca dokununca Allahın onlara öfkelenmesi aqli değil, kalbi keyfiyyettir. Merhamet, kazap, sevinc, bağışlamak, nefret etmek kalbten gelendir. Cennet mekanı kendindeki bütün naz-nimetleriyle birlikte Rahman-Rahimin kendisidir. Daha doğrusu, o mekan sonsuzluğu sarmış İlkin Ruhun bütününün değil, yalnızca o İlkin Ruhun Arşi-Ali içine uzantı kısmının kendisidir. Mukayeseye sığmazsa da fikrim anlaşılsın diye bu benzetmeyle diyeyim ki, bizim varlık mekanımızda da bütün maddi olan ne varsa bu mekanın cemiyle birlikte hazret Ademin kendisidir. Yani can ile hem cahandır, cism ile de candır Adem. Rahman-Rahim da hem Ademin cennetteki cismiyle canı, hem de Ademin kendisinin bütün o cennet mekanıyla bütünlüğüdür.

    O halde hiç bir varlık hiçlikten yaratılmamıştır; sonsuzlukta Allahın olmadığı bir kum tanesi kadar da boş yer yoktur ki, orada hiçlik olsun. Bu varlık mekanı Ademin cisminden yaratılmışsa Adem hiçliktir mi? Ademin kendisi ilkin cennet toprağından yoğrulmuşsa o toprak hiçliktir mi? Melekler ışıktan, cinler dumansız alevden yaratılmışsa o ışık, o alev hiçliktir mi? Adem bütün cennet mekanıyla birlikte Rahman-Rahimden yaranmışsa Rahman- Rahim hiçliktir mi? Bu da o demektir ki, vücudu olan hiç bir şeye “yaratılmışdır” demek doğru değil aslında, her birisi kendisine kadar mevcut olan materialden düzeltilmiştir, dersek daha doğru olar. Bizim “yaratılış” gibi anladığımız her bir şey aslında tezahürdür, formadan formaya geçittir, şekillenmedir. Eğer Ademin cennetlik hali Rahman Rahimin cennetteki tezahürlerinden birisidirse, bu maddi mekan da Ademin cennetlik halinin maddileşmesidirse, demek, bu maddi mekan Rahman-Rahimin, sadece, birce tezahürünün maddileşmesi, şekillenmesidir.

    Adem yaratıldığı zaman Yüce Mecliste Allaha bütün eşyaların adlarını söylerken meleklerle, ilk cinle birlikte Allahın Hüsnü-Camalını da görmüşdür; melekler de, cin de belli materialden düzeltilmişler diye vücuta sahiptiler, o vücut onların görüntüsü, beyanıdır. Allahın Mübarek Adlarından oluşan Hüsnü-Camalını ise Adem yalnız görüntü gibi görmüştür. Çünki O Hüsnü-Camalı görüntüleğen İlkin Ruhdur, Onunla Kendini beyan etmiştir. Ama vücutu, cismi yoktur diye Kendisi görünmez. Hüsnü-Camal cisimsiz Lamekanın görüntüsüdür. O Lamekan olan İlkin Ruh Hüsnü-Camalla birlikte Allahtır. Rahman-Rahim o Mübarek Adlardan yalnızca ikisidir, bütün cennet mekanı o Mübarek Adlardan yalnız ikisinin tezahürüdür. Melek Cebrayılın getirdiği ayeler Rasulillaha bu iki Addan geliyordu. “Bismillah ir-Rahman ir-Rahim”, yani Allahın Rahman-Rahim Adıyla başlıyorum. Bütün Adlarıyla değil, yalnızca Rahman-Rahim Adıyla. Bütün Adlarıyla olmuş olsaydı, bu o demek olardı ki, Allahın Hüsnü-Camalıyla başlıyorum. “Elhamdü lillahi Rabbil alemin”. Yani hamd alemlerin sahibi Allaha mahsustur. Ayrılıkta İlkin Ruha mı? Ayrılıkta Hüsnü-Camala mı? Hayır. İlkin Ruhla Hüsnü-Camalın birliğine. Hüsnü-Camal İlkin Ruhsuz var olmazdı, İlkin Ruhun da Hüsnü-Camalı olmazsaydı, o Camalı oluşturan Mübarek Adlardan alemler yaranmazdı. Hankı alemler? Bizim bildiğimiz cennet ve varlık mekanından başka Allahın diğer Mübarek Adlarından da tezahür etmiş alemler. Biz insanların o alemlerin varlığından haberimiz yoktur. Ama hazret Adem cennette yaşadığı zamanlar bundan haberdarmış; on sekiz bin alemin mevcutluğundan haber veriyor o, Nesiminin diliyle. O alemlerin her birisine Allahın sözü onların tezahür ettikleri Adlardan geliyor. Bizim alem ise Rahman-Rahim Adlarından tezahür etmiştir diye hamd, tarif Allaha ve bu alem için Onun Adlarından ikisi olan Rahman-Rahime mahsustur. Çünki bizim alem için Kıyamet gününün hükümdarı Rahman-Rahim olacak. ( Aslında “Rahman” ve “Rahim” iki ayrı Mübarek Ad olsa da Rahman bu maddi dünyadakılara, Rahim ise Kıyametten sonrakılara merhamet eden dibi biliniyor diye ikisi bir Adda birleştiriliyor. Çünki Arşi-Ali ve sidretül-münteha içinde olanlar her ikisinden tezahür etmiş olsalar da bu iki mekan on sekiz bin alemden birisi olarak kabül ediliyor. Nesimi qezellerinde “Rahman-Rahim” yerine,sadece, “Rahman” diye geçiyor).

    “Allahtan başka ilah yoktur, Muhammed Allahın Rasulüdür”. Onun Rasul olarak gönderilmesi ilericeden göklerdeki Ana Kitapta yazılıdır, ona gönderilmiş ayeler de o Kitaptandır. O Yazılar Allahındır, yani bütün Mübarek Adlarındır Rahman Rahim Adlarıyla birlikte. Yalnız Rahman Rahim Adlarına ait olmuş olsaydı böyle olmalıydı: “Allahın Rahman-Rahim adından başka ilah yoktur, Muhammed Allahın Rahman-Rahim Adının Rasulüdür”. Ayeler bizim mekana yalnızca Rahman-Rahim Adına geliyor. Niye? Çünki o Ana Kitapdakı ayeler içinde yalnızca bizim mekana indirilmesi lazım bilinen ayeler diğer Mübarek Adların tezahürü olan on sekiz bin aleme değil, yalnızca Rahman-Rahim Adlarının tezahürü olan aleme gelmelidir.

    Cennetteki Adem kamil olmuşsa, yani bütün cennet mekanının bütünlükle Rahmandan tezahür etdiği hakikatını bilmişse, demek, ruhen Rahmana kavuşmuş gibi olmuştur. Yer yüzü insanı kamilleşince ruhen Ademe kavuşuyor ve “mühiti-ezemem, adım Ademdir, Ademem” diyor. Aynen onun gibi cennetteki kamil Adem de ruhen ilkin Ademe,yani suretü-Rahmana kavuşarak “Hem ayetü-Rahman menem, hem rahmetü-Rahman menem” diyor. Bir avuc suyu denize atarsın denize kavuşur, sonra o su derse ben denizim, belli etmek olur mu onu diyen o bir avuc su mu, yoxsa bütünlükte deniz mi? Ruhen ilkin Ademe, suretü-Rahmana kavuştuğu için hatta “vahy ile hem melek menem” diyor. Yani madem ki, suretü-Rahmana kavuşarak Hüsnü-Camaldayım, vahy de, melek de o Hüsnü-Camaldan değil mi yani? Maddi mekanda vahyin ayet şeklinde olması, meleyin şekil halinde görüntüsü, işitilmesi benimse,ilkin Adem halimde vahyin de, meleyin de şekillenmesi değil de, kendileri bile ben olmuyor muyum Hüsnü-Camaldayken? Yasak olunmuş ağaca dokunduğu zaman ise Ademin kamilliyine kusur gelmiştir, çünki kamil varlık Allahın emrinden çıkmaz. O yüzden Rahmana kavuşması bitiyor ve Allahın emriyle bu maddi cahana çevriliyor. Ona göre de anlamak lazımdır ki, qezelde Nesiminin diliyle konuşan mühiti-ezem Adem cennetteki kamil halindedir.

    Meleyin de, cinin de ilahi alemdeki görüntüleri onların konkret bir cisim gibi görüntüleridir diye hakikidir ama, maddi dünyamızdakı görüntüleri şekillenmedir, hayaldır diye fanidir. Ademin de o mekanda onlara görüntüsü cisim gibi görüntüdür diye hakikidir. Ama onun bu maddi mekanın ayrı-ayrı maddilikler gibi, yani Ay, Güneş, yıldzlar, canlı-cansız her şey şeklinde görüntüleri şekillenmedir, hayaldır diye fanidir. Öylece de, Allahın Hüsnü-Camalı İlkin Ruhun bir (cisim gibi değil) varlık gibi görüntüsüdür, cennet ve içindekiler ise o görüntünün (daha doğrusu, o görüntüyü oluşturanlardan ikisi olan Rahman-Rahim Adlarının) görüntüsü, şekli, beyanıdır. Maddi mekandakı şekillenmelerden birisi olan biz insanlar da faniyiz diye bizim için cennet mekanı hakikidir, asıl hayat oradadır. Ama o mekan ebedi olsa da ezelidir mi? Hayır. Sonradan mevcut olması bakımından Allah için o mekan da şekillenmedir, hayaldır. Hakiki var olan yalnız ve yalnız Allahtır. Ama cennet ezeli değil diye fanidir mi? Hayır. Çünki Allah onun ebedi olacağını vaat etmişdir. Allah ise sözünde doğrudur, vaadinden dönmez. İsterse o mekanı da yok eder ve bütün sonsuzluk “Önce Allah vardı ve Onunla hiç bir şey yoktu” haline geler. Ve bunu ederse Ona karşı çıkacak bir kuvvet, vaadine dönük çıktığı için Onu kınayacak bir kimse de olmaz. Ama bununla bile o mekanın ebediliğini vaat etmiştir, demek, ebediyyen onu yok etmez. Ebedi olan şey ise fani sayılmaz, hakiki sayılır. Maddi mekan ise içindeki her şeyle, insanlarla birlikte Kıyamet zamanı ezelden yokmuş gibi silinecek, ona göre fanidir. Cennet mekanının Rahmanın şekillenmesi, beyanı olduğu hakikatini derk eden Adem bu kamillikle Rahmanı görmüş, Rahmanı görmesiyle de Allahın diğer Mübarek Adlarını, yani bu Adların oluşturduğu Hüsnü-Camalı göre bilmiştir. Ona göre Adem diyor ki, “sureti gör beyan ile”, ey insan, ne kadar ki, yaşadığın varlık mekanının cem halde benim cismimin beyanı olduğunu anlamayacaksın, benim bu varlık mekanından büyük olduğumu derk edemeyeceksin. Bilmeyeceksin ki, bu dünya, bu cahan dediğin “beyana sığmazam” ben. Cennet mekanı Rahmanın beyanıdır, Rahmanın içindedir, Rahmana sığar diye Rahman o mekana sığmaz. Çünki Rahman ondan büyüktür.

    Anlaşılsın diye mukayeselerle diyeyim. Cennete salındığında Ademin cisim halinde Hüsnü-Camalla direk alakası kesilmiştir, öylece de Adem cennetten çıkarıldığında cennetle cisim halinde direk alakası kesilmiştir. Ademin cennetteki cismini Hüsnü-Camaldan ayıran Arşi-Alidir, maddi mekana çevrilmiş cismini cennetten ayıran ise sidretül-müntehadır. Cennetteki Adem cismen Arşi-Aliden o yana geçemez; Arşi-Ali olmazsa Hüsnü-Camalla cismen birleşebilir. Öylece de, maddi-mekan sidretül-müntehadan o yana geçemez; geçerse cennetle birleşebilir. Ama sidretül-müntehadan hemen sonra ilk çift cennetler başlıyorsa bile bu kavuşma asla mümkün değil. Öylece de, Arşi-Aliden hemen sonra Hüsnü-Camal başlıyorsa bile o kavuşma asla mümkün değil. Neden? Cennet mekanı yalnız Rahman-Rahim Adlarının tezahürü olduğu için diğer Mübarek Adlardan ayrı, müstakil bir mekan gibi yalnız Rahman-Rahimin içindedir. Maddi mekan da yalnız Ademin cisminden yaratıldığı için cennet mekanından ayrı, müstakil bir mekandır diye yalnız Ademin içindedir. Varlık türleri farklı olan mekanlar cismen biribirine kavuşmaz. Mekan neden yaratılmışsa, neyin tezahürüdürse ona sığar. Cennet Rahman-Rahimin tezahürüdür diye Rahman-Rahime sığar. Maddi alem de Ademden yaratılmışdır diye Ademe sığar. Ona göre de Adem bu maddi mekana sığmaz, cennete sığar. Rahman-Rahim de cennete sığmaz, Hüsnü-Camala sığar. Ona göre Adem diyor “Mende sığar iken cahan, men bu cahana sığmazam”. Ve bu yüzden de qezelde insanlara büyük bir kazap var; Ademin cismi olan bütün bu maddi cahanın sesidir o ses:

    “Kes sözünü ve ebsem ol, şerhü-beyane sığmazam!!!”
    “Çek dilini ve ebsem ol, men bu lisane sığmazam!!!”
    Yer yüzündeki ilk insanı Adem hisap edib de benim hakkımdaki tahminlerini, gümanlarını

    hakikat bilme. Çünki
    “Kimse gümanü-zenn ile etmedi Hakk ile biliş
    Hakki bilen bilir ki men zenni-gümane sığmazam”
    Bu bilik insana niye lazımdır? Cisminden oluşan maddi alemin içindeki bütün maddilikleri arasında bir tek şüurlusu insandır diye Adem istiyor ki, insan cennette ebediyyen insan olarak değil, çok daha üstün, yani cennet huru ve hurisi olarak yaşamak şansını kaybetmesin. Ademi Allah Kendi Hüsnü-Camalına slfatca benzeterek yaratmıştır, yani onun yaratılışında bütün Mübarek Adların iştirakı var. Ayrılıkta yalnız Rahman-Rahim Adlarının işi değil bu. Yaratıldığı zaman Adem Allahla birbaşa temasda olmuş, ona cismen ve ruhen kavuşmuş halde idi. Sonra Allah onu Mübarek Adlardan yalnızca ikisinin, Rahman-Rahimin tezahürü olan cennet mekanına koymuştur. Bu zaman onun Allahla cismen kavuşması kesilmiş, yalnız ruhen Rahman-Rahim vasıtasıyla alakası kalmıştır. Ve yalnız kamil olduğu için ruhen Rahman-Rahime kavuşa bilmiş ve cennet huru olmuştur. Yer yüzü insanı da Rahman-Rahime kavuşmak ve cennet huru olmak istiyorsa kalbini saflaştırmak ve bilgisini artırmakla kamilleşerek ruhen Ademin cennetteki haline yetmelidir. Rahman-Rahime kavuşmak ise diğer Mübarek Adlarla birlikte Allahın Hüsnü-Camalında olmak demektir.
    Bak budur Ademin Nesimini Kelamü-Natik seçmesinde maksatı.

    Biz insanlar canlılığı kendi düşüncemizle ölçüyoruz; yalnız insan, hayvan ve bitki alemini canlı hisap ediyoruz, çünki doğulan-yaşayan-ölen bunlardır. Oysa bu cahanda mevcut olan her şey — Ay da, Güneş de, yldızlar da, bir kum zerresi de, taş da, toprak da canlıdır. Onlardakı can canlılığın bir başka türüdür ve Kurani-Kerim diyor ki, onlar da Allahı zikr ediyorlar, sadece, biz bu tür canlılığı kavrayamıyoruz. Ademin cennetteki canlılığı da başkadır, vücudu bizimkine benzemez diye biz o tür canlılığı da kavrayamıyoruz. Allahın canlılığı ise tam başkadır, onu, ümumiyyetle, tasavvürümüze getiremiyoruz, insan idrakı dışındadır. Ne canlıdır-ne cansız, hem canlıdır-hem cansız, Ezelidir-Ebedidir, Başlanğıctır-Sondur. Konkret vücuta malik değil diye benzeri yoktur; “la hü ve la qeyrihu”, yani bu ne odur, ne de qayrisidir. Canlılığı yanlışlıkla yalnız doğulan-yaşayan-ölen gibi kavramışız diye kendimizi yalnızca dünya hayatına bağlayarak maddi mekanda, bütün sidretül-münteha içinde fikren kendimizi diğer her şeyden tecrit etmişiz. Adem bu yanlış tasavvüre isyan ediyor Nesiminin diliyle.

    Cennetten çıkarılan Adem hankı mekana koyulmalıymış? Diğer Mübarek Adların tezahürü olan on sekiz bin alemlerin hankısına yerleştirilmeliymiş? Cennette günah işlemiş varlık o alemlerde de günah işlemeyecek miydi? Günah işleye-işleye birisinden çıkarılarak diğerine salınmakla mekan-mekan, alem-alem gezdirilmeliymiş mi? Mübarek Adların tezahüründen başka da mekanlar var mı sonsuzlukta? Allahın olmadığı bir boşluk, bir hiçlik de yok ki, Adem oraya salınsın. Bu yüzden Ademin kendisinden mekan ve sayısız cisimler yaratılmışdır ki, kendisi kendi içinde yaşasın ve Kıyamete kadar zaman tayin etmişdir bu fani mekanın mevcutluğuna. Nesimiden iki yüz yıl önce yaşamış meşhur sufi alimi Mühyiddin Arabiye göre maddi mekan Arşi-Aliden kenarda değildir, cennet mekanı ahatesindedir; bu iki mekan iç-içe, konsantrik çevreler halindedir ki, küçüğü sidretül-münteha çevresi, büyüyü ise Arşi-Ali çevresidir. O zaman böyle bir haklı soru yarana bilir ki, eğer kovulmuş varlık yine de cennet içinde yaşayacakmışsa bu nice kovulmaktır?
    Mesele bundadır ki, haman varlık, yani maddi mekana çevrilmiş Adem artık sidretül-münteha sınırıyla cennetten ayrılmış, tecrit olunmuş haldedir birinci küçük çevrenin içinde. Cennete ayağı dokunmuyorsa, cennete hasret kalmışsa, demek, oradan çıkarılmış, kovulmuştur. Haman çevrelerin niye konsantrik, yani radiusları mühtelif olsa da merkezleri aynı olan çevreler gibi düşünüldüğünün cevabı ise bellidir; dokunmaları Ademle Havvaya yasak edilmiş ağac cennetin tan ortasındaymış. O ağaca dokununca ebedi yaşamağa uyğun vücudlarının ilkin maddileşmesi oradaca başlamış, “örtülü övret yerleri biribirilerine görünmüştür”. Cennetten kovulmak bundan hemen sonra olmuştur; Nesimi hakikatine göre Allahın emriyle vücuttan maddi mekan ve içindeki maddilikler o an o yerdece yaratılmış ve o mekana Kıyamete kadar zaman verilmiştir. Haman o zaman anlayışının kendisi de fanidir, çünki yalnızca bu mekana aittir, bu mekanın içindedir zaman, gök cisimlerinin devri hareketiyle ölçüyoruz onu; yani Ademin içindeki zamanı Ademin içindeki kendi hisseleriyle ölçüyoruz. Bu mekan sidretül-müntehayla bittiği gibi zaman da oradaca bitiyor, ondan o yana cennet mekanında zaman yoktur. Bu zamanın da var olmağı bu mekanla birlikte Kıyamet gününde bitecek. Yani bizim zaman ölçümüzle Kıyamete kadar müddeti var bu mekanın, Allah için ise haman bu müddet ebediyyet boyunca uzanan bir tek anın içindedir. Güneş gibi, etrafına dönen gezegenler gibi milyarlarca gök cisimlerinden oluşan yıldız topluluklarının sayısı da milyarlarcadır, onların hepsi ayrı-ayrı Qalaksiler halinde maddi mekanın merkezindeki son derece büyük bir çismin etrafında dönüyor; ışık hızıyla gidersek haman o merkeze trilyar defe trilyardan çok ışık yılında yetebiliriz. Maddi mekanın yaranmağa başladığı noktadır orası, yani hem cennetin, hem de maddi mekanın konsantrik çevrelerinin merkezidir orası. Hatta o Qalaksilerin hepsi haman o son derece büyük cisimle birleşerek vahid bir cisim oluştura bilselerdi yine Adem o büyük cisim olmazdı; çünki haman o vahid cisimle sidretül-münteha arasında mühit kalmış olacaktı. Bak o mühitle birlikte o büyük cisim Adem büyüklüktedir, sidretül-müntehanı hayalen bir çevre gibi tasavvür edersek, Adem sidretül-müntehanın içi büyüklüktedir. Ona göre bir çok qezelde Ademin boyu, qeddü-qameti sidretül-müntehadır, diyor şair. Bu mekanda bir tek o büyük, vahid cisim ve mühit kalmış olarsa bile zaman bitmez, çünki yıldızların biribirileri etrafına dönmeleri müddeti zamanın kendisi değildir ki, hepsi bir yere toparlanarak o devri hareketlerini bitirerlerse zaman da bitmiş olsun. Zaman Kıyamete kadar verilmiştir, maddenin içindedir, Ademin cisminden bu mekan yaratıldığında cisimlerin ruhuna, daha doğrusu, enerjisine yüklenmiştir. Enerji dediğimiz şey ruhun beyanıdır, madde ise o enerjinin kendisidir, onun sükunet halidir, çok büyük hızlarda görünmez olur, enerjiye, önceki haline döner. İlkin yaratılış zamanı Ademin büyük vahid cisminin görüntüsü olan büyük enerjisinin sükunette olmayan kısmı ise sidretül-münteha içindeki bütün mühiti doldurmaktadır; cisimlerin içindeki küçük zamanlardan farklı olarak bütün mühiti doldurmuş o büyük enerjinin içindeki haman o zaman büyük zamandır. Zaman ruhun beyanı olan enerjiye mevcutluk müddeti gibi yüklenmiştir. Enerjinin bir halde mevcutluk müddeti bitiyorsa beyan türü değişiyor, yani başka enerjiye çevrilir ama, yokolmaz. Yalnız Kıyamet günü yokolar bütün diğer görüntüler gibi. O gün Allah bütün bu alemdeki cisimlerin ve boşluk dediğimiz mühitin içinden haman o zaman yükünü bir andaca çeker ve bu maddi alem bir göz kırpımındaca yokolar. Ona göre de onu kendilerinin ölçüsünde hisap eden insanlara kazaplanıyor Adem, bu büyüklükteki sidretül-münteha içindeki o büyük zamanın yerleştirildiği mekan ölçülerinde olduğu halde insanların onu kendi küçücük “dehr”lerine, küçücük zaman dünyalarına, yani dünyamıza sığdırmalarına letife diyor.

    “Can ile hem cahan menem, dehr ile hem zaman menem
    Gör bu letifeyi ki, men dehrü-zemane sığmazam”.

    Hüsnü-Camal Mübarek Adların beyanı olduğu için O, eğer böyle demek mümkünse, o Adların mekanı gibidir. Hem İlkin Ruhdan, hem de o Adların tezahürü olan alemlerden haberdardır, çünki Görüyor, İşitiyor, Konuşuyor. O Adların ikisinden oluşan cennetler mekanı da tam bir varlık gibi hem Hüsnü-Camalı görüyor, işitiyor, hem de içindeki varlıklardan birisi olan Ademi. Adem de hem cennet mekanını görüyor, işitiyor, hem de kendinden oluşan bütün maddi alemin içinde olan her şeyi. Yani Adem “künfekan” olarak maddi aleme çevrildikten sonra bütün maddi alem halinde, sidretül-müntehayla ehatelenmiş tam bir varlık halinde görüyor, işitiyor ve Nesimiyle, Nesiminin diliyle de insanlarla konuşuyor. “Hem men qelendersuretem, ferdem, mücerret tecridem” diyor; Nesiminin yoksun, fakir haline işareyle de “Oldum fakirü hem geda” diyor ama, ayni zamanda maddi alemin kendisi büyüklükte olduğuna işareyle azametini göstererek “hem mülke sultan gelmişem” diyor. Maddi alemde bitki ve hayvanlardan çok sonra yaranmış insan o canlılardan farklı olarak hem de şüurludur; etraf alemi bilmesinden, duymasından ilave şüuru sayesinde kamilleşe de biliyor. Maddi alem yalnız haman o az sayıda olan kamilleşmiş insanlarla ünsiyyete giriyor, onlarla konuşuyor, onlara fikrini bildiriyor. Maddi alem içinde yaratılmış insan maddi alemin kendisi gibi konuşa bilen, fikrini bildire bilen bir varlık gibi yaratılmıştır. Insan, sadece, beyin ve beş duyğunun oluştuğu sıfattan, camaldan ibarettir, vücut bu beyin-camal birliğini yem bularak yaşatmak, hareket ettirmek, kelle dediğimiz kemik kutuda etraf tesirlerden korumak içindir. Allahın insanı kendisine benzeterek yarattığını vücut benzerliği gibi değil, “beyin-camal” birliği gibi anlamak lazımdır. İnsanın İlkin Ruh-Hüsnü Camal birliğine benzemesi yalnızca beyin-sıfat birliği anlamındadır. Ve beyinle sıfatın maddi benzerliği değil, alemi kavramanın, derk etmenin mahdut ve sonsuzlukta küçük bir zerresi boyutta bir benzerliği anlaşılmalıdır. Bu zerrecik Allahın peyğamberler aracılığıyla bildirdiği kelamlarını anlayarak derk etmek için yaratılmıştır, eğer derk etmekte zorluk çekiyorsa ve ya o kelamlardan yanlış izahlar çıkarıyorsa o zaman maddi aleme çevrilmiş hazret Adem Nesimi gibi kamillerin diliyle o anlaşılmaz hakikatı şerhediyor.

    “Gelmiş cahana şerh eder şimdi Nesimi Hak sözün
    Onu kim idrak eylesin, men sirri-pünhan gelmişem”.
    Sözü ağız diyor ama, tabii ki, maddi mekanın ağzı bizim bildiğimiz ağız gibi değildir. Sadece, konuşuyor diye qezelde “ağız” sözü kullanılmıştır.

    “Çün yeqin bildi Nesimi ağzının var olduğun
    Ol yeqini sen güman etmek dilersen, etmegil”.
    Adem cennetteyken Rahman-Rahim adına Hak onunla konuştuğu için Adem ilk peyğamberdir. Cennetten kovularak maddi aleme çevrildikten sonra da Hak onunla, yani bütün maddi mekanla konuşmuştur. Hem de ayrılıkta mekanın içindeki bütün maddiyyetle, hem de insanla. Insandan başka o maddiliklerden hiç birisi vahyleri kabül edememiştir. Hakkü-Teala insanlar içinde son olarak Muhammed peyğamberle konuşmuştur. Ama peyğamberler de dahil bütün beşeriyyet Ademin maddi halinin terkib hisselerinden birisi olduğu için, demek, muhtelif zamanlarda yaşamış bütün peyğamberlere ayrı-ayrılıkta gelmiş bütün vahyler maddi alemin kendisine, yani Ademin kendisine gelmiştir. Ona göre Adem diyor ki,

    “Hem levhi-Tevrati-Zebur, İncilü-Kurani sühef
    Hem men Kelamü-Natiqem, hem cemi Kuran gelmişem ”
    Bu bakımdan Adem ilk, hem de son peyğamberdir, hem de hepsiyle birliktedir. Ayeler Rahman-Rahim Adıyla Allahtan bir rahmet olarak geliyor; haman o ayeler, haman o “rahmet” peyğamberlerden önce maddi mekana, Ademin kendisine geldiği için diyor ki,

    “Hem ayetü-Rahman menem, hem rahmetü-Rahman menem
    Hem vahyi mütleq söylerem, hem nuri-Yezdan gelmişem “.
    “Nuri Yezdan”, yani ilahinin nuru gibi gelmişim.
    “Alemde hüsnün vechine men vechi bürhan gelmişem”.
    Allahın Hüsnü-Camalından konuşuyor. “Hüsnün vechi” vechullahtır, yani Ademin ilkin halidir, bu barede yukarıda konuşmuştum; demiştim ki, Ademin ilkin hali Hüsnü-Camalın vechine delildir, Nesimi ise Ademin cennetlik halinin maddi alem gibi vechine delildir. Yani Nesimi vechin vechinin vechi gibi delildir, bürhandır. “Hüsnün tecellisinden geldi vücuda alem” diyor, yani cennette günah işledim, Hüsnü-Camal da kazaplandı bana “Ol” dedi, ben de maddi mekana çevrildim. Nesiminin beni şerhü-beyan etmesine kadar “sirrü-pünhan” idim, gizli sır idim ama, artık onun gelişiyle Hüsnü-Camalın maddi alem gibi tecellisine “vechi-bürhan”, yani görüntü delili oldum.

    “Natik” Ademdir. Konuşuyor. Ama kendinden söz demiyor, dedikleri Allahtandır, Haktandır. Ona göre “Natiqü-Haktır” Adem. O Natiqü-Hakkın sözünü, kelamını diyen ise Nesiminin devrinde Nesimidir. Yani Nesimi “Kelamü-Natik”dir. Peyğamberler vahyi Allahtan alırlar ama, onlar da Ademin vücudu içindeki maddiliklerden birileri oldukları için ayeler değil, konuşmaları Ademin konuşması anlamına geliyor. O yüzden diyor ki, “Vahyi mütleq söylerem”.
    Adem küll halinde bütün beşeriyyet olduğu için insanların iyisiyle birlikte kötüsü de, müminiyle birlikte kafiri de, merhametlisiyle birlikte zalimi de Ademdir. Nesiminin diliyle bunu böyle anlatıyor: “Münkir menem, razi menem, sufi menem, safi menem, kafi menem, şafi menem, zahid menem, abid menem, fasiq menem, mümin menem, kafir menem, men külli-insan olmuşam”. Külli-insanım, bütün beşeriyyetim yani. “Gah çıxmışam İsa gibi çarx üstüne oturmuşam, Gah varmışam Yusif gibi Mısırda sultan olmuşam”. Kudret denizinin serrafıyım,diyor, Vahdet madeninin yaqutuyum, diyor, “Şimdi Nesimiyem, xak ile yeksan olmuşam”. “Xak ile”, yani toprak ile yeksan olmuşum. “Topraktan yoğrulmuşum” anlamındadır.
    Bütün beşeriyyetin günlük konuşması Ademin konuşmasıdır. Ve beşeriyyetten, öylece de bütün maddi eşyalardan çıkan sesler Ademdendir, çünki bu sesler, bu konuşmalar Ademin vücutu içindedir. Yani:

    “Nitqü-eşya Natiqü-Hak özüdür
    Söyleyen kendü-kendine sözüdür”.
    Bir insan diğerine söz diyorsa konuşan da Ademdir, işiten de. Dedikleri sözün kendisi de Ademdir, çünki Ademin ilkin ve cennetteki halinin de, maddi aleme çevrildiği halinin de, yani bütün yaratılışın temelinde söz duruyor. Her bir şey, her bir yaratılış Allahın sözüdür, başka bir şey değildir. Eğer Rasulillah aye diyorsa o aye Allahtandır ama, Rasulillah da bir beşer evladı gibi maddidir, maddi alemdendir diye o ayeleri onun diliyle diyen Ademin kendisidir. Ayenin kendisi kelamdır, hikmettir, fikirdir; o ne Ademdir, ne Ademdendir. O, Allahtandır, Haktandır. Ama onun sesle deyilişi onun maddi alemde maddileşmesidir. Maddileşmiş hali Ademdir, Ademdendir. “Yazılana pozu yoktur” fikri ayenin göklerdeki Ana Kitapda, Levhi-Mahfuzda yazılmış kayri-maddi halidir, çünki ora hiç bir insan eli giremez. Ayenin değişilen, tahrif olunan hali ise yalnız maddi aleme gönderildikten sonra insanların kendi maksatları hatırına tahrif olunmuş maddi halidir; Kurani-Kerimden önceki semavi Kitaplar insan eliyle tahrif olunmuş ve buna göre de insanlara son semavi Kitap gönderilmiştir. Ve anlamak lazımdır ki, haman bu Kitap da maddidir ve her hankı kafirin, ateistin matbaasında o Kitabdakı cümlelere ilaveler olunarak, tahrif edilerek milyonlarca basılarak dünyaya yayılması mümkün olmayan iş değildir. Yani maddi alemin içinde maddi olan ne varsa ilahiden gelmiş olsa bile maddileşdiyi zaman Ademdendir, maddi olan her şey ise zamanca değişendir ve ya değiştirile bilendir. O ayelerin hakikaten Allahtan geldiğini kabül eden, ömrünün sonuna kadar peyğambere, Allaha sadık kalan hazret Ebu-Bekir de Ademdir, o ayeleri inkar eden Ebu-Leheb, peyğambere kılıc kaldıran Ebu-Cehl de Ademdir. İsa peyğamber de, havarileri de Ademdir, onları aşağılayan yahudiler de. Yusif peyğamber de Ademdir, onu kuyuya salan kardeşleri de. Musa peyğamber de, Mısırdan çıkardığı bütün yahudiler de Ademdir, onların ardınca orduyla gelen firavun da. Nuh peyğamber de Ademdir, Nuh tufanında boğulan beşeriyyet de, o tufanın kendisi de Ademdir. Ona göre de “Kelamü-Natiq” sözünü “Kelimullah” sözüyle aynı anlamak düzgün değil. “Kelimullah” Allahın kelimesi demektir, peyğamberlerden hazreti Musaya aittir, çünki Allah onunla melek aracılığıyla değil, yanan oddan direk konuşmuştur. Nesiminin qezelleri ise Ademdendir, qezellerin sahibi Ademdir,daha doğrusu Hak onunla Ademmiş gibi kouşuyor, o yüzden Nesimi
    Kelamü-Natikdir, Kelimullah değildir. Başka qezellerinde de Nesimi tekrar-tekrar Natiqin Kelamı olduğu fikrine dönüyor.

    “Adım Nesimidir,oldum bu gün Kelamü-Natiq uş
    Hem ayine, hem nuri-Hak, hem Fezlü-Yezdan olmuşam”.
    Niye “ayine” diyor kendisine? Her bir maddiyat Allahın sözü olduğu için her birisinde Allahtan bir nişane, her birisinin içinde ilahiden nur vardır. Adem de Allahın sözü olduğu için her hankı tarafa bakarsın Ademin varlığını, maddi halini görürsün. Yani her bir cisim diğerleri için hem ayinedir, aynı zamanda hem de diğer cisimler ayinesinde kendisine bakan. Konuşan da Ademdir, işiten de. Ayineye bakan da Ademdir, ayinede görünen de.

    “Söz olubdur kendi, söz söyler eyan
    Kendi kendü zatını eyler beyan”.
    Nesimi de maddiyyatlerden birisi olduğu için bu manada “hem ayine, hem nuri-Hak”tır; hem maddedir, hem maddenin içindeki ruhtur. Bu muhtelif tabiatlı, muhtelif formalı, muhtelif vücutlu cisimlerle Adem muhtelif sıfatlarda, şekillerde kendisini hatırlatıyor.

    “Her sıfatdan xali etmiş kendözün
    Kendü kendü üzüne tutmuş üzün.
    Her neye nezer qılsan, ol bigüman
    Kendü kendinden verir sana nişan”.
    Ama Kelamü-Natik o devirde bir tek Nesimi olduğu için başka yaratılmışlardan farklı olarak o hem de Fezlü-Yezdandır. Yezdandan, yani Allahtan fazilettir; müdrikliktir, kamilliktir, elm-marifet ehlidir. Ama bu sözün satıraltısı da var; fezlü-Yezdan Allahın fezli demektir, yani Fezlüllah. Nesiminin mürşidi, hürufiliyin banisi, sufiliyin en büyük simalarından birisi olmuş Fezlullah Neimiye işaredir. Fezlullah Neimi hürufilik ideyalarını Teymurlengin kabül edeceği umutuyla kendi kitapını ona göndermişti ama, Orta Asya ruhaniliyi tarafından hele genc yaşlarında “mehdi sahib ez-zaman” ilan edilen, bu fetvayla az bir zamanda kendisine büyük ordu toplayarak muhafazakar din temelinde büyük imparatorluk kuran Teymurleng imparatorluğun temelini dağıta bilecek böyle bir adımı, tabii ki, atamazdı; bazı araştırmaçıların onun hürufiliği kabül etdiği barede ısrarlarına bakmayarak fakt budur ki, büyük emir onun kitabında küfr görmüş ve onun idamını hükm etmişdi. O zaman Fezlullahın ideyaları Maveraünnehrden Anadoluya, Kafkaslardan Şama kadar çok büyük bir arazide müritleri tarafından yayılmaktaydı. Teymurlengin eyanlarından, ordudakı askerlerden de hürufiliği kabüllenenler varıydı, hatta sevimli torunu, geleceğin büyük astronomu olacak Uluqbey de hürufiliğin tesiri altına düşmüşdü. Ola bilsin Fezlullaha islam dünyasında olan bu büyük sevgiden ihtiyatlanan Teymurleng kendisinin adil ve müdrik adına kötü söz gelebilir diye onun idamının icrasını kendisi değil, oğullarından en zalimi ve kafasızı olan Miranşaha emretmişdi. At üstünden düşerek beyni pozulan Miranşahdan ise halk her türlü zalimlik bekleye bilirdi, boşuna ona Miranşah yerine “Maranşah”, yani “yılanşah” demiyorlarmış ki. 1401 yılında Elince kalesi civarında atların kuyruğuna bağlanarak parçalanmak üsuluyle idam edildikten sonra Fezlullahın ideyalarını artık açık-aşkar Nesimi kendi qezelleriyle tebliğ etmeğe başlamışdı. Buna göre diyor “Hem fezlü-Yezdan olmuşam”. Daha doğrusu, bunu Nesimi demiyor, Nesiminin diliyle Adem diyor.
    Nesiminin hürufiliği açık-açığına tebliğine hürufi arkadaşlarından çok Ademin kendisi karşı çıkıyordu. Diyor ki,

    “Bir emin mehrem bulunmaz, ey Nesimi, çün bu gün
    Halka faş etme bu remzi, keşfü-esrar isteme”.
    Yani remzle konuş, açıklama her şeyi, sırrın izahını benden isteme, çünki bir “ emin mehrem”, sadık yakının yoktur bu gün. Ömrünün son Halep devrinde Nesiminin şöhreti o kadar artmışdı ki, hürufilerin onun her bir emrini derhal icra etmeleri Mısır sultanına bağlı şehir hakimini rahatsız etmeğe bilmezdi. Adem bu yüzden onun ihtiyatlı olmasını, “ebsem”, yani sessiz kalmasını istiyor, çünki beşer evladının ne kadar vefasız olduğunu Ademden güzel bilen yoktur. Diyor:

    “Bivefadır çün bu alem, kimden istersen vefa?
    Bifefa alemdesin, yare-vefadar isteme.
    Gül bulunmaz bu dikenli dünyanın bağında çün
    Ebsem ol, bihude gülsüz yerde gülzar isteme”.
    Fezlüllahın idamından sonra Tebrize, sonra da Anadoluya gitmiş Nesimiye şiirlerine göre kimse dokunmamışdı. Ruhani dünyası ona nefret ediyordu ama, halk onu seviyordu. Anadoludan sonra Halepe giden Nesimi artık başka Nesimi oluyor, sanki remzlerle, gizli konuşmaktan usanarak her şeyi aşık-açığına tebliğ etmeye başlıyor ve taraftarları arttıkca memur tayfasından düşmenleri de artıyor; şehrin önde gelenleri Nesimide dünyevi hükümdar olmak isteği görüyorlar. Onu adım-adım mahv olmasına doğru götüren sebep de onun Halepteyken dünyevi hükümranlığa meyletmesi olmuştur. Baba yurdu Şamahıdan doğma kardeşi Şahxendan da bu zamanlar ona mektup yazarak ihtiyatlı olmasını, bu işi bırakmasını tavsiye etmiştir. Cevap mektubunda Nesimi mücadelesinin daha yenice başladığını ve bu mücadeleden asla vaz geçmeyeceğini bildiriyor. Adem de bu zaman Nesimiye diyor o beytleri onu durdurmak için. Diyor

    “Şerbeti ağuludur fani cahanın, sen onun
    Şerbetinden nuşidari umma, zinhar isteme.
    Dünyanın sevgisi ağır yük imiş, menden işit
    Nefsini yük etme ona, ey sebük, bar isteme”.
    Yani senin görevin benim sözlerimi beşeriyyete yetirmekten ibarettir. Dünyevi işlerden, dünyanın zehirli şerbetinden uzak dur. Ama Nesiminin şehir hakimi tarafından tutuklanması, mahkemesi ve idamı gösteriyor ki, Nesimi ne kardeşini, ne Ademi, ne de hürufi arkadaşlarını bu meselede dinlememiştir. Bir Kelamü-Natik gibi Ademin haman o beytlerini insanlara iletmiştir ama, tavsiyesini ise dinlememiştir.

    Nesiminin Kelimüllah değil, Kelamü-Natik olması onun missiyası ile peyğamberler missiyası arasındakı esas farktır. Ama bu hem de Nesiminin missiyasını anlamak için güzel mukayesedir; yani nice ki Allah peyğamberlerle konuşmuştur, öylece de Adem Nesimiyle konuşmuştur. Qezellerde peyğamberlerden hazreti Musanın tekrar-tekrar hatırlanması hiç de tesadüf sayılamaz yani. Nice ki hazreti Musa Allahın elçisi olduğu için diğer insanlardan Kelimullah gibi seçilmiş durumdadır, öylece de Nesimi Ademin elçisi olduğu için diğer insanlardan Kelamü-Natik gibi seçilmiş durumdadır. Nesiminin, tabii ki, Musa peyğamber gibi mücizeleri olmamışdır. Ama yani hazret Muhammedin mücizeleri olmuş mu? Bununla bile son büyük peyğamber değil mi? Niye? Çünki onun en büyük mücizesi kırk yaşına kadar hiç zaman şiir demediği halde birdence son derece güzel poetikayla Kurani-Kerimi söylemesidir. Mücizeleri olmayan Nesiminin de en büyük mücizesi her beyti sırlar hazinesi olan, son derece yüksek poetikayla söylediği qezelleridir. Bu qezellerde insanı vahid hakikate götüren vahid yolun o kadar derin mana çalarları var ki, hayrete geliyorsun ki, bu kadar da olamaz, bu, dünya insanının mı sözüdür yani? Diyorsun, hakikaten de:

    “Hiç kimse Nesimi sözünü keşf ede bilmez
    Bu, kuş dilidir, bunu Süleyman bilir ancak”.
    Niye? Çünki Adem diyor o sözleri Nesiminin diliyle. Nesiminin fikirleri değil onlar. Böyle bir şair Batı aleminin olmuş olsaydı, her şehirde, belki de her caddede onun heykelini diker, aziz hatırasına ihtiram gösterirlerdi. Müsliman Şarkında ise onu idam ederek ciltini soymakla da nefretlerini bitiremediler, başsız ve derisiz vücudunu günlerce Halepin kale kapılarından astılar ki, karğa-kuzğuna yem olsun.

    Eğer Nesimiye nasihat verirken Adem kendi adına konuşuyorsa, kendisini tarif ettirirken “nesimileşiyor”. Adama öyle geliyor ki, bu artık Nesiminin kendi sözleridir. Ama hayır. Onlar da Ademdendir. Genel konu da bu oluyor ki, Allah hiç bir şey yaratmadığında sonsuzlukta Onun varlığından haberi olan hiç bir şey yoktu. Varlığını bilsinler diye yaratmağa başlıyor ve meleklerle ilk cin olan İblisi yaratıyor. Ama onlar Allahtan haberdar oluyorlarsa da hiç birisi Hüsnü-Camala benzetilerek yaratılmamışdı. Bu yüzden sonradan Kendisine benzer, Kendi sıfatlarında olan ama, konkret vücuta malik Adem adlı bir varlığı, ilk insanı yaratıyor.

    “Hak suretinde gelen insan sensin cahana
    Ey Tanrının sıfatı, alemde cavidansan”.
    Bunu Nesimi diyor Ademi tarif ederek. Allah Ademi de bütün başka yarattığı varlıklar gibi kelamıyla, ayeleriyle yaratmıştır; cennetten kovulurken de maddi mekana çevrilişi için ona kelamıyla “Ol” demiştir, maddi mekanın içindeki büyüklü-küçüklü her bir hareket de Onun ayelerinin icrasıdır, yani bütün maddi alem Allahın ayeler toplusudur Kıyamete kadar. Bütün peyğamberlere gönderilmiş ayeler, nazil olan Kitaplar maddi mekana, yani Ademin kendisine gelmiştir. Odur ki Nesimi Ademi tarif ederken devam ediyor:

    ”Üzün kitabi-münzel, zülfü-rüxündür ayet
    Ey Xaliqin kelamı, dilimde tercümansan”.
    ( “rüx” – çöhre,yüz)
    Yani maddi alemde giden bütün proseslerin aslı Ademin ilkin halindeki yüzünde olan ayeler toplusu olan Kitabi-Münzeldir, indirilmiş Kitabdır. Ayeler ise o yüzün etrafındakı saçlarıdır Ademin. Bu beytteki mananın bu cür açılışı olmadan diğer qezeldeki güzel bir beytin manasını açmak asla mümkün olamaz. Bakın, Adem diyor Nesiminin diliyle:

    “Mişkin saçın zülmatına yol bulmak ister, Xızrı gör
    Lelin şerabın içmişem men, abi-hayvan gelmişem”.
    Mişk saça sürtülür. Onun saçların dibine kadar gitmesi için Hızır peyğamberi niye görmelidir insan? Ama eğer ayeler yüzün zülfüne, saçına benzetilmişse, demek, ayenin “zülmatına”, yani ondakı mananın derinliğine yol bulmak isteyen mişk idraktır, akıldır. Yani, ey insan, senin idrakın ayenin mana derinliğine yol bulmak istiyorsa Hızır peyğamberi gör. Niye Hızır peyğamberi? Çünki çöllerde, sehralarda yollarını azmış adamlar onu yardıma çağırarlar ve o da yardıma yetişerek yolunu azmışlara yol gösterer dini inanclara göre. Eğer insan ayelerin mana derinliğine varmamışsa, demek, yolunu azmıştır. O zaman yol gösteren kimdirse onu görmeli, onun eteğinden tutmalıdır. Mana derinliğine giden yolun en doğrusunu ise Adem gösterebilir. Çünki peyğamberler Allahtan aldıkları ayeleri insanlara yetirmekle mükellefdirler. Bu ve ya diğer ayedeki mana derinliğini ise Allahın onlara bildirdiği kadar insanlara izah edebilirler, çünki qeybin anahtarı yalnız Allahın elindedir, peyğamberler ise beşer evladı olarak bizlerden birileridirler. Ademden başka hiç bir peyğamber cennette yaşamamış, hiç birisi o mekanda ve ondan da önce, ilkin yaratılışda “Lelin şerabından”, yani abi-Kevserden, dirilik suyundan içmemiştir. Yalnız Adem cennetin sakini olmuştur diye o mekan hakkında hertaraflı bilğiye sahiptir.

    Muhafazakar dindarlık, tabii ki, hakikatın bu şekilde izahını kabül edecek akılda değildi; Ebu Cehller Rasulillahı anlamayarak ona “dinsiz” dedikleri gibi muhafazakar dindarlar da Nesimiyi anlayamadıkları için ona kafir diyorlardı. Nesiminin ise cevabına bakın:

    ”Hakkın kelamı mendedir, sanma meni Haktan iraq
    Çünki gönül arşi-Haktır, bes arşi-Rahman olmuşam”.
    İlk bakışta pafosla söylenmiş isyankar şair beyti diyerek geçmek mümkündür. Ama arif olanlar bu acaip güzel beytin yanından geçer mi? Görmüyorlar mı büyük bir mana ilave hiç bir izah verilmeden, bir tek misraya nice kısaca bir şekilde yerleştirilmiştir? Hangıdır o mana?

    Ğönül yürek değil. Yürek kanı, sadece, damarlara kovalayan maddi bir orqanik pompadır. Ğönül ise ruha aittir; ruh akılla ğönülün vahdetidir. Akıl ruhun yaratıcı tarafıdır, ğönül ise hal, hiss, duyğu tarafı. Akıl ruhun temelidir, ğönül ise o temelin etrafını Ayın halesi Ayı bürüdüğü gibi bürümüştür. Sidretül-münteha maddi alemin etrafını bürüdüğü gibi. Ve ya Arşi-Ali cennetler mekanının etrafını bürüdüğü gibi. Hem maddi alemin, hem cennetler mekanının sonu vardır diye onların içindeki ilahi ğönül onları sidretül-münteha ve Arşi-Ali olarak bürüğebilir. Ama Allahın İlkin Ruhu sonsuzdur, etrafsızdır diye İlahi Gönül İlahi Aklın etrafını bürümüştür demek doğru olamaz; İlahi Gönül İlahi Akılla birlikte sonsuzluk boyuncadır. Eğer insanın yüzü, camali olmazsaydı gönlünün kazap, sevinc, keder, pişmanlık ve sair hallerini sözle bildirmekle tasavvür etmek mümkün olmazdı. Gönülün halinin görüntüsü için yüz, sıfat, camal mevcuttur, yani yüz gönülün aynasıdır, yüzdeki her hangı bir mana ğönülün o andakı halinin görüntüsü, beyanıdır. Allahın Hüsnü-Camalı da Onun İlahi Gönlünün beyanıdır, yarattığı varlıklar cennetten Ona baktığında Onun Gönlünün halini görsünler diye. İlk insan gibi Ademi yarattığında da bu benzerlikle yaratmışdır ki, onun da sıfatı olsun ki, gönlünün halini beyan edebilsin her an. Cennettekilerin gördüğü Hüsnü-Camal olar, “Allahı görüyoruz” derler ama, O ne İlahi Akıldır, ne de İlahi Gönül. Yani İlkin Ruh değildir. İlahi Ğönülün beyanı olarak İlkin Ruhun beyanıdır. Ilkin Ruh ise, yani İlahi Akılla İlahi Gönül birliği ise ebediyyen bir kimseye görünmez, çünki benzeri yoktur. Nice ki, biz bir cisme, bir insana baktığımızda onun yalnızca vücutunu, sıfatını görüyoruz, içindeki akıl-gönül vahdeti olan ruhunu ise görmemiz mümkün değildir. Adem kendi gönlüne arşi-Hak diyor; maddi alem halindeki Adem için arşi-Hak sidretül-müntehadır. Yani benim gönlüm maddi alemi Ayın halesi gibi bürümüş sidretül-münteha böyüklüktedirse, ey beni hakikatten uzak hisap eden insan, maddi aleme çevrilmezden önce cennette kamilliyimle Rahmana kavuşarak arşi-Rahman olmamış mıyım? Tabii ki, Rahmanın arşi, hüdutu, sonu olmaz. Rahmanın tecellisi olan mekanın, yani cennetin arşi vardır ki, bu da Arşi-Alidir. Arşi-Aliye kavuşan varlık hakikatten, dinden nice uzak olabilir? Fikrimi bir azcık da izah edeyim, çünki oldukca ince konudur. Yalnız seven gönül zengindir ve yalnız ilimli akıl üstündür. Ama bir tek zengin gönülle ve ya bir tek üstün akılla ruh kamil olamaz. Kamil ruh ilimli akılla seven gönülün birliğidir. İlim sevgiden ileridir Allah için ama, sevenlerin ruhlarının gönülleri kavuşur o gönülün bürüdüğü akıl ilismsiz olsa bile, sadece, Allah katında derecesi aşağı olar o ruhun ilimsiz olduğuna göre. Yukarıda dedim ki, biz insanlar canlılığı yanlış anlıyoruz. Bir kum zerresi de içinde ilahi nur, ruh parçası vardır diye canlıdır; topraktan ruhu çıktığı zaman ölü topraktır Ayın toprağı gibi. Canlıdırsa, demek, içindeki ruhun aklı ve gönülü vardır. İki su damcısı biribirisiyle birleşerse bu yalnız onların ayrı-ayrılıktakı ruh parçalarının gönüllerinin birliği değil, hem de onların cismani birliğidir; birleşerek tam oluyorlar. Erkekle dişinin biribirisine asıl sevgisi ise cismani değil, yalnızca gönüllerinin birliğidir. Gönül ise ruhtan ayrı olmadığı için sevgi ruhların kavuşmasıdır. İnsanın doğaya, Allaha olan sevgisi de bu tür ruhani, gönülce kavuşmasıdır. Eğer insan maddi alemin tam bir vücut olarak Ademin cisminden yaratıldığını kabül ederek onu severse, insanın gönlü maddi alemin gönlüne kavuşar. Yani arşi-Hakka kavuşar. Yani sidretül-münteha büyüklükte olar gönlü. Eğer Adem cennetteyken cennet mekanının Rahmanın zühuru olduğunu kabül ederek onu sevmişse, demek, gönlü cennet mekanının gönlüne kavuşmuştur. Yani Arşi-Rahmana kavuşmuştur. Yani Arşi-Ali büyüklükte olmuşdur gönlü. Buna göre Adem Nesiminin diliyle demek istemişdir ki, bir beşer evladı gibi, bir “feqirü-geda” gibi Arşi-Hakkım, maddi alemin gönlüne kavuşmuşum, çünki beşer evladı için gönül sidretül-münteha büyüklüktedir. Cennetteki Adem gibi ise Arşi-Rahmanım, cennet mekanının gönlüne kavuşmuşum, çünki cennet ehli için gönül Arşi-Ali büyüklüktedir. Cennet mekanı için sidretül-münteha çok-çok küçüktürse hangı biriniz kamil olsanız bile dini hakikatı benden çox bileceksiniz, ona benden daha yakın ola bileceksiniz, ey beşer evlatları? Ben sizlerden farklı olarak bir Adem gibi “Gah çıkaram gök yüzüne seyr ederem alemi”, bir Nesimi olarak da “Gah inerem Yer yüzünə seyr eder alem beni”. O halde benden çok mu bileceksiniz?
    Bak, bütün bu dediklerim o kadar büyük hakikattır ki, Adem Nesiminin diliyle diğer bir şiirde böyle diyor:

    ”Yüz yaşında ruhban görse gerdeninin ağını
    İncili suya bırakır, vaz geler haçtan geçer”.
    Ruhban hristian papazıdır, yeni doğmuş çocuklar hristian olsunlar diye onları haç suyuna salarak çıkarar. Hakikatın göz kamaştıran parlaklığı ise remzi olarak güzelin gerdeninin, sinesinin beyazlığına benzetilmişdir. Yani bu hakikat öyle parlaktır ki, çocukları yüz yaşına kadar haç suyuna salarak çıkarmağı doğru iş bilen bir papaz bile onu görürse çocuğu değil de, İncilin kendisini tahrif olunmuştur diye suya bırakır, haçını reddeder. Veya:

    “Hacılar hacce giderken çölde görseler seni
    Hayran olub mat kalırlar, vaz gelib haccden geçer”.
    Yani anlarlar ki, haccin anlamı Kaabe etrafında dönmekte, Sefa-Merve arasında koşmakta, kurban kesmekte
    değildir. Hakikatı derk etmeden icra edilen bu emeller, sadece, dini merasimlerdir. Hakikat onları hayran eder, tasdik ederler ki:

    “Haktan gelen kelamın mücizdir, ey Nesimi
    Sensin ki, künte-kenzin esrarına beyansan ”.
    Bu hem de ona göre büyük hakikattır ki, asrların arasından geçerek bu günümüze kadar var ola bilmiştir, hatta bu ilim-teknoloji asrında bu hakikat esasında hristian alimleri tarafından “Kaynar kainat” modeli diye Büyük Patlayış teorisi de yaratılmışdır. Bu teorinin temelinde Kainattakı bütün cisimlerin çok-çok küçücük bir tek maddeden yaratılması duruyor. Bu teoriye göre belli olmayan guya bir tek şeydir: o tenha cismi kim yaratmışdır? Diğer her şey ise bellidir; guya ölçüsü santimetrenin trilyonda bir hissesi kadar küçücük bir zerreciğin içinde baş veren patlayıştan sonra bir takım prosesler sonucunda bir göz kırpımındaca bütün Kainatı dolduran sema cisimleri yaranmıştır. Başka nice diyebilirler? Derlerse haman o cisim Ademin kendisi olmuştur, “Büyük patlayış” sonucunda vücutundan sidretül-münteha büyüklüyünde bu maddi mekan yaranmıştır, buna artık yeni değil, tamamen Nesimiden götürülmüş teori demezler mi?

    Adem cennetten çıkarıldığında maddi aleme çevrilmezden bir an önce, tabii ki, sidretül-münteha çevresi büyüklüğünde olmamıştır. Mükayese için ikinci cisim yoktursa o cismin büyüklüğü-küçüklüği hakkında söz demek doğru değildir. Büyüklük-küçüklük de cismin hızı gibi nisbi anlayıştır; ikinci cisim, yani hisaplama noktası yoktursa cismin harekette mi, sükunette mi olduğunu demek mümkün değildir. Daha doğrusunu ise bu zaman o iki cisimden kenardakı üçüncü cisim bilecek, çünki iki cismin biribirisine yaklaşması ikisinin de harekette olması anlamına gelmez; olabilir birinci sükunettedir, yaklaşan ikincisidir. Olabilir ikinci sükunettedir, yaklaşan birincidir. Hatta olabilir ikisi de karşı-karşıya değil, aynı tarafa hareket ediyor, sadece, ikinci cismin hızı birincinin hızından büyüktür diye ona yaklaşıyor. Üçüncü cisme göre ise bu zaman doğru bilmek olur ki, onlardan hangısı harekette, hangısı sükunettedir. Büyüklük-küçüklük de böylece nisbidir; kainatta tenha cisim Qalaksiler kadar büyük olsa bile mahduttur, konkrettir diye sonsuzlukla mukayesede küçücük bir zerredir, biz ise cismani küçük olduğumuz için, tabii ki, Qalaksiler bizim için son derece büyüktür. Güneş sistemimiz bizim Qalaksimızın kenarlarına yakın yerleşiyor. Qalaksimiz de milyarlarla Qalaksiden oluşan yıldız toplulukları sisteminin kenarlarındadır. Yani biz Kainatın merkezinden, sidretül-münteha çevresinin merkezinden çok-çok uzaklardayız. Bu büyüklükte Ademe, tabii ki, cennet mekanı yaşamak için dar olardı; çünki hadislere göre, cennetin eni gökler ve Yer genişliğindedir. Yani Adem cennette maddi mekan büyüklüğünde olmuş olsaydı cennetin enine zorla sığardı. Ademin maddi mekan hali cennetten çıkarıldıktan sonranın son derece genişlenmiş halidir. Din de, ilim de tasdik ediyor ki, Kainat her zaman genişlenmektedir.

    Maddi aleme çevrilme anındakı Adem sidretül-münteha büyüklükteki Ademle mukayesede, tabii ki, çok küçük, zerre halinde olmuştur. O bir başka sorudur ki, küçük bir cisimden bu büyüklükte alem nice yaratılmıştır. Bunun mümkünlüğüne “Büyük patlayış” teorisi artık cevap vermiştir, sadece onu diyeyim ki, her birimiz doğduğumuzda el büyüklükte bir çocuk, ondan da önce ise anne betninde yalnız mikroskop altında görüne bilecek bir zerrecik değil miyiz?

    Maddi alemin bu gördüğümüz yıldızlar, gezegenler, Qalaksiler gibi büyük hali ilahi zaman ölçümüyle bir göz kırpımındaca baş vermiştir. Bu hale yetmeğin ise, tabii ki, ilkin hali ve sonrakı inkişaf merhaleleri olmuştur. Bu gördüğümüz alem maddi alemin mümkün ola bilecek en son halidir ki, çok sonralar bu son hal için Yer yüzü insanı yaratılmıştır; maddi alemin bu son haline yanlışlıkla birinci dünya diyoruz, aslında, bu, son, yedinci dünyadır. Birinci dünya ise Ademe cennetten çıkarıldığında Allahın “Ol” emrinden hemen sonrakı maddi alemin ilk, ibtidai halidir. Ona göre Nesimi diyor:

    “İbtidadır, ibtidadır, ibtida
    İbtidadan hasil oldu inteha”.
    “İnteha” bizim yaşadığımız bu yedinci dünyadır. Aslında yedi dünya bölgüsü şartidir, bir tek maddi alem vardır. Kalan altı dünyayı Güneş sisteminin diğer orbitlerindeki ve ya diğer Qalaksilerdeki yıldızlarda aramak doğru değildir, çünki o yıldızlar, gezegenler de bu yedinci dünyanın maddiliklerindendir. Sadece, şimdilik o uzak Qalaksilere gidecek inkişaf seviyyesinde değiliz. Ama bir gün gidecek olursak oraları da bu vücudumuzla görmek-duymak derecedeki vücut ölçülerinde, intervalındayız. Yedi dünya maddi alemin biribirisinden doğan, sonrakı öncekinin bir üst hali olan, iç-içe inkişaf yoludur. Yedisi de Ademin maddi aleme çevrilişi zaman, ilkin yaratılış zamanı aynı andaca var olmuştur. Sadece, biz insan olarak önceki dünyaları görmeden en son, yedinci dünyada yaratılmışız. Ve yalnızca bu yedinci dünyayı görmek, işitmek, duymak aralığında yaratılmışız. Gözlerimiz kırmızı-viole renk dışındakı infrakırmızı ve ultraviole renkleri görmeğe, kulaklarımız yüksektezlikli sesleri işitmeğe, ciltimiz kayri-maddi hiç bir şeyi hiss etmeğe kadir değildir. Burnumuz da mahdut kokubilmeğe, dilimiz de mahdut tatbilmeğe uyğundur. Ciltimizle de yalnız yedinci dünya maddilikleri türünün dokunuşunu hiss ede biliyoruz. Bu beş duyğumuzun bu dünyadakı vücut türüyle alemi duyumumuz diğer altı dünya için çok ibtidaidir. Yani varlık alemi hiç de gördüğümüz gibi değildir, sadece, yedinci dünya, bu dünya gördüğümüz gibidir. Daha nice renkler, tatlar, sesler, kokular var ki, bu vücutla biz onların varlığını bilemiyoruz. Biz mikroalemi de göremiyoruz, ona mikroskop altında bakıyoruz ama, mikroskopun bile göstere bilemediği daha hangı mikroalemler var, o bize belli olmaz bu dünyada. Misalçün, biz ağacı ağac gibi görüyoruz ama, mikroalem için de mi o, ağactır? Hayır, o alem için ağac, sadece, molekullar, atomlar, atom nüvesi etrafında dönüşen elektronlar, o nüvelerin içindeki protonlar-neytronlar, o protonların-neytronların içindeki daha neler-neler toplusudur. O ağacın etrafını sarmış hava da öylece mikrozerrecikler toplusudur. Sadece, o mikrozerrecikler toplusu bizim yedinci dünya mühitine uyğunlaştırılarak yaratılmış derketme cihazımız için şekillenmiş haliyle, ağac haliyle görünüyor diye biz ona ağac diyoruz. Bir başkasına yıldız, bir başkasına taş, bir başkasına inek, bir başkasına da insan diyoruz, yani sonuç itibariyle, her bir şey zerreciklerden ibarettir, gördüğümüz ne varsa hepsi şekillenmedir, surettir, obrazdır. Kalan altı dünya haman o zerrecikler toplusunun yedinci dünyamızdakı şekillenme hallerine kadarkı merhaleleridir. Biz öldükten sonra kalan altı dünyayı da, yani bundan önceki altı inkişaf yolunu da göre bileceğiz. Maddi alemin önceki her inkişaf merhalesine, her dünyasına uyğun olan yeni vücutlarda yaşamakla gösterilecek bize haman önceki dünyalar, tabii ki, bir başka şekillenmeleriyle. Allah buna göre diyor ki, Biz insanların beden emsallerini değişmeye, onları bilmeyecekleri daha nice bedenlerde yaşatmağa kadiriz. Adem de Nesiminin diliyle “Bu neçe mekanı geçtim ki, bu cismü-cana geldim” derken haman o önceki altı mekandan konuşuyor. O altı mekan, o altı dünya haman bu maddi alemin içindedir, o mekanlara qeyb alemi diyorlar. “Alemül-qeybin vücudu Kainatın eynidir” misrasının açılışı budur. Öldükten sonra her birimiz o altı dünyada yaşaya-yaşaya maddi alemin en ilkin hali olan zamanına da gideceğiz, Allah bize o ibtidai mekanı da gösterdikten sonra bizi tekrar bu yedinci dünyada öldüğümüz ana getirecek ve bizden önce ölmüşlerle birlikte Kıyameti, her şeyin silinerek yok olmasını ve tekrar dirilişi bekleyeceğiz. Beş duyğumuz aynıyla kalacak, duyğular değişmezdir ve bütün insanlarda aynıdır. Değişen vücut türümüz olacak; yani duyğularımız değil, duyğu orqanlarımız, cihazlarımız değiştirilecek. Ölmek, altıncı dünyaya geçmek, sadece, başka beden türüne geçmek demektir, dünya, alem ise haman dünya, haman alemdir, şarti olarak altıncıdır. Altıncıda yaşayarak bu dünyada yaşayanları göre bileceğiz, işiteceğiz ama, müdahale ede bilmeyeceğiz. Sonra beşinciye geçerek yine başka bir beden türüyle orada yaşayacağız, bu defa yalnız yedinci dünyadakıları değil, altıncı dünyadakıları da göre bileceğiz, işiteceğiz ama, yine de müdahale ede bilmeyeceğiz. Böylece, bütün dünyalarda yaşaya-yaşaya birinci, ibtidai dünyanın da sakini olacağız. Bedence en mükemmel halimiz haman o ibtidai dünyada olacak. Ama yine diyorum ki, ibtidailik-alilik bölgüsü şartidir, merhale-merhale ğeçtiyimiz için ona ibtidai diyoruz, aslında ise ilkin yaratılış zamanı ibtidai ile ali dünya arasında, yani bu gün yaşadığımız dünya arasında zaman ölçüsü olmamıştır, her şey bir göz kırpımında yaratılmışdır. Bedenimiz ise ona göre mükemmel olacak ki, çünki o ilkin dünyadan bütün sonrakı altı dünyayı da, o dünyaların sakinlerini de göre bileceğiz, işiteceğiz. Başka sözle, maddi alemi ibtidai-ali haliyle bütünlükle, aslında olduğu gibi görebileceğiz. Yani ölüm diye bir şey yoktur; beş duyğumuzla, aklımız-şüurumuzla bir beden türünden diğer daha üstün beden türüne geçmek vardır. Ve bu bakımdan aslında dünyadan dünyaya geçmek meselesi yoktur, bedenden bedene geçmek vardır; maddi alem birdir, dünya da birdir, maddi alemin kendisidir. Sadece, maddi alemin bize yedi tür bedende yedi intervalda gösterileceği düşünülmüştür diye yaşayacağımız her intervala ayrıca dünya diyerek bu vahid alemi yedi hisseye bölmüşüz.

    Belli bir devirde, Allahın seçtiği peyğamberler de o devir insanları içinden yalnız birisi olmuştur. Mesela, Musa peyğamberin zamanında ikinci bir peyğamber var mıydı? Ama bu o demek değildir ki, Allah yalnız Musa peyğamberde tezahür etmiştir. Peyğamberler de dahil her şey Allahın yarattığı değil mi? Sadece, Allah Kendi sözünü bildirmek için o devirde yalnız birisini, Musa peyğamberi seçmişti, ona seslenmişti. Ademin kendi sözünü bildirmesi için Nesimiyi seçmesinde, ona seslenmesinde fark, hem de çok-çok büyük fark bundadır ki, eğer Allah Kendi yarattığı varlıkları içinden hazret Musayı seçmişse, Adem kendi cisminden yaratılmış varlıklar içinden Nesimiyi seçmiştir. Hazret Musa adlı Kelimüllahı yaratan, yaşatan, öldüren Allahtır. Nesimi adlı Kelamü-Natiki yaratan, yaşatan, öldüren ise Adem değildir, çünki kendisi de Allahın yarattığı varlıklardandır, Allahın hükmündedir. Adem yalnız Natikdir, söz diyendir, seslenendir ama, Nesiminin ve ya bir başkasının kılına bile zarar veremez. Nesimi kamil olduğu için onun dediklerini insanlara söylemiştir ama, söylemezse Adem ona hiç bir zarar dokunturamazdı, bir başka kamil insan seçerdi kendisine. Peyğamberler de kamil insanlardır ama, Allah onları Kendisine elçi seçmişse, onlarda Onun dediklerini insanlara söylememek özgürlükleri yoktur; seçilmişlerse söylemelidirler. Hira dağında hazret Muhammed melek Cebrayılın “Oku” emrine “Hayır” deyince melek dönüp gitti mi? Hayır. Neden? Çünki Allahın emrine karşı gelmek olmaz, “Oku” demişse okumalısın. Ama Nesimi Ademin sözünü işitmeğe mecbur değildir. İsterse söyler, dediklerine emel eder. İstemezse söylemez, dediklerine de emel etmez. Bu özgürlüğü yüzünden de Halepte Ademin “Halka faş etme bu remzi, keşfü-esrar isteme” diyen israrlarına bakmadı. Yani Ademin Nesiminin diliyle qezel söylemesi onun Nesimi obrazında cahana gelmesi gibi anlaşılmamalıdır, Nesiminin sözleriyle cahana beyan olması gibi anlaşılmalıdır.

    “Sevdan ile mest olmuşam, hem içmişem qemden müdam
    Mesti-Elestin camıyam, neçün ki tüğyan gelmişem”.
    Adem Nesiminin sevdasıyla mest olmuştur. Ama cennetten çıkarıldığı zaman devamlı qem-keder içmiştir. Çünki “mesti-elestin”, yani varlık mekanının yaratılışının param-parça olup dağılmış, sepelenmiş piyalesidir, camıdır o; bir tek Nesimi değildir yani, onunla birlikte ayrı-ayrı halde görünen bütün maddilikler onun vücutunun tüğyan olmuş parçalarıdır.

    Ben demiyorum bu yaztıklarımla Nesimini tam anlamak mümkündür. Nesimini yakın müritlerinin bile tam anladığını hiç zannetmiyorum; o, büyük bir sır gibi geldi geçti bu dünyadan. Sadece, bu anlattıklarım da olmazsa onu asla ve asla anlamak mümkün olan bir şey değildir. Qezellerde müracaat objektinin acaip bir değişkenliği vardır, bu hüsus çok önemlidir. Bu deyişkenlik qezele sanki bir canlılık, bir hareketlilik veriyor. Yani aynı qezeldece Adem gah Nesimiye, gah Allaha müracaat ediyor, gah Hak Ademe sesleniyor, gah da Nesimi Ademi tarif ediyor. Hankı beytin kim tarafından söylendiğini ve kime ünvanlandığını tayin etmek o qezeli anlamağın ilkin şartıdır. Bu günece qezellerin şerhini veren nesimişinaslar bile ya bu önemli makama dikkat yetirmemişler, ya da bunu anlamakta zorluk çekmişler diye beytlere akıllarına geldiği manayı vermişler. Bazen bir qezelde bir varlık üç-dört ünvana sözünü diyor. Ekser qezeller ise dialoq halindedir. Ama hatta qezelin dialoq halinde kurulduğuna emin olduktan sonra bile hankı beytin bu dialoqdakı hankı varlığa ait olduğunu belli etmek hazırlıksız adam için çok zor bir iştir; bunu gizli tutmakla, hitaptan hitapa aniden geçmekle sanki şair bütünlükte qezeli açılması çok müşkül olan bir sır perdesine bürümüştür. Mesela, diyor:

    “Üzünü menden nihan etmek dilersen, etmegil
    Gözlerim yaşın revan etmek dilersen, etmegil…
    Canımı ayırdın veslin şerabından, ey gözüm
    Eynimi gövherfeşan etmek dilersin,etmegil”.
    İlk bakışta şair sanki sevdiği bir kıza diyor bunu. Ama qezelin ardını okuyan ve Nesimi dünyasını az-çok bilen dindar öyle hisap edecek ki, Ademdir, Allaha yalvarıyor. Cennette yasak olunmuş ağacın meyvasını yeyince bedeninin değiştiğini ve Allahın ona öfkelendiğini gördüğü andır sanki, anlıyor ki, Allah bunun için onu cezalandıracak, cennetten çıkaracak. Cennetten çıkarılarsa Allahın Hüsnü-Camalı ona nihan, gizli olacak, göremeyecek artık Onu.
    Yalvarış devam ediyor:

    “Çünki eşqin meskenidir gönlümün viranesi
    Hasrete onu mekan etmek dilersen, etmegil”.
    Bedeni değişince viran olmuş gönlü o ana kadar Hüsnü-Camala olan aşkının meskeniydi, cennetten çıkarılarsa o aşka mesken olan gönlünün viranesi artık hasrete mekan olacak.
    Yani sanki suçun kendisinde olduğunu itiraf ediyor Adem; gözüm gördü meyvayı, nefsimi tutamadım gibi. Ama hayır. Asla doğru değildir. Çünki Nesimi qezellerinin Ademi qem-kederden uzaktır,

    “Cennetü-firdevs için bir lehze qemgin olmazam
    Talibü-didare yaram, şadimanam, xürremem”,
    diyor. Yani ben cennetin değil, “Yar”ın, yani direk Allahın görüşünün talibiyim, o yüzden şad-hürremim, o yüzden “Fariğem dünyada ve uqbada qemden, biqemem”. (“Fariğ”- qayğısız; “üqba”-ahiret). Buna göre diyorum ki, kimin kime müracaat etmesini bilmek esas şarttır Nesimi qezellerini anlamak için. O beytlerde Adem değildir Allaha yalvaran; Nesimi Ademe yalvararak diyor o beytleri. Gök yüzünde ikinci Güneş gibi parlamağı rica etmiş diye Ademin kırğınlığını görmüş, bu yüzden onun küsüp gideceğinden, Kelamü-Natikliğine son verileceğinden endişeleniyor. Ademin ona söz söylemesi anları “veslin şerabı”dır, madem Adem ona küsmüştür, artık onu göremeyecek, yani gözleri canını onunla vüsalın şerabından ayıracakmış.
    Yukarıda gösterdiğim iki beytin arasında daha iki beyt vardır; çok-çok düşündürücü beytlerdir. Dikkat edin:

    “Bergi-nesrin üzre mişkin zülfünü sen dağıtıb
    Aşiqi bixaniman etmek dilersen,etmegil.
    Qaşların qqövsünde müjganın xedengin gizleyib
    Ey gözü mestane, qan etmek dilersen, etmegil”.
    Bir aşiqin “bixaniman” edilmesinden, onun kanının dökülmesinden söz ediliyor burada. Bu dilektir, arzu ediliyor o aşiqin ölümü. Kimden arzu ediliyor? Tabii ki, Allahtan, Haktan. Eceli yazan Odur. Kim arzu ediyor? Nesiminin hürufileri isyan için Halepe topladığından rahatsız olmuş, ondan ikinci Güneş gibi görünmesi rica edilmiş Adem. Yüz binlerce günahsız insanın kırılacağındansa bir tek Nesiminin ölmesini doğru hisap etmiştir. Ama Hak Ademin bu isteğine karşı çıkıyor, “kan etmek dilersen, etmegil” diyor. Gözleri mestane olan Ademdir; şair bir çok qezelinde Ademe böyle müracaat ediyor. Yani o iki beyt Hakkın Ademe dedikleridir.
    Bunu işitince Nesimi hayret ediyor. Hakka değil, Ademe diyor ki,

    “Qoymuşam eşqinde men kövnü-mekanın varını
    Can nedir ki, qesdi-can etmek dilersen, etmegil”.
    Bu söze Ademden cevab geliyor; Nesimiye kırğınlığının sebebini anlatıyor:

    ”Bürqeyi açarsan üzünden meğer namehreme
    Gizli esrarı eyan etmek dilersen, etmegil”.
    Örtük kız yüzünde olar, o yüzden cahil sanar ki, Nesimi sevdiği kıza diyor bunu, o halde “gizli esrar” da muhtemelen kızın güzelliğidir, mehrem olmayanlar görebilir. Ama hayır. Misrada remz vardır. Adem Nesimiye diyor ki, hürufilik üstünden remz örtüsünü açmışsın, şimdi de bana ait gizli sırrı ayani göstermeği diliyorsun benden. Tabii ki, Adem kendi hakikatinin bütün beşeriyyetin bilmesini istemiştir, aksi halde Nesimiyi kendisine Kelamü-Natik seçmezdi. Ama Nesiminin devrinin cahillik derecesini bildiğinden onun remzleri bırakarak açık-aşkar tebliğine karşı çıkıyor ki, Nesimi mahva doğru gitmesin, çünki muhafazakar ruhaniler içinde böyle bir sırrı açıkca tebliğ etmek bilerekten kendini tehlikeler içine atmak, canına qesd etmek demekti. Nesimi son devirlerinde yalnız remzlersiz konuşmuyordu, hem de hürufileri açık-açığına isyana çağırıyordu:

    “Ey bülbüli-qüdsi, ne giriftari-qefessen?
    Sındır qefesi taze gülistan talep eyle”,
    diyordu. Adem de yaratılmışlardan birisi olduğu için ileride neler olacağını bilemez, peyğamberdirse de ileride baş verecek olayları yalnız Allahın istediği kadar bile bilir; Kıyamete kadar maddi alemde, yani onun vücutunda baş verecek ne varsa hepsi ilericeden ayeler şeklinde ona bir proqram gibi verilmiştir, yani “üzü Kitabi-Münzeldir” ama, o ayeler yalnız icra olunduğu zamanda Adem bundan haberdar olabilir, icra zamanı gelmeğen ayelerden onun haberi yoktur, yani geleceği bilemiyor o. O yüzden Nesiminin başına gelecek kötülüklerden haberi olamazdı; o, sadece, Nesiminin açıkca tebliğinin kötülüklere yol açacağını tahmin ediyordu, bu sebepten de Nesiminin hayatı için endişeleniyordu. Çünki Nesimi öldürülerse Ademin kendi hakikatını beşeriyyete bildirmesi işi yarıda kalabilirdi. Beytteki “gizli esrar” ( “sırrı pünhan”) Kıyamet yaklaşacağı zaman gökte parlayacak ikinci Güneşin Ademin yüzü olacağı sırrıdır. Yani daha Kıyamete çok varken ben yalandan gök yüzünde nice parlaya bilirim, neden bu “gizli esrarı ayan etmeği” diliyorsun,”etmegil”. Hatta diyor:

    “Yandırırsan gönlümü eşqinde, malum oldu ki,
    Onu rüsvayi-cahan etmek dilersin, etmegil”
    Yani hürufileri isyana kaldırmak hatirine böyle bir sahtekarlığa gidersem,sonra Kıyametin baş vermediğini görenler benim hakkımda neler söylerler? Rüsvayi-cahan etmek istiyor musun beni?
    Ama Nesiminin isyan işinden dönmek istemediğini gören Adem yüz binlerce insanın kırılacağına bais olmaktansa Nesiminin ölümüne, Kelamü-Natiklik işinin yarıda kalmasına razı olmuş artık, o yüzden Allahtan onun ölümünü istemiştir.
    Ardınca Nesiminin cevabı geliyor. Ölümden korkusu yoktur, bir tek korkusu Ademin ona küsmesidir. Aşkında doğru olduğunu, küsüp giderse hasretten belinin büküleceğini, “qeddinin keman gibi eyileceğini” anlatıyor.

    “Doğruyam eşqinde oktek, kipriğin tanık durur
    Qeddimi neyçün keman etmek dilersen, etmegil”.
    Son beyt ise Ademin halindeki değişikliği gösteriyor; aşiqine ölüm dilediğine pişman olmuş ve Haktan rica etmiş ki, Nesimi onun böyle dilekte bulunduğuna inanmasın. Yani bilsin ki, her şeyi konuşan Haktır, O konuşturmazsa Adem asla konuşamaz. Ama Hak hakikate karşı olamaz diye bu ricayı kabül etmiyor. Çünki Ademin dilinden Kelamü-Natike yalnız Hak adına iletilen sözler Hakkındır, tüm beşeriyyete söylenmesi içindir, bunun dışında Ademin söylediği her şey bir müstakil varlık olarak Ademindir. Her iki halde Ademi konuşturan Haktır bütün on sekiz bin alemdeki varlıkları konuşturtuğu gibi ama, ikinci halde her bir varlık kendi haline uyğun konuştuğu gibi Adem de kendi haliyle konuşmuştur. Yani mesela, Kurani-Kerimin bütün ayeleri, her bir kelimesi Haktandır, onları hazret Muhammed insanlara söylemiş olsa da Hakka aittir onlar. Ama günlük hayatta sahabeleriyle, komşularıyla, ailesiyle konuşurken dedikleri onun kendi sözleridir bir beşer evladı gibi. O yüzden Nesimiye ölüm dilemek Ademin kendi sözleridir, Hakkın sözleri değildir. O yüzden Hak diyor:

    “Çün yeqin bildi Nesimi ağzının var olduğun
    Ol yeqini sen güman etmek dilersen, etmegil”.
    Burada “ağzın var olması” mecazi anlamdadır, çünki her zaman konuşan Adem idi diye Nesimi onun ağzının var olduğunu, tabii ki, çoktan biliyordu. Ademin dudaklarını, ağzını defalarca qezellerinde vasf etmiştir. Mesela,

    “Lebine ehli-nezer can dediler, gerçek imiş
    Ağzına nukteyi-pünhan dediler, gerçek imiş”
    ( “leb”- dudak; “nukteyi-pünhan” – gizli fikir”)
    Veya:

    “Ağzın esrarine endişe haçan vaqif ola
    Ki, üqul ehli ona nukteyi-pünhan dediler”
    O yüzden beytte “ağzın var olması” Ademin müstakil fikre sahip olması anlamındadır. Yani Hak diyor ki, ey Adem, bu zamanaca Nesimi öyle sanıyordu ki, senin her bir kelimen istisnasız olarak Bendendir, guya sen Adem olarak kendinden hiçbir şey demiyorsun. Ama artık o, senin de kendi, müstakil fikre sahip olduğundan emin oldu, yeqin etti bunu. Sen Nesimide onun bu eminliğine karşı şüphe, tahmin uyandırmamı diliyorsun Benden. Olamaz ama, ne hakikattırsa hakikattır. Yani demişsinse sen demişsin.
    Üstünden az mı-çok mu belli bir zaman geçiyor, aynen buna benzer ikinci qezel ortaya çıkıyor; Hak, Adem ve Nesimi bu konuya tekrar dönüyorlar. Sebep de bu oluyor ki, haman o zaman içinde aşiqine ölüm dilediğine çok pişman olmuş Adem onun “gök yüzünde görünmek” ricasını yerine getirmesi için Hakka yalvarıyor. Cevabında bakınız Hak ne diyor ona:

    “Zülfünü enberfeşan etmek dilersen, etmegil
    Qareti-din, qesdi-can etmek dilersen, etmegil”.
    Aslında manasına, heca sayısına ve “etmegil” redifine göre birincinin devamıdır bu qezel, sadece, ilk beytte “enberfeşan” ve “qesdi-can” diye iki qafiye verilmiştir, o yüzden müstakil qezel gibi veriliyor. Nedir “zülfü enberfeşan etmek”?
    Ademin zülfü ayelerdir, bizim bildiğimiz saç değildir onun zülfü. “Enberfeşan etmek” ise o ayelerin hoş atırını etrafa saçmak, yani ayelerin icrasını göstermektir. İkinci Güneşin görünmesi ayeleri onun zülfündeki o ayelerin en gizlisidir, bunu Nesimi diğer qezellerinde açıkca bildiriyor:

    “Dilbera, zülfün şebinde mahi-taban gizlidir
    Enberin zülfünde daim enberfeşan gizlidir”.
    “Şeb” gece demektir. “Zülfün şebinde”, yani ayelerin karanlığında parlak yüzün gizlidir, ey Adem. “Enberin zülfünde”, yani enber kokulu, hoş atırlı ayelerin içinde daim en gizli olanları Kıyamete dair ayelerdir.

    Ademden sonra sözünü Nesimiye diyor Hak:
    “Bürqeyi terh eylemişsen, ey qemer, üzünden uş
    Fitneyi-axırzaman etmek dilersen, etmegil”.
    (“fitneyi-axırzaman”- Kıyamet)
    Cevabında Nesimi neden remzlerle konuşmalı olduğunu anlayamadığını diyor:

    “Çün enelheqden götürdü suretin mahı niqab
    Sen Hakkı neyçün nihan etmek dilersen, etmegil”.
    Hakkın sureti, Rahmanın sureti Ademdir. Yani ey Hakkü-Teala, “Enelheq” söylemekle senin suretin niqabı götürmüş oldu artık yüzünden. Hakikat olan bir şeyin neden nihan, gizli kalmasını istiyorsun?

    Haktan bu soruya cevab geliyor:
    “Qemzeden misri kılıc vermişsen esrük türke ki,
    Kanbahasız nice kan etmek dilersen, etmegil”.
    Hürufilerin silahı yokmuş; onların silahı “qemze”, yani ilimdi. Silahsız adamların isyana kalkarak boşuna kanlarının dökülmemeleri için remzlerle konuşmalı olduğunu bildiriyor yani Hak.
    Sonra Hak Ademe sesleniyor:

    “Kipriğinden canşikar okları düzmüşsen,meger
    Qaşların yayın keman etmek dilersen, etmegil.
    Bada vermişsen perişan zülfünü sen dağıtıp
    Canları bixaniman etmek dilersen, etmegil”.
    Adem “kipriğinden canşikar okları dizmiş”, yani insanları kırmak için tam hazır durmuştur, o okların atılması için “kaşlarını keman etmeği”, yani emr vermeği, aye göndermeği diliyor Haktan. Ama Hak “bada vermişsen perişan zülfünü”, diyor ona, yani rüzgara vermişsin saçlarını. “Bada vermek” ifadesi zamanca kendi ilkin manasını kayb etmiştir, sadece, “boşuna uğraşmak” anlamını almıştır. Aslındaysa “zülfü bada vermek” ifadesinin direk anlamı “başı soyuğa vermek”, “kafayı üşütmek” demektir. Yani kafayı üşütmüşsün, ey Adem, günahsız insanları kırğına vermeği diliyorsun Benden, diyor Hak.
    Ardınca Haktan bu işe nokta koyan kesin emr geliyor ve Adem bu emrden Nesimini haberdar ediyor:

    “Lateherrük ayeti geldi beyanın şenine
    Ol beyanı sen beyan etmek dilersen, etmegil”.
    Yani, ey Nesimi, Hak bana “Hareketsiz ol” emrini verdi bu meselede, o yüzden bundan sonra benden kendimi gök yüzünde beyan etmemi dileme.
    Son beyt de Ademden geliyor:

    “Ey Nesimi, haktan götürmek istersen perdeyi
    Putperesti bigüman etmek dilersen, etmegil”.
    Haktan perdeyi götürmek Ademin gökte beyan olması demektir, onu gören herkes fakt karşısında kalmış olacak, şimdiyece Nesimini ilahi alemin varlıklarıyla konuştuğu için yalancı hisap edenlerin hiçbir tahmini, gümanı kalmayacak. Ama Allahın “lateherrük” emrinden sonra artık Adem isterse bile bunu yapamaz, o yüzden Nesimiye diyor ki, bundan sonra puta tapınanları “bigüman” etmek dileğinde bulunma.
    Yani Nesiminin qezellerinde hangı beytin, hangı misranın kim tarafından kime müracaat edilerek deyildiğini bilmek o beytin, o misranın manasının bir numaralı anahtarıdır. Eğer diyorsa:

    “Üzün Kitabi-Münzel, zülfü-ruhundur ayet,
    Ey Xaliqin kelamı, dilimde tercümansan.
    Haqq suretinde gelen insan sensin cahana,
    Ey Tanrının sıfatı, alemde cavidansan”,
    bu, Nesiminin Ademe dedikleridir. Ardınca ise Adem Nesimiye diyor:

    “Haktan gelen kelamın mücizdir, ey Nesimi
    Sensen ki künte-kenzin esrarına beyansan”.
    Sanki Ademle Nesimi dialoqdadırlar, bu ona diyor, o buna. Ama anlaşılan budur ki, hatta Nesimi devrindeki hürufilerin bile bir çoğu qezellerdeki bu hususu anlayamamışlar; sanmışlar ki, Adem yalnızca Nesimiye söz diyen değildir, o hem de onun cisminde tecella etmiştir, o halde Kitabi-Münzel olan yüz Nesiminin kendi yüzüdür ve demek ki, onun yüzü kıblegahtır. Bu cahillikten Adem çok kızarak diyor:

    “Barmak ile gösterirler ki, üzündür kıblegah
    Ol şehadetten dönübdür küfri-iman sizlere…
    Abi-heyvanın qiymetin heyvana yok, Xızra sor
    Çünki idrak eylemez her deqme heyvan sizlere”.
    Bu yerde Nesimi ifrata varmış hürufi arkadaşlarını anlatmakta aciz olduğunu, çaresiz kaldığını bildiriyor, Ademe “şahe-xuban”, yani iyilerin, peyğamberlerin şahı diyerek:

    “Eşq içinde bineva kaldım, heder cehd eylerem
    Halimi erz eyleyemem, şahe-xuban, sizlere”.
    Ve küsmemesi için yalvarıyor ona:
    “Ehli-alem yılda bir eyd ederler kurban için
    Her zaman kurbanınam, ey cümle, kurban sizlere.
    Lütfi-ihsan vaktidir, şaha, mene ihsan gerek
    Çün ezelden kısmet olmuş lütfi-ihsan sizlere”.
    Cevabında Adem diyor:
    “Ey Nesimi, xubların bir başı vardır, min dili
    Eşq ile bel bağlama bu ehdü-peymansızlara ”.

    “Xublar”, yani iyiler hürufilerde peyğamberlerdir. Cahillere “divler” diyorlardı. Kendilerini de Ademden bilgi aldıkları için xublar biliyorlardı. Nesimi Ademe müracaat ettikte “xub” sözüyle hem peyğamberleri, hem de hürufileri nezerde tutuyor ama, Adem Nesimiye müracaat edirken “xub” olanlar yalnızca şairin müritleri olan hürufilerdir. Yani Adem diyor sana küsmüyorum ama, inanma böyle ifrata varmış arkadaşlarına, bunların bir başı vardır bin dili, dilleri dediklerini yürekleri demiyor yani, o yüzden sevme böyle ahdsız, vefasızları.

     

    4. BÖLÜM 

    Nesimi qezellerindeki birinci sır “Nesimi sırrı”dır demiştim. Onu açtım. Şimdi ikinci sırra geçiyorum. “Sırrı – pünhan”a yani.
    Beşeriyyet Ademi görmüyor diye şair ona “niqablı gül” diyor. Gören bir tek Nesimidir, ona da inanmıyor muhafazakar dindarlık. Onu yalançı, sahtekar, fırıldakçı, dinsiz, kafir diye aşağılıyorlar. Son devir qezellerinde şair Ademe yalvarıyor ki, aç götür niqabı yüzünden, görsünler, bilsinler seni. Ama Adem neden buna gitmiyormuş? Neden gizli kalmak istiyormuş Kıyamete kadar? Niqabı götürünce hankı büyük hadise baş verebilirmiş?
    Nesiminin bu yalvarışı muhafazakar dindarlığın ona karşı olan hakaretine, hücumuna, kınamalarına son vermek için miydi? Hayır. Asla. Şair ilahi aşkı yüzünden ona karşı edilen her bir hücuma karşı her zaman sakindir, bu hücumları normal hisap ediyor, onlara karşı sabırla, metanetle durmağı deli bir sevdaya düşmüş aşik gibi kendisinin kutsal görevi sanıyor. “Bir kez görmek için canını ve iki cahanı vermeğe her an hazır olduğu” Ademle görüştüğü için cahillerin neler söylemesi umrunda bile değildir. Bu yalvarışlarda şairin maksatı başkadır. Bunu yalnız hürufiler biliyor ve diğer mezhep adamlarından gizli tutuyorlardı.
    Ve her taraftan yavaş – yavaş Halepe toplanıyorlardı.
    “Niqabı götürmek” meselesine açıklık getirmezden önce bir hususa da dokunmak gerekiyor; bu, Nesimi qezellerinde çok ince makamdır. Şair Ademden başka perilere, cennet hurilerine, meleklere de müracaat ediyordu. Mesela, periye müracaatı:

    “Mühnetinden, ey peri, haşa ki men üz dönderem
    Yanaram pervanetek ber – nar, senden dönmezem
    Her reqibin günde min kez tenesin nuş eylerem
    Men Nesimi, sen peri, zinhar senden dönmezem”.
    Ve ya melek görünce ona müracaatı:
    “Hankı bürcün yıldızısan, ey melek, bilsem seni
    Menzilin ref oldu yüz min kövkebü – seyyareden”
    ( “kövkebü – seyyare” – yıldız)
    Ama hankı varlıkla konuşuyorsa konuşsun, biliyor ki, hepsi Ademin maddi alemde bu ve ya diğer görüntü formalarıdır. O yüzden melek görünce:

    “Kıbleyi – iman göründü sen büti – eyyareden.
    Aferin olsun, seni ne hoş yaratmış Yaradan”
    ( “büti – eyyare” – zirek put )
    diyor. Yani melek görünce iman kıblesi hisap ettiği Ademi görmüş gibi oluyor şair. Neden? Çünki biliyor ki, maddi ve maddi olmayan külli – mevcudatın doğum, yaşam, ölüm ayeleri ilericeden inceliklerine kadar Levhi – Mahfuzda yazılıdır, o Levhi – Mahfuz da Ademin ilkin yaratılış halinin yüzündedir. Bir beşer evladı olarak Nesiminin de doğum, yaşam, ölüm ayeleri, tabii ki, o Levhi – Mahfuzdadır ve daha bu fani dünyaya gelmeden, bu maddi alem oluşmadan, on sekiz bin alemler yaratılmadan Nesimi de bütün beşeriyyet gibi o Levhi – Mahfuzda ayeler şeklinde doğmuş, yaşamış ve ölmüştür. Nesimi dünyasının bu izahı olmadan daha dünyalar, alemler yaratılmazdan önce onun Ademin yüzündeki Hak nişanesini nice göre bildiğini asla ve asla anlamak mümkün değildir. Diyor ki:

    “Düşdüm ezelde zülfüne dam olmadan henuz
    İçtim lelin şerabını cam olmadan henuz ”
    Bu qezeldeki “Ben” Nesimi değildir. Adem de değildir. Haktır konuşan. Ademin ilkin yaratılışında Allahın sıfatlarından birisi olarak Ademde tezahür ettiği ilkin zamandan konuşuyor Hak. Ademi anlatıyor.

    “Yazmış üzünde sureyi – Rahman elesselam
    Arş ile kürsü, Levhü qelem olmadan henuz.
    Gördüm üzünde nuru, tecellihü şövqünü
    Ay ile Güneşte nuri – qiyam olmadan henuz…
    Vechinde yazmış idi onun yirmi sekiz harf
    Xettü – beyanü – harfü kelam olmadan henuz”.
    Mana derinliğine varıldığında arif olanların akıllarını donduracak nitelikte ağır bir qezeldir. Ve son beyt. Yalnızca son beytte Nesimiden konuşuyor.

    “Görmüş idi üzünde Nesimi nişanü Hak
    Ol dem nişanü sübh ile şam olmadan henuz”.
    Yani Nesimi Ademin yüzünde Haktan nişane olduğunu, onun beşeriyyetten farklı olarak Hak suretli insan olduğunu hele dünyalar yaranmazdan, sabahlarla akşamların nişanesi bile olmadığı zamanlardan biliyormuş. Aslında bu bilgi bütün diğer insanlara da aittir ama, onların besiret gözü açık değildir diye bilemezler. Bir tek Nesiminin besiret gözü açıktır, çünki Hak yalnızca onunla konuşuyor.
    Ve madem ki, cennet huru ve hurisi de, peri de, melek de Ademin tezahür, vech formalarıdır, Adem de Hüsnü – Camalın tezahür, vech formasıdır, o zaman onlar konuşunca da onların da sözlerinin Allahtan geldiğinden emin idi şair. Yani Ademle konuşuyor ama, Adem araçılığıyla Allahla konuşuyor. Qezellerde “Nesimi sırrı” diye geçen sır budur.
    Fezlüllah Neiminin idamından sonra İrana, Anadoluya, daha sonra da Halepe giden Nesimi artık remzlerle konuşmayı bırakarak bu sırrını açıyor, her şeyi açıkca söylemeğe başlıyor.

    “Zülfi – rüxsarın Nesimi sırrını faş eyledi
    Ki, bu esrarın beyanı arşi – Rahman gösterer”.
    Veya:

    “ Razımı faş etti ahım, ol sebepten ey nigar
    Vesline vesl olmağa çün deqme her nadan gelir”.
    ( “razımı”— sırrımı).
    Adem buna kesinlikle karşıdır. Sırrın açığa çıkması zamanı daha yetmemiştir. Nesimiyi uyarıyor ki, bu işten kan kokusu geliyor, remzlersiz konuşmasın. Ne kadar ki, Nesimi insanlara onunla, sadece, Ademin konuştuğunu, “sübhçağı zamanları” Ademin onun görüşüne geldiğini diyordu, muhafazakar dindarlık onu, sadece, hayaller aleminde tahayyülüyle şiir yazan romantik ruhlu bir şair kabül ediyordu. “Derviş terki – dünyadır, onun yar sevmesi günahtır”, ”Yarın ile hoş musun?” gibi sözlerle onu kınıyorlardı. Ama onunla konuşulan makamın Hüsnü – Camal olduğunu söylemesi artık peyğamberlik iddiasıydı cahillere göre. Din alemi, tabii ki, bunu kabül edemezdi; çünki hazreti Muhammedden sonra peyğamber olamazdı.
    Ama Nesimi Ademi dinlemiyor, Halep şehrine gidiyor. Açıkca mübarizeye başlamak fikrindeydi. Ama neden Anadoluyu terkediyor? Oradaca mübarizeye başlaya bilmez miydi?
    Büyük İpek Yolunun üstünde olan Halep şehri şairin ilmini dört bir tarafa yaya bilmesi bakımından, tabii ki, önemliydi. Ve nesimişinaslar Nesiminin Halepe gitmekte maksatının genellikce ilmini yaymak sebebinden olduğu kanaatındadırlar. Ama o yıllarda onun buna, ilminin yayılmasına ihtiyacı var mıydı yani? Hele Teymurlengin sağlığından onun qezelleri Merkezi Asyaya kadar gidip çıkmamış mıydı? Mübarizeye başlaması için Halepi seçtiği zamanlarda müsliman dünyasının hemen – hemen her bir şehrinde, her bir köyünde şairin qezelleri diller ezberi değil miydi?
    O halde neden Halep?
    O zaman bu şehir Mısır memlük sultanlarının idaresindeydi. Mısır bir Kuzey Afrika ölkesi olarak Mağrip ölkelerinden hisap ediliyordu. Hadislere göre ise, Kıyametin alametlerinden birisi bu olacak ki, mağripten ikinci bir Güneş doğacak.

    “ Çıktı mağripten Güneş, keşf etti eşqin remzini
    Perdesi açıldı, hüsni – dilber oldu aşikar”.
    Ve ya;

    “Doğdu mağripten Güneş, indi Mesih
    Burğu çalındı ve haşr oldu sehih”
    Bakınız, Mağripten ikinci Güneşin doğmasıyla dilberin, yani Ademin hüsnü aşikar oldu, diyor. İsayi Mesih indi göklerden, sur çalındı, meşher oldu, diyor. Kıyamet daha olmamış ama, oldu diyor. Kıyamet zamanı insanlar hepsi mahv olmuş ki, sur ikinci kez çalınmış ve haşr, yani tüm insanların yeniden dirilişi baş verdi, diyor. Diyelim bir Kelamü – Natik gibi Kıyamet devrine ait ayelerin icra olunacağı zamanlardakı hadiseleri besiret gözüyle gördüğünü diyor. Ama Ademin hüsnü neden aşikar olmuş ikinci Güneş görününce? Ümumiyyetle, Halep devri qezellerinde Kıyamet, ikinci Güneş, mehşer gibi konular neden ağırlık basıyor?
    Belki Kıyamet yakınmış ve Mağripten doğacak ikinci Güneş o olacaktı Kıyamet koparmak için Halepte ?!

    Hayır, hayır. Nesimi kendi devrinin dünyevi ilimlerinin yanı sıra Kurani – Kerimi ve hedisleri mükemmel biliyordu. Bunca ilimli bir imamü – mezheb anlamaya bilmezdi ki, Kıyametin yaklaştığını gösterecek alametlerden birisi olan ikinci Güneşin zühuru Ayın ikiye bölünmesi gibi gerçek anlamdadır, çünki bu , sehih olduğu kadar da manası müstakim hadislerdendir. Eğer o, kendisini haman ikinci Güneş ilan etmiş olsaydı, buna hürufilerin kendileri bile inanmazdı. Kıyametten az önce gök yüzünde Güneşten çok daha parlak ikinci Güneş görünmelidir; Halepte, Mekkede, Medinede, Hebeşistanda, Mısırda -falanda değil, mutlaka gök yüzünde görünmelidir. Ve de Batıdan doğmalıdır o parıltı. Bunun aksini ve ya mecazi anlamını kimse kabül etmezdi. Eğer Nesimi Kıyametin yaklaştığına inanıyormuşsa ve buna göre Anadoludan Halepe gitmiş, hürufilerin de oraya toplanmasını istemişse, onda böyle çıkıyor ki, şehir hakimi Yaşbek Kıyameti hürufilerin kiyama, isyana kalkmaları gibi anlamıştır. Bu yüzden şehir içindeki hürufilerden başka kale etrafındakı çöllüklere toplanmış Nesimi müritlerinin çadırlarının gitgide arttığından telaşa düşmüştür. Nezere almak lazımdır ki, Mısırla Osmanlının münasebetleri hiç de iyi değildi ve türkler memlük sultanlığının sınır şehirleri için daimi tehlikeydi. Bundan on beş yıl önce Ankara yakınlarında sultan Bayaziti ağır mağlubiyyete uğratan Teymurleng artık on yıldan çoktu ki, hayatta değildi. O öldükten kısa bir sure sonra oğullarının taxtü – tac uğrunda didişmeleri babanın kırk yıllık bir zamanda kolu gücüne kurduğu koskoca imparatorluğu temelinden sarsıtmışdı. Osmanlı bu yüzden kısa bir zamanda toparlanmış ve Avrupaya da, Orta Doğuya da , Batıda Karakoyunlulara da yeniden kuvvetini göstere bilecek bir hale gelmişti. Mısırın onunla sınırda olan şehirleri, köyleri her an elden gidebilirdi. Azacık isyan tehlikesi olacağı halde hemen karşısı alınmalıydı.

    Tabii ki, her bir dindar gibi Nesimi de bilmemiş değildi ki, Kıyametten önce mehdi sahibezzaman zühur etmelidir. Onun gelişi beşeriyyetin tamamen dinsiz olduğu zamanlar olmalıdır. Mehdi bütün dünyayı yeniden dine getirecek, ondan sonra beşeriyyet yeniden dini terkedecek. Ve yalnız ondan sonra Kıyamet yaklaşacak.
    Ama dünya tamamen dinsizlemiş miydi? Mehdi sahibezzaman gelmiş miydi?

    Cengizhanın hücumlarından sonra yaklaşık yüz kırk yıl moğal baskısı altında olan Orta Asya ruhaniliyi o “kafirlerin zulmünden kurtulmak için” savaş meydanına yenice atılmış genc Teymuru fetvayla “mehdi sahib ez – zaman” ilan etmişlerdi ama, o, hakikaten de, mehdi miydi? Eğer mehdiymişse neden o zamankı dünyaya belli olan üç kıtada — Asyada, Avrupada, Afrikada islamı tamamen hakim din haline getirmemişdi? Neden koskoca Çin, Hindistan, ümumen Uzak Doğu, Afrikanın yarıdan çoğu dinsizler yuvası olarak kalmıştı? Hatta o, hakikaten de, mehdi olmuş olsaydı ve o öldükten sonra Halepteki hürufiler gök yüzünde, hakikaten de, ikinci Güneşin parladığını görmüş olsalardı, hankı mantıkla Nesimi onları Halep şehrinde hakimiyyeti ele geçirmek için isyana kaldıracaktı? İkinci Güneş doğacaksa, demek, Kıyamet an meselesidir; bütün beşeriyyet bir andaca mahv olacaksa, dağlar didilmiş yün gibi göklere atılacaksa, depremlerle – vulkanlarla her şey dağım – dağım olacaksa hakimiyyeti o kısa süre için ele almağın ne önemi varıydı yani?
    Ama Nesimi israrlı idi; müritlerini yakın zamanda gök yüzünde ikinci Güneşin görüneceğine inandıra bilmişti. Çünki…
    Bakınız, “niqab” meselesi budur… O, Ademe yalvararak onu dile tutacağına inanıyordu ki, tek birce kere o Güneşten, Aydan çok – çok parlak yüzünü gök yüzünde beşeriyyete göstersin.

    “Göster üzünü bir kere, ta ki Nesimi can vere
    Çün eydü – ekberdir üzün, yüz can ona qurban gerek”.
    ( “eydü – ekber” – büyük bayram. Kurban bayramı)
    Yüzünü görünce neden ona canlar kurban gitmeliymiş?
    Çünki bu parıltı hürufileri harekete geçirmek için gökten bir işaret olacaktı, herkes sanacaktı ki, bu, hedislerdeki haman o ikinci Güneştir.

    “ Camalın fitnesi tuttu cahanı
    Çıkarıb perdeden razi – nihanı…
    Görün ki, qemzesiyle uykudan
    Oyardı fitneyi – axırzamanı”
    (“razi – nihan”- gizli sır. Başka sözle, “sırrı – pünhan”)
    Yani Hüsnü – Camal perdeden “razi – nihan”ı, gizli tutulan sırrı açığa çıkardığında, Ademin yüzünü açık – aşikar gök yüzünde beşeriyyete gösterdiğinde “cahanı fitne tutacak”, Kıyamet kopacak, ahirzaman olacak. Yani Nesimiye göre, Kıyametten önceki ikinci Güneş, hakikaten de, Ademin yüzünün görüntüsü, “niqabı yüzünden götürmesi” olacak. Ve bunu Halep devrinde artık:

    “Axır – zamanın fitnesi ol gözleri şehla imiş
    Gel düş onun sevdasına, gör ki, ne xoş sevda imiş”,
    diye açık – aşikar söylüyordu.
    Ama asıl Kıyamete daha çok kaldığını bilen şair hürufiliği hakim makama getirmek için Ademe Kıyamete kadar bir kere yüzünü göstermesi için yalvarıyordu.

    “Götür niqabını , xalqa görün, ey şemsü – qemer”.
    Ve ya:

    “Sal bürqeyi üzünden, ya suretü – Rahman
    Terh eyle gümanı
    Her kim ki camalın göre, ey xosrovü – xuban
    Qurban ede canı”.
    ( “ Xosrovü – xuban” – iyilerin şahı. Yani Adem)
    Ama tabii ki Adem buna gidemezdi, hatta Nesimiyi kırmak istemezse bile bunu yapamazdı, çünki bir yaratılış olarak o da Allahın emrindedir. Allahın emri olmadan hiçbir şeyi kendisiinden yapamaz. İkinci Güneş gökte bir kez görünmelidir ve yalnız Kıyametten bir az önce. Bu, Allahın emridir ve Allah vaadinde doğrudur. Ve on sekiz bin alemde, Kainatta giden proseslerden en küçüğünü bile ilericeden tayin ettiğinin aksine değişmez ve ya onlara ilaveler etmez. İlericeden Levhi – Mahfuzda ne nice yazılmışsa öylece de olmalıdır. O yüzden Adem anlatıyor ki, hakikaten de,

    “Lamekanın tahtına sultan menem
    Künte – kenzin sırrına bürhan menem”,
    ama kendi başıma değilim, böyle hile de bana yakışmaz, çünki:

    “Men vücudi – mütleqem, mütleq derim
    Hak tanıktır, Hak bilir ki, heqq derim
    Künte – kenzin sırrını müğleq derim
    Eyledi barmak ile Ay şeq derim”.
    ( “müğleq”- aydın olmayan)
    Yani, ey Nesimi, gök yüzünde ikinci Güneşin görüneceği zaman Ay şaqqalanmalı, ikiye bölünmelidir. Bu olmadan nasıl görüne bilirim Kıyametmiş diye? O “güneş”in benim yüzüm olacağını yalnız hakiki Kıyamet öncesi bilmeliydi beşeriyyet, o zamanaca bu bir sır olarak kalmalıydı, hatta peyğamberlere bile bunu “müğleq”, aydın olmayan şekilde anlatmışım, bir tek sana itibar ettim açtım bu sırrı, sen ise bütün beşeriyyete bildirdin.
    Yüksek iman ve derin bilik sahibi olan Nesimi bunu güzel biliyordu ama, o, Kelamü – Natiklikten başka hem de şair idi. Şairler ise hayalsever, aşkın gözü de kör oluyor. Deli sevdasına umutluydu zavallı. Adem onu kırmazdı herhalde.
    Ama, maalesef, umutu hakikat öldürüyor. Adem bir süre görünmüyor, şairle konuşmuyor.
    Şair zaman – zaman umutsuzluğa kapılıyor, ya Rab, Adem tamamen küsüb gitti mi diye. Böyle manevi böhran zamanlarında kırk sekiz yaşlı şair sanki dünyadan çoktan el götürmüş yüz yaşlı bir uhtiyar idi. “Hanı ol günler ki, geçti dilberi – eyyar ilen” diye feryat ediyor,

    “Ta meni teqdirü – Yezdan eyledi senden cüda
    Dide giryan, sine büryan, men bu ahü – zar ilen”
    ( “teqdirü – Yezdan” – Allahın takdiri; “cüda” – ayrı; “dide”- göz)
    diye göz yaşlarını sel gibi akıtıyor. Ademi kınamıyor, bu “cüda”nın, ayrılığın takdirü – Yezdanla, yani Allahın takdiriyle olduğunu diyor.
    Niqabı yüzünden götürmek istemezsin, beşeriyyete görünmek istemezsin, sen bilirsin ama, öncelerdeki gibi bir defa olsun gel, göreğim seni, gelmezsin kafir ola bilirim, belime zünnar bağlaya bilirim, diyor. Belki Adem onun kafir olacağına razı olmasın da gelsin diye.

    “Barı hakka, bir dexi göster mana didarını
    Yoksa kafir oluban bel bağlaram zünnar ilen”
    ( “dexi” – daha; “didar”- görüş; “zünnar”- hilafette hristianların müslimanlardan farklanmak için bağladıkları kemer).
    Bilsem ki, yar yolunda ölürüm, yine bu yoldan dönmem, diyor. Korkuyor ki, Adem ondan tamamen yüz çevirsin, ilahi bilikleri vermek için bir başkasını seçsin.

    “Yar yolunda ger ölürsem, Hak bilir, qayıtmazam
    Qorxuram menden dönüben yar ola eğyar ilen”.
    Hatta hürufileri Halepe topladığı için, gökte parıltı olacağı an isyana kalkmağa hazır olmaları için müritleriyle gizli söhbetler ettiğine bile pişman oluyor. Ademe olan aşkına ant içiyor ki, bir daha hiç kimseyle böyle gizli konular etmeyecek.

    “Ey peripeyker, senin eşqin mana olsun haram
    Bir dexi söhbet tutarsam sensizin deyyar ilen”
    Ve nihayet, son beytte Ademin sesini duyuyor . Adem, tabii ki, onun haline acıyor. Yalvarışlarına duramıyor. Ama yapabileceği hiçbir şey yok. Çünki feleğin gerdişi Allahın emriyledir. Ademin isteğiyle değil. Allah nasıl dilerse öyle olur. Adem Allahtan öne geçemez.

    “Ey Nesimi, sen feleğin gerdişinden qem yeme
    Şadlık enduh iledir, hem qızılgül xar ilen”
    ( “enduh” – keder; “xar” – diken )
    Yani Adem ona sabırlı olmağı, haliyle barışmağı tavsiye ediyor; nice ki kızılgül dikenlidir, şadlık da qüsseyle, kederle birdir, diyor. Yani Allah her sıkıntıdan sonra kolaylık verendir.
    Ama şair onun sesini işitmek için değil, mübarek yüzünü görmek için yanıp yakılıyor.

    “Canımı yandırdı şövqün, ey nigarım, hardasan?
    Gözlerim nuru, iki alemde varım, hardasan?
    Bağrımı qan eyledi acı ferağın, gel iriş
    Ey lebi veslet, şerabü – xoşgüvarım, hardasan?..
    Senden ayrı gönlüme yoxdur vefalı yare – dost
    Ey cefasız, hüsnü kamil yadigarım, hardasan?
    Ve ya:

    “ Dildara müştaq oldu can, onun camalın arzular
    Hicrine katlanmaz gönül, yarın vüsalın arzular”…
    “Bir daha görmek camalın gönlüm, ey can, arzular
    Xesteyi – derdü – ferağın derde derman arzular”.
    Ama “xesteyi – derdü – feraq”, yani ayrılık derdinden hasta olmuş Nesimi derman arzu ediyorsa da Adem ondan yüz çevirmiştir. Halepe topladığı müritleri de, demek ki, ikinci Güneşi göremeğecekler gök yüzünde. Onlara ne diyecek? Şairin dünyası dağılmış artık. Bundan sonra yaşamakta mana göremiyor. Bir an önce ölmek istiyor.
    Susuyor şair. Halep ve civarı hürufilerle kaynayıp taşıyor. Şair ise susuyor. Günün çok kısmını kendi fakir hücresine çekilerek sessizce ağlıyor, düşünüyor. Düşünüyor, ağlıyor. “ Senden iraq, ey senem, şamü – seher yanaram” diye. Yemek içmeği de unutuyor. Hayatının ikinci ve en ağır depressionundadır.

    “ Çok dualar qılmışam men Xaliqin dergahına
    Çün muradım hasil olmaz, men duanı neylerem?
    Ey müslimanlar, bilin ki, yar ile xoşdur cahan
    Çünki yardan ayrı düşdüm, bu cahanı neylerem?”
    İlk defa bundan on altı yıl önce ağır depressiona düşmüştü; Elince kalesi civarında mürşidi Fezlullahın dört ata bağlanarak şaqqalanması zamanı. O dehşetli idam zamanı:

    “Ey müslimanlar, medet, ol yare – pünhan ayrılır
    Ağlamayım neyleyim, çün gövdeden can ayrılır.
    Ey senem, hicran elinde naleyi – zar eylerem
    Gözlerimden sanasan deryayi – ümman ayrılır…
    Takatım, sebrim tükendi, yarsız men neylerem
    Eqlimi şeyda qılan ol çeşmü – fettan ayrılır”

    diye ah – nalesi göklere çıkmıştı. İdam zamanı o da orada, hürufi arkadaşlarının arasındaydı ve bütün o vahşet sahnesini gözleriyle görmüştü. Fezlullah gibi büyük bir alimin bunca vahşi bir şekilde idamı onun ince şair kalbini öyle sarsıtmışdı ki, idamın hemen ardından yakın arkadaşlarının sıkı koruması altında Güney Azerbaycana giderken intiharın büyük günah olduğunu unutarak sıldırım kayalıkların başından atlamak, o dünyada sevimli mürşidine kavuşmak istemişdi. Arkadaşları mane olmuşlardı, “ Fezlin ölümünden sonra imamü – mürşidimiz sensin”, demişlerdi, “sen de olmazsan başsız kalırız”. ( Hele on yıllarca öncelerden “Beni aksak birisi öldürecek” diye yazılarında ilericeden bildiren Fezlullah idamından az önce Şirvanşahın talebi üzerine onun sarayına giderken müritlerine vasiyyet etmişdi ki, idamımdan sonra Nesimi mürşidiniz olsun. Bu gizli vasiyyetten Teymurlengin haberi yoktu, yoksa belki de onunla birlikte o gün Nesimi de idam edilecekti. O yüzden Nesimiye, sadece, meşhur bir şair gibi bakıyordu. Fezlullahın ise “Cavidane – kebir” ( Büyük ebediyyet) adlı eserini okumuşdu; onun fikirlerinin mevcut dini tasavvürleri temelinden sarsıta bilecek bir gücte olduğu kanaatine vardığı için idamını talep etmişdi. Yani Nesimi ve ya diğer herhankı bir şair ona asla gerek değildi. Guya o idam zamanı Nesimi de tutuklanarak Teymurun hüzuruna getirilmiş ama, büyük emirin yüzüne cesaretle kınayıcı sözler dediğine göre emir ondan hoşlanmış, onu affetmiş ve hatta bir kaç gün onu aziz misafiri gibi ağırlamışdır. Hatta guya o bir kaç günde şairle olan söhbetlerinden sonra Teymurlengin dünyaya bakışları değişmiş ve o zamandan da kana – kırğına son vermişdir. Bu tür konular yazarların hayallerinin mahsülüdür.
    Tarihte Nesiminin Teymurlengle görüşü olmamıştır. Ve Fezlin ölümünden sonra da Teymur kandan – kırğından uzak durmamıştır. Bir yıl sonra sultan Bayazitle savaşmış, üç yıl sonra da, yani ölümünden az önce Hindistan üzerine hücum emrini vermiştir.)
    Ama Fezlullahın ölümü zamanı düşdüğü depression şimdikinin yanında bir heçti sanki.

    “Dünyanın nazü – neimi, bağü – bustanı mana
    Sensiz, ey sultani – xuban, bendü – zindan oldu, gel.
    Ol gönül ki, işi daima işi seninle vesl idi
    Yandı şövqünden, esirü – zindan oldu, gel.
    Canımın canı vüsalındır, vüsalından onu
    Ta ki ayırdı felek, biçare bican oldu, gel.
    Aşiqin bağü – gülistanı üzün gülzarıdır
    Hankı gülzarın adı gülsüz gülüstan oldu, gel.
    Çün Nesimi senden ayrı bildi ki, yoxdur vücut
    Küfrü – iman, veslü – hicran yerle yeksan oldu, gel.
    Şehir hakimi onu tutuklayıp zindana saldığında da hiçbir mukavemet göstermemişdi. Mahkeme zamanı da susmuştu. Dört hakim onu qezellerinde küfr olduğu için kafirlikte suçlamıştı. Ama kendi beraatı için bir kelme bile dememişti. İdamına fetva verildiğinde de, sultandan o fetva esasında idam hükmü geldiğinde de, hatta idam zamanında da susmuştu.
    Ölüme susarak gitmişdi şair. Dünyanın işine bak ki, gönülleri titreten binlerce qezel diyen şairin ölüm zamanı beşeriyyete diyecek sözü kalmamıştı sanki.
    Binlerce qezellerinde kıymetsiz inciler misali onca sözler söyledikten sonra onu idama layik bilen beşeriyyete başka ne söylemeliydi ki? .

    *

    Yalnız türk dünyasının, yalnız müsliman Şarkının değil, bütün beşeriyyetin iftiharı olan Nesiminin idamını talep eden muhafazakar dindarlar, nadanlık yüzünden şairin kanına susamış ülemalar idama götürülen şaire nifrin, lanet yağdırıyor, islam dünyası bu “büyük kafir”den , nihayet, kurtulacak diye seviniyorlardı. O gün Halep şehrinin baş meydanına toplanmış şehir cemaatının, hürufi müritlerin ve sufi dervişlerin ise yürekleri kan ağlıyordu. En çok hürufiler sarsılmışlardı; gök yüzünde ikinci Güneşin parlayacağını bekledikleri halde adı diller ezberi olmuş sevimli imamü – mürşidin ebedi susturulacağını göreceklerdi. Bütün şehri bürümüş insan selinin isyan edeceğinden ihtiyat eden şehir hakiminin emriyle hem meydan, hem de bütünlükle şehir kalesi ordu birlikleri tarafından yüzük gibi ehateye alınmışdı.

    Ama Adem haklıymış; hürufilere çok da umutlanma, “eşq ile bel bağlama bu ehdü – peymansızlara” diye zamanında şairi çok haberdar etmişdi. O ise onu dinlememişti. Ne o gün, ne sonrakı günler, haftalar, aylar, yıllar içinde müritlerden isyan adına bir ses çıkmayacaktı. Sanki ezelden yokmuşlar gibi. İsyana kalkmaları için gök yüzünde ikinci Güneşin parlayacağını bekliyormuşlar herhalde. Bekleyerek de ihtiyarlamış, dünyadan göçmüş, tarihe karışmışlardı.

    Şairin facialı idam haberi kısa bir zamanda bütün islam dünyasına yayılmış, yayıldıkca da bu dehşetli habere her ağız bir renk katmışdı. Ve sonunda bütün müsliman ümmeti öyle sanmışdı ki, guya şairin diri – diri derisini soymuşlar. Ve hatta guya idam zamanı çok ünlü bir şeyh demiş ki, bu o kadar katı kafirdir ki, bunun bir damla kanı bile kimin üstüne düşerse derhal o yer kesilib atılmalıdır. O an şairin kanından bir damla onun parmağına düşüyor. Diyorlar, ya şeyh, parmağını kesmek gerekiyor, fetvayı kendin vermişsin. Şeyhin korkudan yüzü ağarıyor. “Aman, hayır, ben sadece bunun kafirlik derecesini anlatmak istedim”, diyor. Ve guya şair de bunu görünce “ Zahidin bir parmağın kessen dönüp haktan kaçar. Gör bu gerçek aşiqi serpa soyarlar, ağrımaz” beyti geçen qezelini söylemiştir.

    Tabii ki, bu, halkın uydurduğu efsanedir. Qezel tam bir Nesimi qezeline yakın olmuş olsa bile hakikatle hiçbir alakası yoktur. Onun mahkemesi ve idamı aslında nice olmuşsa anlatacağım. Ama önce Nesimi dünyasının derinliklerine böylece vardıktan sonra yazımın başında üstünden sır perdesini götüreceğim dediğim o meşhur qezelin tamamıyla yeni izahını vermeliğim sizlere. Bu qezel sanki Nesimi şiiriyyatının mühürüdür; ömürleri boyunca onun bir tek qezelini bile okumayanlar da bu qezelin ilk misrasını mutlaka biliyorlar:

    “Mende sığar iken cahan, men bu cahana sığmazam”.
    Bu günece bu qezeldeki arap – fars kelimelerinin tümünün izahı belli olsa da mısraların ve bütünlükte qezelin, sadece, harfi manası hakikat gibi sunulmuştur nesimiseverlere, çünki Nesimi dünyasının kapısından içeri bile girilememiştir.
    Nesimi qezellerinin küll halinde Vatikanda bulunması Sovyetlerin uzaya yol açtığı, komünizmin dünyaya meydan okuduğu devire tesadüf ediyor. Tabii ki, o devirde beyinleri Allahsız bolşevik tebliğatıyla yıkanmış “nesimişinaslar”ın bu qezelleri temeline kadar araştırarak şairin asla ve asla kafir olmadığı kanaatine varabileceklerini beklemek akılsızlık olardı. Okudular, araştırdılar ve yekdillikle tasdik ettiler ki, evet, şair, hakikaten de kafir olmuştur ve buna göre de “amansız islam dünyası” onun diri-diri derisini soymuşdur. Cahillik yüzünden kururlandılar bile, bakınız, nice cüratli şairimiz var, Allaha karşı çıkmış, insanı Allahtan üstün hisap etmiş, diye. O zamankı toplum böyle esassız yaklaşımıyla şairin kemiklerini kabirde sızlattığının, onun ilahi aşkla dolu saf ruhuna tükürdüğünün farkında bile değildi.
    Sovyetlerden kurtulduk. Peki bu gün şaire yaklaşımımız nicedir?
    Maalesef. Değişen bir şey yok. Altı yüz yıl Şark alemi onu nice kafir hisap etmişse bu gün de öyledir.
    Nesimi de bütün ölmüşler gibi Ahiret dünyasında diridir. Bizi görüyor, işitiyor. Biz onu kafir hisap ettikce bizden uzaklaşıyor o. Kardeşlerim, o bizimdir, Azerbaycanındır, Şirvanındır, türk milletinindir, kemiğine kadar türkoğlu türktür. Onun asıl değerini biz vermezsek, kendisi Şamahıda dünyaya geldiği halde, babası Seyyid Muhammed, kardeşi Şahxendan Şamahıda ebedi uyudukları halde, tabii ki, Nizamiye fars şairi diyen komşularımız onu da kendilerinden hisap edecekler günün birinde. Nesimi türkce yazdığı için şimdilik ona fars şairi değil, İran şairi demeye başlamışlar. Sanki Sasanilerden sonra orta çağlarda İran adlı devlet olmuş, Azerbaycan topraklarını kendi içine almış, bu yüzden Şirvan cemaatı da İran tebaası hisap ediliyormuş. Tarih böyledir ki, Şirvan şahlığı kendi devlet müstakilliğini ta Şah İsmayılın oğlu Birinci Tahmasib devrine kadar korumuştur, yani Nesiminin ölümünden yüz yirmi yıl sonra Derbentle Kür arasında olan bu topraklar Sefevi – kızılbaş – türk devletine katılmışdır. O zamana kadar ise Şirvan cemaatı Şirvan tebaası hisap ediliyordu. Nesimi 1369 yılında Şamahı şehrinde dünyaya geldiğinde Azerbaycan ve fars toprakları, başkenti Tebriz ilan edilmiş İlhani moğal devletinin terkibindeydi. Onun çocukluk ve genclik yıllarında moğallara karşı savaş açan Emir Teymur onları mağlup ederek bu topraklara sahiplenmiş, yalnızca Şirvan şahlığına bağımsızlık vermiş, onu kendi müttefiki ilan etmişdi. Bunun mukabilinde Şirvan ordusu Derbent keçidini korumalıydı ki, büyük moğal hakanı Toktamış hanın Heşterxan taraflardan beklenen hücumunun karşısını alsın. Anadolu ve Suriye topraklarına hücum etmeği kafasına takmış Teymurleng kendi ordusunun arkasından gelebilecek moğal tehlikesini önlemek için Şirvan şahlığına müstakillik vermişti, yoksa Şirvanşah İbrahim-Evvelin kara kaşına – gözüne aşik değildi. Teymurun ölümünden sonra ta Sefevilere kadar yaklaşık yüz yıl boyunca da fars toprakları göçebe türk Karakoyunlu ve Akkoyunlu padişahlarının hakimiyyeti altında kalmıştı. Yani Nesiminin bütün hayatı devrinde Şirvanşahlar müstakil, fars toprakları ise türkoğullarının tapdağı altında olduğu halde İran masalı da nereden çıktı? Yok eğer “İran şairi” derken “İran” bir devlet değil de, sadece, coğrafi anlamdadırsa ve fars toprakları fars düşüncesinde Hemedana kadar değil de Araza kadar uzanıyorsa, yine de Şirvan şahlığı bu coğrafya dışındadır; Şirvan şahlığı Kürden yukarı başlıyor ta Derbente kadar uzanıyordu ve Arazla Kür arasındakı Aran – zemin topraklarını da, bu gün Ermenistan adlanan toprakları da, Nahçıvanı da zaman – zaman İran devleti değil, bu şahlık kendi içine alıyordu. Yani coğrafi bakımdan da Şirvan İrana değil, Kafkasyaya aittir. Bu yüzden Nesiminin Şirvanşahlar tebaasından bir Kafkasya türkü olduğunu inkar etmek, mesela, Sadi Şirazini İlhani moğalları tebaasından bir Asya şairi gibi ve ya Firdevsini arap hilafetnin şairi gibi kabüllenmeğe benzer.
    Eynşteyne sormuşlar “Hayat nedir?”, demiş ki, “Ben hall edilmiş problemler üzerinde düşünmüyorum”. Şimdi biz de aleme belli olan tarihi meseleleri bir kenara bırakarak Nesiminin o meşhur qezelinin şerhine geçelim.25

       3.BÖLÜM
    Ademle ilk görüşüne kadarkı biliklerine eski bilikler diyor şair, hürufiliğe kadarkı sufi devrine ise eski zaman, eski takvim. Ademle her görüşünden aldığı ilahi bilikler o eski takvimin her defa bir az daha eski olduğunu, itibarsız olduğunu anlatıyor ona. O yüzden saqiden, cennet hurisinden camı getirmesini rica ediyor. Ve nihayet, sonuncu beyt: şair camı istemesinin nedenini Ademe sübh rüzgarıyla ilettiği ricada bildiriyor.

    “Sen Nesimi razını, ey dan yeli, yara yetir
    Sensizin halim perişan, biqerar oldu yine”.
    Görüyor musunuz, nevruzla, gül ile, bülbül ile başlayan ve toplam yedi beytten ibaret olan küçücük bir qezelin mana açılımı nerelere gitti?
    Onun anlaşılmaz dini hakikatler barede dedikleri dini tasavvürlerde büyük bir çevriliş idi. Tabii ki, Ademin ilkin ve cennete girme halinin Yer insanının ilki gibi olduğunu kabül etmiş ananevi, mühafazakar dindarlar onunla barışamazlardı. Onun dediklerini tamamen küfr hisap ediyorlardı. On sekiz bin alemi yaratmazdan önce Ademi yaratmıştır Allahü – Teala, diyor şair. Yaratacağı alemlerin ayelerinden oluşan Ana Kitabı Ademin yüzündeki Levhi – Mahfuza yazmış, sonra alemleri yaratmışdır. Yani alemlerin yaratılışı Ademin yüzündeki Ana Kitabdakı ayelerin icrasıdır. Dolayısıyla, alemlerin varlık hali Ademin yüzündeki ayelerin mecmusudur. Alemler Levhi – Mahfuzdakı ayelerin suretiyse, ayeler o alemlerin aslıdır. Bu yüzden Ademe “On sekiz bin aleme ayine oldu suretin” diyor şair. Alemler bir gün ezelden yokmuş gibi siline bilir ilahi tarafından ama, onların aslı olan Levhi – Mahfuzdakı ayeler ebediyyen silinmez, çünki Adem ebedidir. Ve yaratılışın aslı ayeler halinde hifz olunduğu için Allahü – Teala Kıyametten sonra istediği alemin bir kum tanesine kadar tamamen aynısını tekrar yaratmağa kadirdir. Ve de istediği kadar aynısını yaratmağa kadirdir.

    “ Ey Nesimi, vechü – Allahın kelamıdır üzün
    Ki bu vechüllah içinde fezlü – Rahman buldum uş”.
    Vechü – Allah, vechüllah Ademdir. Onun içinde yazılıdır Rahmanın fezli olan ayeler. Ve Nesimi de yaratılmışlardan birisi olduğu için Rahmanın o vechüllah içindeki, Ademin içindeki ayelerinden , kelamlarından birisidir. Aynı qafiyeli, aynı on beş hecalı diğer qezelde ise böyle diyor:

    “Ey Nesimi, dilberin vechi kelamullah imiş
    Men onun vechinde bismillahir – Rahman buldum uş”.
    İlk bakışta aynı manalı beytlerdir. Ama hayır. Bu beytte “dilberin vechi” vechüllah değildir. Çünki dilberin kendisidir vechüllah; vechü – Allahdır, Ademdir o. Demek dilberin vechi vechüllahın, yani Ademin vechidir. Maddi alemdir yani. Daha doğrusu, Ademin cennetteki halinin “kun fe kane” olarak maddi aleme çevrilmesidir ki, bu alemde her şey Rahman adıyla, “bismillahir – Rahman”la başlar. Yani birinci beytte maddi olanın aslının Adem içindeki aye olmasından, ikinci beytte ise Ademin içindeki ayelerin maddi alemde maddiyat gibi görüntüsünden söz ediliyor.

    “Dilberin vechi”, yani maddi alemin yaratılışı on sekiz bin alemin yaratılışından sonranın işidir. On sekiz bin alemlerden birisi olan cennetler aleminde yaratılacaktı o alem. On sekiz bin alem ise Ademin ilkin yaratılışından sonranın işidir. Adem yaratıldığı zaman o alemler varlık halinde mevcut değillerdi. Ademin yüzünde “müselsel hatt ile mestur idi”, gizli idi yani o alemler ayeler şeklinde. Allahü – Tealanın emri üzerine Ademdeki o ayelerden tezahür edecekti o alemler. Yani önce Ademdir vech olan, sonra bu vechten on sekiz bin alemler vech oluyor, daha sonra bu alemlerden birisi olan cennetler mekanında maddi alem vech oluyor. Yani “vechin vechinin vechi”dir bu maddi alem. İç – içedir yaratılış. Birisi diğerinden tezahür edendir. Nesimi de maddi alemin içinde vech olanlardan birisidir. O yüzden diyor:

    “Külli şeyin halika la reyba illa vechehu
    Gör bu vechi ki, ne vechin vechine bürhan olur”.
    Şair vechüllahın vechinin vechine bürhan, delil olduğu için, yani bunca insanlar içinde ilahi hakikatleri Ademin bir tek onunla paylaştığı için bahtiyarlığını bildiriyor bu beytte. Beytin birinci misrası Kurani – Kerimdendir. Tercümesi böyledir: “Onun vechinden başka, şüphesiz ki, her şey ölüb gidendir”.
    “Onun”, yani Allahü – Tealanın vechinden başka. Vechi kimdir? Adem. Daha doğrusu, Ademin ilkin yaratılış hali. O vechten başka her şey ölüb gidendir. Aksi halde Allahü -Teala onu melekler ve cin için secdeye layik bilmezdi.
    Ademle alemler mukayesesinde alemler surettir, Adem ise işin aslı. Ama Ademle Allah mukayesesinde Adem surettir, asıl olan Allahtır.

    “Çün on sekiz bin aleme vücudum oldu ayine
    Ol suretü – Rahman menem ki, halka mestur olmuşam”.
    ( “mestur” – gizli)
    Bunu Adem diyor Nesiminin diliyle. Nesimi ise onu görünce bu yüzden böyle diyor:

    “Merhaba, insanü – kamil, canımın cananesi
    Alemin cismi sedeftir, sen misin dürdanesi?
    Vechini sebül – mesani okuyan günden beri
    Gör ki ne divana düşmüş aşiqin divanesi?”
    Hankı vechini? İlkin yaratılış halini. O halinde onun yüzünde “sebül – mesan”ı, yani Fatihe suresini okumuş şair, okuyunca da asıl imanın ne olduğunu anlamış diye aşiklerin en divanesi olarak “deli olmuş”, Hakkı bulmuş yani. ( Ve burası da çok önemlidir ki, bunu şair hele genclik yıllarından, “Seyyid” adıyla yazdığı zamanlardan anlamıştır.

    “Şemi – vahdettir camalın, söhbeti rövşen kılır
    Karşıda çok – çok yanadır Seyyidin pervanesi” ).
    Yani maddi aleme kadarkı yaratılış makamları konkret vücut, fert, görüntü halinde olsalar da kesinlikle müstakil makamlar değiller. Tabii ki, ilkinden, Allahü – Tealadan başka. O, yaratılmamıştır, Ezelden vardır. Alemlerin Rabıdır. Hiçkimse onu doğmamış ve hiçkimseyi de doğurmamıştır. Diğerlerin ise birisi diğerine bağımlı, herbirisi öncekinin sureti, sonrakının aslıdır. Bir tek Allah hiçbir şeyin sureti değildir, bütün sonrakıların ise aslıdır. Ademin ilkin hali Allahü – Tealanın Hüsnü Camalının suretidir, on sekiz bin alemin ise aslı. Ademin cennetteki hali onun ilkin halinin suretidir, maddi alemin ise aslı. Maddi dünya Ademin cennetteki halinin suretidir ama, hiçbir şeyin aslı değildir, çünki bu dünya “aşağıların en aşağısı”dır, bundan aşağı hiçbir yaratılış makamı yoktur. O yüzden bu beyt Ademin ilkin yaratılış haline aittir. Aynı qezelden diğer bir beyt ise Ademin cennetlik haline aittir. Diyor ki:

    “Ol şahidü – qeybi menem ki, Kainatın eyniyem
    Ol nitqü – Rabbani menem ki, dilde mezkur olmuşam”.
    Yani benden sonra cismimden yaratılmış maddi alemin, Kainatın eyniyim, aslıyım ama, benden yukarıda olan Rabbın nitkiyim.
    O halde şaire sorduklarında ki, “peyğamber misin?”, şair bu soruya nice cevap vermeliydi? Farsca “peyğünber” sözünün tercümesi “haber getiren” demek değil mi? “Peyğamber değilim” derse diyeceklerdi “haber getirmiyor musun göklerden?”

    Evet. Getiriyordu. O, ilahi bilikleri qeyb aleminden alıyordu. Ama hiç bir qezelinde peyğamber olduğu barede bir kelime bile yoktur. O, Kelamü – Natikdir. Peyğamberler Allahın unutulduğu, Allaha şerik koşulduğu ortamda Yaradanın vahid olduğu haberlerini getirenlerdir. Nesimi yaşadığı devirde ise içinde olduğu mühit Kuzey Afrikadan Hindistana, Kafkaslardan Yemene kadar Allahı tanıyanların, Onun Kitablarını, meleklerini, peyğamberlerini kabüllenenlerin, ahirete inananların ümmeti olan mühittir. O ümmete Tövhidi vaaz etmeğe ihtiyac yoktur. Nesimi Tövhid hakkında değil, Adem hakkında konuşuyor. Rahman hakkında değil, suretü – Rahman hakkında konuşuyor. Hak barede değil, suretü – Hakk barede konuşuyor. Adem hakkındakı yanlış tasavvürleri dağıtıyor, Ademin asıl halini anlatıyor. Ve sadece Ademi anlattığı için de bu haberleri qeyb aleminden getirdiği halde “peyğamberlik” etmiş olmasına rağmen kendisine peyğamber demiyor, Kelamü – Natik diyor. Ve bunu şair demiyor, bu, şairin sözleri değildir; bunu Adem onun ağzıyla diyor. Ve bu sözler Ademin de kendi sözleri değildir; onun ağzıyla Hak konuşuyor. Ve Hak kendi adına konuşmuyor, onun konuşması bütün Hüsnü – Camalın konuşmasıdır. Yani Nesiminin Adem hakkında dediklerinde “küfr” bulunmuş olsa bile bunda Nesimi asla ve asla suçlu bulunmamalıdır. Sözler Haktan geldiği için de onlarda küfr olmaz asla. İnsanlar Nesiminin dediklerini yanlış anladıkları için ve ya ümumen anlayamadıkları için onları küfr hisap edebilirler. Ebu Cehller, Ebu Lehebler hazret Muhammedi anlayamadıkları için onu “dinsiz, imansız” hisap etmiyorlar mıydı? Bedevi cahillerin başçısı Malik ibn – Auf “o kudretli cini diz çöktürmek bana borc olsun” diyerek kendi cahil sürüsünü çekerek peyğamberle kanlı savaşa kalkmadı mı Hüneyn deresinde?

    Ademi anlatırken onunla alakalı diğer mevzulara da dokunuyor şair tabii ki. Ruhül – Kudüs melek Cebrayıl mı? Ve ya yalnız melek Cebrayıl mı? O, Ruhül – emindir. Ruhül – Kudüs ise ilahi nurdur, Ruhül – Evveldir ki, maddi ve maddi olmayan her bir şeyin zatında vardır; bu nursuz hiçbir mevcudat yoktur. Bir kum tanesi bile konuşa bilse der ki, o nur bende de vardır. Yalnız insan konuşa bildiği için “Hak bendedir” demiştir. Melek yalnız nurdan ibaret değildir, o da yaratılmışlardandır; işıktan olan vücutu değil nur, vücutunun içindekidir. Ademin vücutu değil nur, vücutu od – toprak – hava – sudur. Nur onun içindeki ruhtur. Bir ağac, bir kömür yanınca kül olan onun vücutudur, işık saçan ise onun içindeki nurdur, alev zamanı ışık hızıyla onu terk ettiği için işık saçıyor.

    Hak Adem vasıtasıyla bir tek Nesiminin ağzıyla konuşmuyor; konuşan kim varsa, mümin – kafir, ihtiyar – çocuk, erkek – bayan, hristian – yahudi – muhammedi, hazret Ömer – Ebu Cehl – firavun, derviş – sultan, Teymurleng – Cengizhan, hepsini konuşturan Haktır. Hak insanların herbirisini aklına, gönlüne, durumuna, haline, makamına göre onun kendi dilinde konuşturuyor. Teymurlengin diliyle Hak, tabii ki, kasap – bakal – demirçi gibi konuşmaz; çünki Teymurleng hükümdardır, pazar adamı değildir, aklı – düşüncesi – emeli savaşa hedeflidir. Nesiminin diliyle ise hükümdarmış gibi konuşamaz, çünki o, tarikat lideridir, şeyhtir, şairdir, ilahiyyatçıdır. Hiçbir insan kendi kendisinden konuşamaz; Hak konuşturmazsa hiçkimse bir tek kelime, bir tek harf bile diyemez.

    Bak buradaca ince bir makama dokunmak gerekiyor. Nesimiye göre onunla konuşan Ademdir diye Kelamü – Natikdir. Yani şaire göre natik Ademdir, o ise onun kelamıdır, kelamını söyleğendir. Adem ise diyor ki,

    “Söyleğen Haktır menim dilimde herdem, yoksa men
    Çahar enasirden mürekkep bilisanü – ebkemem”.
    ( “çahar enasir” – dört ünsür, yani od – toprak – hava – su; “bilisanü – ebkem” – susmuş dilsiz)
    Yani Adem diyor ki, Hak konuşmazsa, konuşturmazsa ben dilsizin birisiyim. Şair Hakka Allahın nuru dyerek şiirinin, nezminin Ondan geldiğini bildiriyor.

    “Nezmi Nesiminin yeqin Allahü – nurun şerhidir
    Ol nuru her kim bilmedi, Haktan nesibi nar imiş”.
    ( “Nar” – cehennem ateşi; “nezm” – şiir. ).
    Ve ya:
    “ Sen değilsen söyleğen, Haktır, Nesimi söyledi
    Ol ki aydır, hem zeminü asimanın nuruyam”.
    ( “aydır” – diyor; “zeminü – asiman” – Yer ve gök)

    Yani Adem değil söyleğen. Ademin diliyle “Yerin, göklerin nuruyum” diyen Hak söylüyor Nesiminin söylediklerini. Demek, nice ki, Nesimi beşeriyyet için Ademin Kelamü – Natikidir, öylece de Adem qeyb alemi için Hakkın, Allah nurunun, Ruhül – Kudüsün Kelamü – Natikidir. Ademin vücudu değil, içindeki nur Ruhül – Kudüsdendir. Eğer Adem diyorsa ki, “On sekiz min alemin mövcudu gönlümdür menim”, bu, Ademin kendi sözleri değildir, bu sözleri Hak, Ruhül – Kudüs, Allahın nuru Ademin diliyle Nesimiye diyor. Bu, Allahü -Tealanın Hüsnü – Camalındakı nurdur, maddi ve maddi olmayan herşey bendendir, benim, diyor.

    “Alemül – qeybin sıfatı menden oldu aşikar
    Ey besiretsiz, meni gör ki, ne zatü – ezemem”.
    Ve Hak bütün Mübarek Adlar yerine konuştuğu için “maddi ve maddi olmayan herşey Hüsnü – Camaldandır”, gibi anlaşılmalıdır.
    Ademin kendisi de, ona secde eden melekler de benim, bendendir, diyor Hak. Arşi – Rahman da, Kainat da, Adem de, Ademe edilen secde de, haşr da, Kıyametten sonrakı hesap günü de, müminin kalbi de, Ruhul – Kudüs de benim diyor Hak.

    “Hem menem insü – melek, hem Ademü – xaki ile
    Bulmuşam hem arşü – Rahman, cümle oldum Kainat
    Ademem, hem Ademe oldum sücud ihlas ile
    Tutmadı ol emri, şeytanü – leini nara at
    Hem menem haşr ile mezher, hem menem yövmül – hisab
    Hem bu yövmün haceti, hem olmuşam ehli – zekat.
    Müminin kalbi, sefası, hem menem Ruhül – Kudüs
    Hem sıfatımdan olubdur aleme nuri – necat ”.

    Hak da diğer Mübarek Adlardan her birisi gibi Allahü – Tealanın Hüsnü – Camalındadır, Onun konuşması Hüsnü – Camalın konuşması demektir. Fikrim bir az daha aydın olsun diye böyle bir mukayeseyle diyeyim: insan vücutunun da her bir noktası konuşmaz, konuşan yalnızca ağızdır. Ama ağızın konuşması bütün vücutun konuşması gibidir. Çünki ağızdan çıkan söz bir tek ağızın değil, bütün vücutun sözüdür. Öylece de Hakkın konuşması diger bütün Mübarek Adların sözüdür. O yüzden anlamak lazımdır ki, Nesimiyle Adem ( öylece de melek, huri, peri) vasıtasıyla konuşan Allahın Hüsnü – Camalıdır. Eğer Nesimi diyorsa

    “Ademi – xakiden Esma öğrenenlerdir melek
    Divin aslı od idi, öğrenmedi Esmamızı”,
    ( “Ademi – xaki” – toprak Adem )
    bunu Hak Ademe diyor ama, burada Hak bütün diger Esmail – Hüsna adından konuşuyor. Diyor ki, Yüce Mecliste Adem eşyaların adlarını değil, Mübarek Adları söylerken melekler ondan öğrenmişler o Adları ama, “div”, yani İblis alevden yaratıldığı için öğrenmemiş Onları.

    “Ondan Esma okuduk, Esmai – küll derler bize
    Qem değil div er müsellem tutmasa devamızı”.
    ( “müsellem” – mübahiseedilmez )
    Bakınız, Ademden Esma okuduk, diyor. Öğrendik demiyor. Yani o Mübarek Adları Ademin diliyle Biz okuduk. Esmai – küll, yani bütün Adlar, yani Hüsnü – Camal okudu o Mübarek Adları. Ademi yalnızca Hak konuşturmuştu ama, bütün Adların yerine konuştuğu için “Biz” diyor, “Ben” demiyor. Ama İblis bunu anlamadıysa, bunu Ademin konuştuğu gibi anladıysa “Bize qem değil”.
    Ama konuşanın konkret olarak hankı Mübarek Ad olduğunu bildirmek gerektiğinde Hak “Biz”den “Ben”e geçiyor.

    “Men ki mana gülşeninde söylerem bülbül gibi
    Hasret eyler nitk ile tutiyü – şekkerxa Bize”.
    “Mana gülşeni” Ademdir. Mana gülşeninde söylemek Ademde söylemek, onun diliyle söylemektir. “Tutiyü – şekkerxa” Nesimidir. Yani Mübarek Adların içinde bir tek konuşan benim, diyor Hak. Ben konuşuyorum ama, bir tek bana değil, Bize hasret ediyor tutiyü – şekkerxa. Çünki bütün Adların yerine konuşuyorum, yalnız kendi Adıma konuşmuyorum. ( Kurani – Kerimdeki ayelerde Allahın adından neden “Biz” yerine bazen “Ben” deyilmesinin cevabı da bundadır. Nesimiden başka hiçbir yerde buna bu kadar mantıklı izah bulamazsınız).

    Şair Ademi vesf ettiği zaman yüzünü ona tutuyorsa da onunla konuşanın Hak olduğunu bildiği için diyor:

    “Suretin vasfını sordum ise her taifeden
    Meninin güzgüsüne suretü – Rahman dediler
    Seni bu hüsnü – camal ile, bu lütf ile gören
    Korktular Hak demeğe, döndüler insan dediler”.
    Yani Adem Esmail – Hüsnadan farklı olarak konkret vücut halinde olduğu için ona Hak diyememişler, insan demişler. ( Beşer evladı değil, qeyb aleminin insanı demişler. Nesimi dünyasında qeyb aleminin insanı yaratılış, vücut bakımından beşer evladından tamamen farklıdır). Aslında ise o, Esmail – Hüsna sıfatlarının mahdut kısmının “çahar enasir”le, yani od – toprak – hava – su ile yoğrularak Hüsnü – Camalın tezahür formalarından birisi gibi yaratılmışdır. Hak Esmail – Hüsnanın Ademde olan sıfatları adından derken

    “Ümmühatın zübdesiğiz, Hakka mezher olmuşuz
    Şöyle zatız ki, bulunmaz bir dexi hemtay Bize”,
    bunu nezerde tutuyor. “Ümmühatın zübdesi “ annelerin gövheri demektir. Araplar od – toprak – hava – su ünsürüne “anneler “ diyorlardı, yedi sema cismine ise “babalar” . Yani Adem çahar enasirle yoğrulup yaratılarak Hakkın mezheri olmuştur ve ona beraber ikinci bir yaratılış bulunamaz.

    “Cennet ehli ki, üzün bağına, ey cennetü – hur
    Rövzeyi – xüld ile rizvan dediler, gerçek imiş
    Möcüzat ehli ki, yazın görücek suretine
    Levhi – Mahfuz ile Kuran dediler, gerçek imiş ”.
    Hak Nesimiye bunu anlatıyor ki, Adem bir görüntüdür Allahü – Teala için bir yaratılış olmak itibariyle, cennette çok yüksektir makamı, cennet hurudur o, cennetten önceki ilkin halinde ise bütün cennet bahçeleri onun yüzünde aye şeklinde yazılıdır, Kurani – Kerimin hifz olunduğu Levhi – Mahfuz da onun yüzündedir, onu görüntü eden çahar enasirdir. O görüntü, o çahar enasir olmazsa Biz ilahi sıfatlar olarak Hüsnü – Camala ait, kimseye görünmez ilahi nurlarız.

    “Çahar enasirdir Bizi suretde kıldıran karar”.
    Hak anlatıyor ki, Biz Ademi on sekiz bin alemi yaratmağa maksat olarak yaratmışız. Yani Adem Hüsnü – Camalın mezheri olmakla alemlerin yaratılışında ilkin aşamadır; önce o alemlerin nice yaratılacağı hakkında ilahi emrler, ayeler yazılmıştır Ademin yüzünde, sonra Allah “Ol” deyince bir andaca o ayelerin icrası baş vermiştir ve Ademin yüzündeki Levhi – Mahfuza yazılı haman o ayelerden cennetler alemi de dahil olmak üzere on sekiz bin alem yaratılmıştır. Yani bir vücuttan on sekiz bin “vücut” yaratılmıştır. Sonra o alemlerden birisi olan cennete salınmış Ademden, daha doğrusu, Ademin cennete sığacak ikinci halinden bu maddi alem yaratılmıştır. Yani Ademin ilkin hali on sekiz bin alemin yaratılmasından bir önceki makamdırsa, Ademin cennetlik hali maddi alemin yaratılmasından bir önceki makamdır.

    “Ey Camalın mezheri zatü – sıfat
    Sende zahir oldu resmü – feli – zat
    Ay üzündür Hakk -Teala güzgüsü
    Pertövi – çöhrenden oldu Kainat”.
    (“pertövü – çöhre” — parlak yüz )
    Ve ya:
    “Çün Nesimi Ademi bildi ilahın mezheri”
    İşte rövşen mezherin medlul dalı mendedir”.
    Bu, oldukca büyük vasıfdır Adem için. Bu sözlerde meleklerle cinin neden Ademe secde etmeli olduklarının cevabı vardır. Yarattıklarından hiçbirisini Adem yüceliğinde yaratmamıştır Allahü – Teala. Ve madem ki, Adem “ilahın mezheri”dir, Mübarek Sıfatlardan oluşan yüce bir varlık olarak Ademin Nesimiyle konuşması Hüsnü – Camalın Nesimiyle konuşması anlamındadır. Yani Nesimiyle konuşan Allahtır, Adem aracılığıyla konuşuyor.
    Bak, Nesimi qezellerinde zaman – zaman hatırlanan, bazen bir tek mısrayla dokunularak üstünden geçilen, sanki diğer mısralardakı fikirlerin gölgesinde saklanmağı istenen sır — “Nesimi sırrı” budur.
    Yani Nesimi “ya Rab”, “ya Hakkü – Teala”, “ya Rahman” derken kesinlikle Ademe değil de, Allah’a, Onun Hüsnü – Camalına, Onun Mübarek Adlarına müracaat ediyor. Ona yüzünü tutarak kudretine hayranlıkla Ademi soruyor.

    “Ya Rab, ol üzün çırağı şemü – xaverden midir?
    Ya Rab, ol servin yanağı verdü – ehmerden midir?”
    Yani şair Allahın Adlarından birisi olan Rabdan Ademin çok parlak iman şölesi saçan yüzünü, yanaklarının gül gibi kırmızılığını soruyor. Ademe “yüzü niqablı gül” diyor.

    “Ya Rab, ol mişkin selasil ki, niqab olub güle
    Mişki – tatari deyim, ya sünbüli – terden midir?
    Ol yanağın cüresinden esrimiş Ruhül – Qüdüs
    Ya Rab, ol camın şerabı abi – kevserden midir?
    Ey şekerdendir diyen ol cani – şirinin lebi
    Billah onu baxşıya sor, gör ki şekerden midir?..
    Berqü – nesrin üzre, ya Rab, ol dizilmiş inciler
    Sübhdemi vaxtında düşmüş çey mi, ya terden midir?..
    Dilberin cövrü tükenmez, aşiqin bahtı uyur
    Baht eder, ya Rab bu cövrü, yoksa dilberden midir?
    Ol saadetli kemer ki, qucur onun belini
    Talihi mesut imiş, ya kuvveti zerden midir?”
    Bu füsubkar qezelin hiçbir şerhe ihtiyacı yoktur zannindeyim. Her şey belli. Sevgili yara hayranlığın bunca incecik ifadesini bu günece okuduğum hiçbir şairin şiirinde göremedim vallahi. Şahsen bana sorarlarsa “ Nesiminin zariflerden zarif, hoş sabah rüzgarı gibi ruh okşayan qezeli hangısıdır?”, hiç düşünmeden “bu qezeldir” derim. Böyle bir şaire bu gün bile kafir diyenlerle onu küfrde suçlandırarak idam edenler arasında ne fark olabilir yani? Adam bu dünya sakini olsa da sanki bir ayağı qeyb aleminde olmuştur. Son beytte, bakınız, nice yumuşak bir tarzda buna işare vuruyor:
    “Adı mahv oldu Nesiminin, qelem çek harfine
    Ey bu defterden habersiz, ol bu defterden midir? “
    Yani, ey bedbaht düşman, Nesimi cismen mahv olabilir, Yer yüzü “defter”inden sile bilirsin onu ama, o, ruhen bu defterden midir ki? Sildin nolacak, silmedin nolacak? İlahi alemin defterinden nice sileceksin onu?

     

    NESİMİ 2.BÖLÜM

    Şair o geceye kadar hiç bir zaman, hiç bir yerde böyle bir güzellik görmemiştir; bütün yaratıcılığı boyunca bunu itiraf ediyor. Bu güzellik onu ondan almış, “gönül evini yağmalamışdır”. Can ile iki cahanı vermeye razıdır, yeter ki, yine onu görsün.

    “Gel meni qurtar ferağından ki, kafir canına
    Damu etmez bu azabı ki, mana hicran eder.
    Can ile iki cahanın ver, nigarın veslin al
    Kim bu beyi kılmadı, sermayesi hüsran eder”.
    ( “damu” – cehennem)
    Rüyada ilk defa görünce onu melek sanıyor. Ama o zamanlar daha bilmiyormuş ki, Ademmiş o. Daha doğrusu, Ademin cennetteki hali. Sonralar bilecekti ki, onun gözüne huri, peri şeklinde görünen de odur.
    Sonra bu “dilber”, “nigar” onun rüyalarına devamlı gelmeğe başlıyor, onunla her defa ilimden, hikmetten konuşuyor, Kurani-Kerim ayelerinde bazı karanlık kalan makamları anlatıyor ona şiirle. Yalnızca sübh zamanı, dan yeri sökülmeğe yakın anlarda geliyormuş o. İlahi alemden güzel haberler getiriyormuş ona. Her defa onun gelişinden az önce ılık, hoş bir sübh rüzgarı hiss ediyormuş şair. Buna “nesim” diyorlar. Sübh nesimi. Adem bazen uzun zaman görünmediğinde Nesimi sübh nesimine soruyor onun halini.

    “Ey nesimi-sübhdem, billah şu yarım hoş mudur?
    Ol hebibim, dilberim, alemde varım hoş mudur?”
    Ve her böyle görüşten sonra şairin sanki ilahinin kudretinden yoğrulmuş acaip güzel şiirleri yaranıyor. Yaranınca da işitenlerin kalbini ovsunluyor sanki. Mısralara inci gibi dizilmiş sözler, bazen üç – dört – beş anlam ifade eden mısralar deli aşktan vulkan gibi püsküren şair gönlünden bedaheten, sanki kendi – kendiliğinden bir şelale gibi aktıkca akıp gidiyor. Seyyid Ali Seyyid Muhammed oğlu bundan sonra önceki lakaplarını bırakıp “İmadeddin Nesimi”, ve ya kısaca “Nesimi” lakapı götürüyor kendisine. Ve kısa bir zamanda bu şiirler bir tarafta Afrikanın kuzey memleketlerine, Mağrip ölkelerine, diğer tarafta Asyanın ortalarına, Maveraünnehre kadar gidip çıkıyor. Ve müsliman şarkında ondan çok sevilen, ondan yüce bir şair olmaz oluyor. Bu lakapla sanki “dilber”in, “nigar”ın gelişini haber veren sübh rüzgarına, nesime minnettar olduğunu göstermek istiyor şair. “Nesimi”, yani nesimden olan, nesime ait, nesime has.

    “Çün gördü Nesimi üzünü zülfe dolaşmış
    Bildi şebi-hicr ötdü ve vakti-seher oldu”
    Yani onun gelişinin sübh zamanları ve de rüzgarla, yani “bad ile” olduğuna öyle alışmış ki, “şebi-hicr”in, ayrılık gecesinin bittiğini ve sübh açılmakta olduğunu artık onun yüzüne dolaşmış zülfünü görünce biliyor.

    “Bad ilen gönder mana saçın buyin her sübhdem
    Ta ki yandım, geçti hadden intizarım, hardasan?”
    ( “bad” – rüzgar)
    Veya:

    “Sübhdem dildarımı gördüm, otağından gelir
    Öyle sandım huridir, firdevs bağından gelir
    Ya meger nuri –t ecellidir, eyan oldu yeqin
    Ay ile Gün teleti gülgün yanağından gelir”
    Sübh zamanları onun gelişinden cennet atırı bürüyormuş her tarafı. Hatta Yer yüzü atırları, Çin nafesi, enberi – falanı gözünden düşmüş artık şairin.

    “Çin nafesinden bezdi can, enberden usandı gönül
    Her sübhdem ol dilberin zülf ile xalın arzular”
    Şair onu görmediği zamanlar ona selamını, yürek sözlerini de haman o sübh rüzgarına, dan yeline diyor.

    “Sen Nesimi razını, ey dan yeli, yare yetir
    Sensizin halim perişan, biqerar oldu yine”
    Melek sandığı varlığın vefalı olması, onun görüşüne devamlı gelmesi, sıradan yoksullardan birisi olan, malı – mülkü, var – devleti olmayan miskin bir dervişe, “fakir bir geda”ya gönül vermesi şairin nezerinde ilahinin ihsanı gibidir. “Kudreti kamil olanın adeti ihsan olur”, diyor.

    “ Gerçi ihsan ettiğin daim vefadır aşiqe
    Sen vefalısan, vefa kıl ki, cefa çendan gelir”
    (“çendan” – o kadar)
    Veya:

    “Lütfi – ihsan vaktidir, şaha, mana ihsan gerek
    Çün ezelden kısmet olmuş lütfi – ihsan sizlere”
    Şair, ümumiyyetle, ne zamansa bir gün qeyb aleminin varlıklarıyla temas kuracağını beklemiyormuş. Arzusunda değilmiş demek hiç doğru olamaz yani. Böyle bir şeyi kim arzulamıyor ki? Şamahı medresesinde mükemmel tahsil almış, mantık – cebr – yıldız ilimlerinin inceliklerine sahiplenmiş şairin böyle bir teması arzulaması tam normal bir şeydir. Ama o devrin yüksek ilim almış adamlarının en büyük arzusu ilim aldıktan sonra dünyayı gezmek, insanları, halkları, şehirleri, köyleri görmek, tanımak idi, aksi halde tam ilim sahibi olamıyorlardı. Nesimi de dünyagörüşünü artırmak için gezergi hayatı seçmişti kendisine mürşidi Fezlüllah Neimi gibi. Ama samimi olarak itiraf ediyor ki, qeyb alemiyle teması onun için qefil, beklenmeden olmuştur.

    “Senin eşqindir, ey dilber, mana hem mürşidü hem pir
    Qefil men eşqine düşdüm, nedir çare, nedir tedbir?”
    Veya;

    “Nagahan bir Aya verdim gönlümü
    Can ile yağmaya verdim gönlümü
    Hüsnü bihemtaya verdim gönlümü
    Münteha balaya verdim gönlümü”
    ( “nagahan”- qefilden, beklenmeden; “hüsnü bihemtay”- güzelliği eşsiz, benzersiz olan; “bala”- yüce ).
    Hatta görüşüne gelen varlığın ilk zamanlarda hankı varlık olduğuna kesin karar veremiyor.

    “Bilmenem huri misin, yoksa melaik, ya peri
    Kim ki gördü üzünü, şermende oldu, hu tutar”
    ( “şermende olmak” – utanmak).
    Hurilerin gözleri iri oluyor. Bunun gözleri ise çekik imiş. Moğal – Çin insanlarının gözlerine benziyormuş.

    “Ol moğol-çin nergizinle çünki kaptın gönlümü
    Bağrımı cövrünle pürxun, ey dilaram, eyleme”
    Veya:

    “Gözümden gerçi dilkeşdir saçın şivesi amma
    Nesimiyi bu sevdaya bırakan ol moğol – çindir”
    Veya:

    “Ne yağmacı moğol – çindir bu, ya Rab !
    Gözün sevdaları yağmaya düşmüş.
    Neden düşmüş saçın hindusifat kim?
    Yanağın hemrayi laleye düşmüş”
    ( “hemra” – kırmızı).
    Veya:

    “Ol moğol – çin nergizinle çünki kaptın gönlümü
    Çün bilirsen ki, ne gizli dürlü esrar ondadır”
    Ümumiyyetle, Nesimi onu, sadece, sifat türüne göre değil, yaratılış itibariyle de kesin türk bilmişdir. Hint tavuğunun yüzü gibi nazik yüzlü, çekik gözlü, uzun düz siyah saçlı, yağmacı bir Orta Asya türkü gibi tasvir etmişdir onu.

    “ Ol alı çok ala gözün gönlüm evin yağmaladı
    Yağmaçı türkün adeti her handasa yağma imiş”
    Yani madem ki, türktür, gönlümü qaret etmesinde, yağmalamasında acaip bir şey yoktur. Neden? Çünki türkün adeti savaştır, yağmadır, sahiplenmektir.
    Demek ki bu sıfattaymışsa huri değilmiş şairin rüyalarına giren o sırlı varlık.
    Peri imiş mi? Hayır. Perilerin kanatları oluyor. Bunun ise kanatları yokmuş.
    Melek de değilmiş. Meleklerin de kanatları oluyor. Üçer, dörter, beşer kanatlı oluyor melekler. Hem de melek qeyb aleminden haberleri ona rüyasında niye getirmeliymiş? Hem de melek haber getiriyorsa, o zaman Nesimi peyğamber olmalı değil mi? Ama peyğamberlik hazreti Muhammedle de bitmedi mi?
    Daha akılalmaz tarafı budur ki, eğer o melekmişse, Nesimi onu görünce neden korkmamıştır? Son büyük peyğamber bile melek Cebraili görünce korkuyormuş. Allahü-Tealaya yalvarmış ki, kendisini görmeyeyim, yalnızca sesini işiteyim. Ve Allahü -Teala da onun bu yalvarışına göre ilk defalardan sonra Rasulillaha onun yalnızca sesini duyurmuştur. Nesimi ise o sırlı varlığı görünce ona bir gönülden bin gönüle aşik olmuştur. Onu yine görmek için dünyaları vermeğe hazır olmuştur.
    Nihayet, sonrakı gelişlerinin birisinde sırlı misafir şaire açıkca adını söylüyor:

    “Gerçi mühiti – ezemem, adım Ademdir, Ademem
    Dar ile künfekan menem, men bu mekana sığmazam”
    Şair onun büsbütün ayelerden oluşan vücutunu görünce onu Ruhül – Kudüs sanıyor.

    “Ruhül – Qüdsün nefesidir nitqü – Nesimi
    Hakk der ki, yine dembedem elminnetü – lillah”
    Sonralar meleklerle de, perilerle de, cennet hurileri ile de görüşleri olmuştur Nesiminin. Onlar da, tabii ki, son derece güzelmişler ama, şair mukayese ederek onların güzelliğini Ademin güzelliği yanında bir hiç sanıyor.

    “Vermez seni min cennetü, min hura Nesimi
    Sen aşiqe hem cennetü, hem hurü – cinansan”
    Ademi görünceğe kadar da Nesimi dindar idi. Kendisi de, babası da, dedesi de soyları peyğamberden gelen seyyidlerdendi. Seyyid Ali Seyyid Muhammed oğlu derlerdi ona doğma vatanı Şamahıda. Ama yalnız Ademin bütünlükle ayelerden oluşan vücudunu görünce imanın ne olduğunu derk etmişdir. Anlamış ki, Levhi – Mahfuz, “Xetmi – Kuran”, Rövzeyi – xüld ile rizvan, suretü – Rahman dediği bu nurlu, mübarek camaldır iman diye anlatılan şey.

    “Ol dem ki, üzün görmüşem, yüz yerde secde kılmışam
    İman şehadet etmişem, onda müsliman olmuşam”
    Veya:

    “Kabeden dönderdi üzün kim ki gördü üzünü
    Gör ne gerçek kıbleyü – divara döndermiş üzün”
    Veya:

    “Ey qaşınla kipriğin, mişkin saçın ümmül – kitab.
    Ehli -Tövhidin imamü mürşidi Kuran olur”
    Veya:

    ” Yazılıdır sehfesinde suretin inna-feteh
    Harf – harf onun üzünde xetmi – Kuran gizlidir”
    Veya:

    ” Levhi – Mahfuz oldu qaşın, kipriğin eşq ehline
    Suretin lövhünde, ey can, Hak dedi Fürkan gelir”

    Nesiminin qezellerinin mayasını bak bu fikir teşkil ediyor. Sanki insanların itaatle imanın farkını anlamadıklarını, namazlı – oruclu her hankı bir dindarın kendisine “ben imanlıyım” demesini gören Adem Nesiminin diliyle insanlara imanın aslında ne olduğunu anlatıyor. Şair anlatıyor ki, ey zahid, sen, sadece, itaat ediyorsun, o dünyada cennetliklerden olarak ebediyyen cennet insanı gibi yaşamak arzusundasın. Biz ise ehli – aşikleriz, ehli – itaat değiliz, suretü – Rahmana kavuşmak hasretiyle yanıyoruz. Arzuladığınız cennet Ademin cennetten önceki halindeki yüzündedir, biz hürufiler sizlerden farklı olarak o yüze, suretü – Rahmana kavuşarak ebediyyen cennet huru ve hurisi olmak arzususyla yaşıyoruz. Cennet insanı gibi değil, cennet huru ve hurisi gibi ebediyyen yaşamak — Adem Nesiminin diliyle insanları bak buna davet ediyor.

    “Nesimi çün vüsalından irişdi cennetü – hura
    Ne mehşerden hesab eyler, ne damunun azabından”
    ( “irişmek” – yetişmek; “damu” – cehennem )
    Veya:

    “Ey Nesimi, cennetü – hur ol nigarın veslidir
    Çün men ol mehbubu buldum, cennetü – hur olmuşam”

    Yani cennet huru olmak için Ademin vesline yetişmek gerektir, bunun içinse onun Nesiminin diliyle söylediklerini kabüllenmek lazımdır. Ben o mehbubu bulmuşum diye artık cennet huru olmuşum. Öldükten sonra mehşerde hisab vermem, cehennem azabından da telaşlanmam, çünki yüksek cennetlerde yüksek makamda olacağım.
    “Tesbih ile seccadeyi arz kılma ehli – hala”, diye şair ananevi dindarlığa anlatıyor ki, tesbihle seccadeden çok – çok ileridir ilim. Çocuklar gibi şarakhaşarak tesbih çevirmektense al bir ilim öğren yani.

    “Aşiqü – sadik tuzağın kuşu, ey zahid, değil.
    Dane düzme tesbihi, seccadeyi dam eyleme”
    ( “dam” – tele)
    Yani, ey ilimsiz dindar, sadik aşik olan hürufi tuzağa gelecek kuş değil, boşuna tesbihi dane dizerek seccadeyi ona tele etme. Yani bize tesbih değil, ilim önemlidir.
    Muhafazakar dindarlar, tabii ki, ona düşman kesilmişlerdi küfr ediyorsun diye. Ama Nesimi dediklerinden dönmezdi. Suretü – Rahmana — Ademe kavuşmadan, yani ilahi ilme sahiplenerek imanlı olmadan cennet bizlere gerekmez, diyordu.

    “Cennetü – didar imiş maksudi – ehli-marifet
    Bir nefes onsuz gerekmez cennetü – meva bize…
    Yar eşiğinden bizi, zahid, çağırma cennete
    Cennetü – meva size, bu suretü – ziba bize”
    (“ meva” – mesken; “ziba” – güzel)
    Diyor ki, marifet ehlinin maksatı cennetle görüştür ama, bize, yani hürufilere bir tek nefes bile onsuz, suretü – Rahmansız gerekmez cennet meskeninde. Ey mühazakar dindar, “yar eşiğinden”, yani suretü – Rahmandan bizi cennete çağırma, cennet meskeni size olsun, bu güzel suret bize.

     Çün bize malum olubdur manayi – Ümmül – Kitab
    Arifem, semime sığmaz zahidin efsanesi.
    Kafirin bütxanesi var, müminin — Beytülharam
    Aşiqin yar eşiğidir Kabe ve bütxanesi”
    ( “ Ümmül – Kitab” – göklerdeki Ana Kitab; “sem” – kulak; “yar eşiği” – suretü Rahman, Adem ).
    Nesimi remzi olarak ona “dilberim”, “nigarım”, ”sevgili yarım” diyor. Yani, tabii ki, platonik bir aşktır bu. Şair onun eşsiz güzelliğinde Yaradanın kudretini görüyor. Ona insan diyemiyor, böyle insan olamaz, diyor.

    “Ger desem Haksan nigara, qüsseden iblis erir
    Ve desem insan, bu sığmaz eqle ki, insan budur?
    Gözlerin Allahü – nurun sözlerin tefsir eder
    Ey bu manadan habersiz, suretü – Rahman budur”
    Acaip güzel beytlerdir. Şiiriyyattan ilave derinlerden derin mananın ne kadar da az sözlerle söylenmesine, hele sözlerin mısralarda yerleştirilmesine ve de hecalardakı gönül okşayan ritme bakınız. Sanki karanlık çöllükte yıldızlı gecede dervişler okuyup oynuyorlar; tambur çalmağa ihtiyac yoktur, tambur sesi mısralardan süzülüyor gibi. Mana da superdir. Diyor ki, Ademe Haksın dersem, ona secdeden imtina etmiş İblis deli olar, qüsseden erir. Ama insansın da diyemem, çünki hiç akıl almaz bunu ki, insan böyle mi olur? Ey cahil, onun gözleri Allahü – nurun, yani Hakkın sözlerin tefsir eder, sen bundan habersiz olduğun için bilemiyorsun ki, suretü – Rahmandır o.
    Şairin muhafazakar dindarlara, esasen de, sufilere mantıklı ve açık – aşkar aşağılayıcı sözleri onları çileden çıkarıyordu .

    “Zerqü – riyası çoktur, sufi sözüne uyma
    Niçün ki, işi daima tezvir ile riyadır”
    ( “tezvir” – hile )
    Ama, onun acaip güzel şiirleri karşısında — Fezlüllahın idamından sonra hürufiliğin bu en kudretli silahı karşısında aciz idiler. Bütün Şark aleminde Nesimiye beraber ikinci bir şair yok idi. Tevazökarlıkdan uzak görüne bileceğinden çekinmeden şair bunun hakikat olduğunu şiirlerinde açıkca söylüyordu; sanki “varsa bana beraber birisi, çıksın meydana” diyordu.

    Elfazi Nesimi bu gün bir mücizedir ki
    Benzer ona bir lölöi – şehvar ola bilmez”
    ( “elfaz” – sözler; “lölöi-şehvar” – şahlara layik inci ).
    Veya:

    Vasfinda Nesimi değil ol zat ki onun
    Mislin göreler, ya bulalar zatına hemtay”
    Hoş bir sabah rüzgarı gibi ruh okşayan bu qezeller şaire mescitlerden, meclislerden lanetler yağdıran sufi dindarların her türlü çabalarına rağmen acaip idi ki, genellikce sufi dervişlerin gönüllerine yol bulmuş, dillerinin ezberi olmuşdu. Şair sufilere karşı geldiğini ayani göstermek için dervişlerin giydikleri sufu bile bırakarak “gebenek” denen yapıncı geyinmiş olsa da sufi dervişler şehirleri, köyleri, dağları, dereleri gezerek onun esrarengiz qezellerini bütün Şark alemine yaymaktaydılar. (“ Gebenek” sözü yanlışlıkla Anadolu lehcesinde “gelebek” anlamında olan “kepenek” gibi yazılıyor ve bazı araştırmacılar hayallerinden kuvvet alarak şairin düşüncelerinde gelebeğin çok mühüm rol oynadığı hakkında tamamen esassız fanteziler uyduruyorlar. “Kepenek” değil, “gebenek” diyor şair, ey nesimişinaslar. Üst geyimdir bu, hırkadır, yapıncıdır, suf gibi çiyine atarlar. Şair kendisi de bunun bir elbese olduğunu açıkca bildiriyor.

    “Gebenek geydiyime kimseler eyb eylemesin
    Kim ki halıma menim kılmadı nöksan gebenek
    Merifet ehline geldi gebenek atlasi – has
    Ne revadır ki, giye cahilü – nadan gebenek
    Ey Nesimi, yeri gey, hırka erenler donudur
    Giymedi münkir onu, sandı ki, zindan gebenek”)
    Yani Nesimi elbesesiyle de ananevi dindarlığın karşıtı olduğunu göstermişdir. Çünki o, kesinlikle “gül – bülbül şairi” olmamışdır. O, qeyb aleminin varlıklarıyla devamlı alakada olarak onlardan ayelerin karanlık tarafları hakkında mükemmel bilgiler alan ve kendisini bu bilgileri beşeriyyete iletmekle görevli bilen kamil ilahiyyatçı, fevkalade derin ilim ve iman sahibi olmuştur. Qezellerin sembolik olan ilkin manasından yola çıkarak onlardakı yüksek poetik süsü, bedii tasvir ifadelerini araştıranların gerçek nesimişinaslıkla hiçbir alakası yoktur. Nesimi derya değil, sahilsiz bir okyanustur, mısralardakı satıraltı manaları gizlemek için kullandığı remzlerse o okyanusta yüzen küçücük tekneler gibidir; o teknelerde yüzerek okyanusun içine dalmadan onun derinliklerinde nice kıymetli incilerin, mücevherlerin olduğunu asla bilmek olmaz.

    “Sendedir ol genci – pünhan, gezme her viraneyi
    Denize dal, ondan iste, ey gönül, dürdaneyi”
    ( “genci – pünhan” – gizli hazine)
    O gizli hazine sendedir, kafanı çalıştır, aklını kullan, ne demek istediğimi anla yani, diyor şair. Mesela, qezel böyle başlıyorsa ki, “Mevsimü – nevruz neyistan aşikar oldu yine”, ilk olarak düşünce derhal nevruza kökleniyor, diyorsun bu qezelde muhtemelen nevruz bayramından konuşulacak. İkinci ve üçüncü beytler bu fikri bir az daha kuvvetlendiriyor.

    Qönçeden gül baş çıkardı, saldı üzünden niqab
    Bülbüli – şeyda xetibü – lalezar oldu yine
    Köhne dünya yeni halat geydi bu mevsimde uş
    Çöhresi dövri bu gün neqşi – nigar oldu yine”
    İlkbaharda qönçe örtüğünü, “niqab”ını salar, içinden gül çıkar. Bülbül de gül – çiçekleri görünce bu “lalezarın hatipi” olar. Şarkı söyler yani. Eski dünyanın yeni elbese giymesi de herhalde kıştan bahara geçmek, toprağın yeşile bürünmesi demektir, diyorsun. Remzlerin farkına varmazsak buraya kadar yüzde yüz nevruzdan konuşuluyor hiç şüphesiz. Ama bakınız dördüncü beytte ne diyor?

    “Nergizi gör, cam elinde mey sunar ariflere
    Cümlesin mest eyledi, kendi xumar oldu yine”
    İlk bakışta bu da önceki beytler gibidir; millet bayram ediyor, yiyor, içiyor, eğleniyor. Birisi elindeki camdan şerap süzüyor ariflere. Hepsini sarhoş etmiş, kendisi de humar haldedir.
    Ama hayır. Bu beyttece şair düşünen beyinlere çok yumuşak bir şekilde işare veriyor; bu işareyi anladıysan, sonrakı üç beytin ve tekrar qezelin başına dönerek önceki üç beytin de asıl manasını anlayacaksın. Bu işare “arifler” kelmesidir. Qezelin asıl manasının anahtarıdır bu kelime. Çünki düşünüyorsun: neden nergiz yalnızca ariflere mey sunmalıymış ki? Nevruz bütün milletin bayramı değil mi? Hem de nergiz çiçeklerden birisidir; neden onca çiçeklerden yalnızca onun elinde cam olmalıymış? Bu yerdece hatırlıyorsun ki, şair Ademe “gözleri nergiz” diyor qezellerinde. Kendisi değil, gözleridir nergiz. Cennetliklere cam elinde cennet içeceklerini veren “saqi” huridir nergiz. Ademin yüzündedir o. Çünki cennetin kendisi de Ademin yüzündedir. “Hur ile insü melek bende oldu cümle sana” diyor bir qezelinde. ( “bende” – “benim içimde” anlamında değildir burada, “kul”, “Allah bendesi”ndeki bendedir). Peki neden her insana değil de, yalnızca ariflere sunuyor camdan meyi cennet hurisi? Demek ki, camda olan mey ilahi biliklerdir, onları yalnız arifler anlar. O halde qezeldeki nevruzun, ilkbaharın gelişi Ademin Nesiminin görüşüne gelişlerinden birisidir. Her gelişi bayramdır onun. Yine gelmiş, yine bayram olmuş şaire ve müritlerinden arif olanlara. O halde “bülbüli – şeyda” Ademin diliyle konuşan, ona bu bilikleri veren Haktır. Diğer bir qezelinde vasfettiği “mana gülşeninin bülbülü”dür o. İlahi “lalezarın hatipi”, natikidir o. Ve bu düşünceler içinde sonrakı, beşinci beyti okuyorsun, görüyorsun ki, hakikaten de, nevruzdan bir iz bile kalmıyor artık.

    Bade içmek rövzede ger sen dilersen hur ile
    Yar elin tut, bahçeye gir, nevbahar oldu yine”

    Yani, ey insanoğlu, eğer sen de rövzede, yani cennet bahçesinde huri ile içmek istersin, yalnız “yarın”, yani Ademn elinden tutarak girebilirsin o bahçeye. Ademin Nesimiye sunduğu bilikleri kabüllenerek girebilirsin.
    Altıncı beytte şair artık bunun ahiret dünyasıyla ilgili bir qezel olduğuna hiçbir şüphe yeri bırakmıyor.

    Saqiya, camı getir ki, men uşattım tevbemi
    Köhne takvimim menim bietibar oldu yine”
    Eski takvim derken neyi kastediyor?

    ( devamı var)

     

     

    N E S İ M İ 1.BÖLÜM

    Bir zaman tasavvürüme bile getiremezdim ki, gün gelecek, Nesiminin qezellerine şerh yazacağım, dünyadan bir sır gibi geçmiş bu büyük şairin qezellerindeki gizlilikleri açmak görevi bana düşecek. Ve derkedeceğim ki, hayatımın manası, dünyaya gelişimdeki maksat bu imiş. Bana kadar bu altı yüz yıl içinde şairin qezeller gulistanına sayısız insanlar girmek istemiş tabii ki. Ama kimseye gönül kapılarını açmamış o kamiller ustadı. O yüzden Nesimi hakikatıyla hiçbir alakası olmayan her türlü fanteziler uydurmuşlar akıllarının dar çerçeveleriyle, “kendisini Allah sanmış” kanaatıyla akıllarına ne gelmişse yazıb dökmüşler. “Allahsızlığını” büyük bir cesaret gibi övmekle şairi yücelttiklerini sanan bu bedbahtlar böyle böhtanlarla, iftiralalra zavallı şairin kabirde kemiklerini bile sızlattıklarının farkında olamamışlar.

    Elli iki yaşımın sonbahar gecelerinden birisinde hiç beklemediğim halde, tam bir tesadüf yüzünden şairin gülistanına girdim ben.

    Hadise böyle oldu: Şamahı şehrinde geziyordum. Deli bir şerab içmek geçti gönlümden. Dağlar başındakı bu şehirden tabiate açılan füsunkar güzellikten cuşe gelmek için yani. Hem de dükan şerabı olmayacak, ev şerabı, asıl Şamahı şerabı olsun istedim. Ama bu gece zamanı qarib şehirde kime sorayım hankı evde şerab satılıyor diye? Derken gördüm karşıdan güzel bir kız geliyor. İri bademgözlü, nazik yüzlü, incebelli şahane bir güzel. Uzun siyah donunun etekleri yerle sürünüyordu. Her adım attığında ortadan ayrılarak bileklerine kadar dökülmüş gür, siyah saçları deniz gibi dalğalanıyordu. Başında tacabenzer küçücük bir şey varıydı, tacın önünde de uzun bir durna teli. Sanki “1001 gece” masallarından çıkmış güzeller güzeli şahzadeydi. Tac da, durna teli de yüzü gibi ışık saçıyordu sanki. Şaşırdım güzelliğinden vallahi, masallarda derler ya “öl derse o an ölürsün”, bak öyle birisi. Barı şerapsatanı sorayım bahanesiyle durdurayım dedim ama, dilimi-ağzımı kuruttu şahane güzellik. Mal gibi ağzımı açarak baktığımı gören kız yanımdan geçtiğinde yere bakarak güldü ve bana döndü: “Ey qarib, meyfüruş mu arıyorsun?” Ben tam sarsılmış halde onun güzel yüzüne baka-baka kaldım, “meyfüruş” ne demektirse bilmediğim halde başımı aşağı-yukarı etmekle tasdik ettim. Kız sakince “Meyfüruş şerabsatan demek oluyor”, dedi, “Yüz adım kalkarsın, sağda büyük kırmızı kapı göreceksin. Dünyanın en güzel şerabı oradadır. Ama kimseye açılmaz o kapı, hep şerabtan anlamayanlar o kapıya gelmiş diye. Sen “Ey fevkelkamil insan!” dersin, yoksa sana da açılmayacak kapı. Haydi. Git. Hiç zaman da hiçbir kıza ağzını böyle açarak bakma. Ben sana dünyada en büyük iyiliği yaptım. Bu senin görebileceğin iyilik haddidir”. Ve tebessümle “sağol” diyormuş gibi elini yelleğerek uzaklaştı. Yalnız karanlık içinde yok olduktan sonra yavaş-yavaş kendime geldim. “Bu ne sırdı?! Bu ne güzellikti ya Rabbim?! Ne istediğimi nereden bildi bu ninesi ölmüş?! Gece zamanı böyle güzellikle sokaklarda dolaşmaktan korkmuyor mu?!” diye düşünceler içinde onun tarif ettiği yere taraf kalkmağa başladım.

    Hakikaten de tahtadan büyük kırmızı bir kapı varıydı orada. Bağırdım: “Ey fevkelkamil insan!”. Kimseden ses gelmedi. Bir de, bir de bağırdım. Nihayet, kapı kendisinden açıldı ve ben gür işıklı çok güzel bir bahçeye girdim. Her taraf gül-çiçekti. Hoş bir rüzgar esiyordu. Burnuma dolan gül-çiçek atrından mest olacaktım sanki. Başımın üstünde kuşlar uçuyordu; bir de baktım ki, kuş değilmişler. Kanatlı, son derece güzel kızlarmış. Aynen az önce sokakta gördüğüm kıza benziyorlardı. Öylece uzun donlu, uzun siyah saçlı, başlarında da durnatelli küçücük tac. Ama donları yeşildi, siyah değildi o kızınkı gibi.

    Gül-çiçeklerin arasından uzun, zayıf bir adam göründü, bana taraf gelmeğe başladı. Selam verdi, selam dedim. Elinde bir kadeh varıydı, bana uzattı. “Buyur, tadına bak”. Yüzünde yeşil örtük varıydı. Düşündüm ki, şerabsatan budur herhalde. Ama bu uzun eba, başındakı bu çalma nedir? Ve neden yüzünü örtmüş ki? Doğrusu korktum bir az. Donmuş gibi durduğumu görünce güldü: “ Gel Nesiminin elinden badeyi nuş eyle ki,layezali işret budur, qüssesiz devran budur”. Ben “Adam ya hasta, ya da sarhoş, şiir diyor” diye düşünerek kadehi aldım içtim. Gökteki kızlardan sesler geldi:” Hasta değil o. Sarhoş değil o. Sana insan gibi görünmüş ama, hurdur o”. Ben kadehi ona geri verdim. İçki acaip atırlı ve tatlıydı, gönlüme öyle bir rahatlık geldi ki, ömrümde buna benzer bir hazz duymamıştım. Dedi hoşuna gitti mi? Dedim çok güzelmiş ama, şerab değil ki bu. Dedi burada kimse şerab içmez, hep bunu içeriz. Dedim sanki sözler, cümleler içtim ben ama, son derece rahatladım. “Birini de içer misin?”, dedi. Benden önce gökteki kanatlı kızlardan ses geldi:” Aman, o qarib, birisi yeter ona, yoksa ya boğulacak, ya deli olacak”. Adam arkasında kimese seslendi:”Çeşmeyi-lelin suyundan bir kadeh sun, saqiya”. Göktekiler kendi aralarında konuşmaya başladılar:” Bu Nesiminin irişmez kimse qövli-fiiline. Gah şeyhü-abid olur, gah da pirü-meyfüruş”. Adam bana sordu:” İçmek istiyorsun ama, beni tanımak istemiyorsun, öyle mi?”. Yine kanatlı kızlar benden önce cevab verdiler:” İstiyor. İstiyor. Yüzündeki örtük korkutuyor onu”. Adam güldü: “Madem ki, istiyorsun, o zaman ben de seninle içeceğim”, yine arkasında kimese seslendi,” Saqiya, camı getir ki, ben unuttum tevbemi. Eski takvimim benim bietibar oldu yine”. Böyle diyerek yüzündeki yeşil örtüğü çekip attı. Ve ben iri bademgözlü, zayıfyüzlü, yüz çizgileri incecik çok yakışıklı bir adam gördüm. Sanki yüzü ışık saçıyordu. Parmak eninde simsiyah sakalı varıydı. Kaşlar, bıyıklar nazik, sanki kalemle çizilmişdi. Dudaklar da, burun da ince. Alt dudağının sağ tarafında küçücük bir ben varıydı. Dedi seçilmişlik nişanem budur ilahiden. Sonra elimden tuttu: “ Gidelim oturalım, saqi ne lazımsa getirecek, misafirimsin bu gece”.

    Bak bu yerdece uyandım. Rüya görüyormuşum. Ama o acaip güzel içkinin atırı burnumda, tadı ağzımda kalmıştı.

    Nesimi qezellerinden bir kaçını ilk olarak orta okulda, yaklaşık kırk yıl önceler okumuştum. Sonralar okuduğumu hiç hatırlamıyorum, çünki anlamak çok zor gelmişti bana, arap-fars kelimeleri çok diye. Ama o rüyamdan sonra sanki o qezellere sarıldım ben, çünki her defa okudukca o güzel atırı burnumda, tadı ağzımda hiss ediyordum. Belki de bu, psikolojik bir haldir, yani o hazzı hiss etmek istiyorum diye hiss ediyorum, bilemiyorum. Ama bu bir fakttır ki, o rüyadan sonra qezellerdeki sırları açmak bana o kadehteki içkiği içmek kadar kolay bir iş olmuştur.

    Qezellerinde şairin ne anlatmak istediğini mümkün kadar sade bir dilde söyleyeceğim ki, her kes anlaya bilsin. Ve Türk Dil Kurumunun yeni acaip kelimelerinden çok-çok uzak olan Nesimi devrinin ab-havası azacık da olsa yutula bilinsin diye fikirlerimi Türkiye türkcesiyle azeri türkcesi arasında köprü sanılabilecek bir dilde anlatacağım sizlere, değerli kardeşlerim. Qezellerden örnek getireceğim mısralara, beytlere ise, tabii ki, dokunamam.

    İki büyük sırdan konuşuyor şair. Birisi “Nesimi sırrı”dır. Diğeri ise “sırrı-pünhan” ve ya “künte-kenzin sırrı” diye geçiyor. Maksatım beşer evladına bu günece gizli kalmış bu iki sırrı açıb bildirmektir sizlere. Ama biliniz ki, söyleyeceklerim Nesimi okyanusunun vururb sahile çıkardığı inciler misalidir ki, o sahilde oynarken bulmuşum onları. O okyanusa girmeğe ise cürat edemem; çünki ilimde, akılda ve ilahiye verdiği gönlünün zenginliğinde Nesiminin ayağının tozu bile olamam diye o kanatlı perilerin dediği gibi ya hemen boğulurum, ya da deli olurum.

    Şairi aslında olduğu gibi görmek ve onun beşeriyyete neleri bildirmek istediğini işitmek ister misiniz?

    O zaman Nesimi qezellerine bu günece yazılmış bütün tefsirleri, izahları, şerhleri bir kenara bırakın ve gelin beni dinleyin.
    *
    İlahi alemle sidretül-münteha içindeki bütün maddiyyatın vahdeti Nesimi qezellerinin ana hattıdır; bunu anlamadan şairin sırlar hazinesinin kapısına bile yaklaşmak anlamsızdır; açılmayacak o kapı. Katiyyen anlayamayacaksın, mesela, şair neden diyor:

    “ Çünki bir şehrin içinde mescidü meyhane var
    Ehli – hak fark eylemez mescitleri meyhaneden”

    Ehli – Hak, yani Hakka tapan insan fark eylemezmiş mescitleri meyhaneden. “Hak” Allahü – Tealanın güzel isimlerinden birisi değil mi? Hakka tapınmak Allaha tapınmak demek değil mi yani?

    Öyledir. Nesimi için de mescit başka, meyhane – puthane başkadır. Mescitle meyhane ve puthanenin farklılığını, imanlıyla cahilin farklılığını kabüllenmek bakımından o da ananevi dindarlar gibidir. Bu, meselenin manevi tarafıdır. Ama o beytte mescitle meyhane ve puthanenin aynılığı her üçünün de maddiyyat bakımından aynılığıdır. Adem için, Ademin vücutunun parçaları olduğu için aynıdır. Yani o beyti Nesiminin dilinden işitmişler ama, Adem demiş onu Nesiminin diliyle.

    “Mescitem, hem medrese, meyhane ve puthaneyem
    Hem bu beytin ehlyem, hem şehrinin esasıyam”

    diyor Adem. Ehli – beyt de benim, Mekkenin esası da benim, diyor.

    “Töhfeyem, pakize cövher, lamekanın xasıyam
    Alemül – qeybem, vücutam, hem onun deryasıyam.
    Hem kelamam, ayetem, hem müshefem sebül – mesan
    Hem menem tövhidü – bürhan, pirimin mevlasıyam.
    Cebrayılam, hem Mikayıl, İsrafilem, Azrail
    Nazirem her yerde hazır, men hakkın kimyasıyam”.

    ( “sebül-mesan”- tekrar yedi. Fatihe suresine işaredir. Hem Mekke, hem Medinede vahy olunduğu için yedi cümleden ibaret olan bu sureye “tekrar yedilik” diyorlar).

    Dört büyük melek de benim, diyor Adem. Diyeceksiniz Adem başka, melek başka. Bu nasıl olur?

    Evet, başka – başka varlıklardır. Ama Adem bu dedikleriyle kendisini mi kastediyor? Nesimiyi Adem konuşturuyor ama, Ademi kimdir konuşturan? İleride diyeceğim. Lütfen sabırlı olunuz, sonuna kadar sabırla dinleyiniz, herşeyi anlayacağınıza hiç şüphe etmiyorum. Ben sizlere bu zamanaca hiçbir yerde okumadığınız, hiçbir din bilgininin, hiçbir ülemanın anlatamadığı öyle şeylerden konuşacağım ki, bunların derinliklerine varırsanız “Hakka yettim” diyebilecek bir hale gelebilirsiniz.

    “Dicleyem, Nilem, Feratam, hem menem abi – hayat… Denizem, behrem, mühitem, qetreyem, deryayü – aşk… Qemerem, şemi – münevver, hem ateşem, badü – gil”. Yani Yerde, gökte ne varsa, hepsi benim, diyor Adem. Ve daha da ileri gidiyor; yalnız müslimanım demiyor,

    “Tersayam, hem qeyri – millet ehliyem, nesraniyem
    Hem menem zünnarü – xaçü, hem selib cübrasıyam.
    Davudam, taxtü – Süleyman, hem menem mecmui – zat
    Hem menem mehri – xudavend, divlerin ustasıyam”

    Yahudi de, hristian da, hristianların hilafet zamanında farklanmak için kurşaklarına bağladıkları zünnar da, Süleyman peyğamberin emrinde olan cinler, divler de benim, diyor Adem.

    “ Musayam, Turam, asayam, hem münacati – ilah,
    Hem menem ruzi – bereket, Musanın beyzasıyam”

    Hazret Musanın yanar ağactan işittiyi ses de, yahudiler sehralarda ac dolaştıkları zaman hazreti Musanın yalvarışları üzerine göklerden yağan yiyecek de, Musa peyğamberin firavunun karşısında koltuğundan çıkardığı beyaz eli de benim, diyor Adem. Çünki bunların hepsi maddi dünyadakı görüntülerdir, maddi dünyaya aittir diye benim vücutumdandır; mümin de, dine karşı gelen kafir de vücut olarak benim cismimdendir, diyor. Bu yüzden muhammediyim, yahudiyim, nesraniyim demekle birlikte

    “ Men Nesimiyem ki, Hakkın dini ve imanıyam
    Hem imamü – mezhebem, hem de dinin yağmasıyam”

    diyor. Bakınız, qezelin bu son beyti yalnız maddiyatın vahdeti meselesi anlatılınca anlaşılıyor. Yani qezel Nesiminin, sadece, şair tahayyülü gibi kabül edileceği halde katiyyen anlamak mümkün olamaz ki, adam neden hem imamü – mezhep olsun, hem de dine karşı gelen. Cahil de düşünecek ki, adam herhalde münafik, riyakar olmuş, aşkarda hürufi mezhebinin imamı olmuşsa da kalbinde dine karşı çıkmıştır.

    Nesiminin alemince Hakka kavuşmanın yolu bu büyük hakikatı, bu büyük ilmi kabüllenmekten geçiyor. Bunu kabül edenlerdir Ehli-Hak. Bak bunlar “fark eylemez mescitleri meyhaneden”. Bu ilmi, bu hakikatı kabüllenmeğenlerin namazı, sadece, itaattır. Allah secde etmek emretmiş, ben de secde ediyorum, aksi halde beni cehenneme atacak diye korkarım. Ama hakikatı bilmeden ona nice secde etmek mümkündür? Tabii ki, itaatle de cennetlik olacaksın ama, cennetin aşağı katları içinsin ebediyyen. Ama Adem Nesiminin diliyle konuşarak ilim veriyor insanlara ki, en yukarı cennetlerde, Firdevs cennetlerinde olsunlar. Çünki secdelerin en üstünü Allahın ilmini öğrenmektir. İlim öğrenmek imandan doğan secdedir, bir saatlık ilim öğrenmek secdesi altmış yıl gece-gündüz kılınan itaat secdesinden buna göre üstündür.

    Malik ibn-Aufun idaresinde olan bedeviler İslamı kabül ettiklerinde “Biz iman ettik” demişler. Ama onların ilimsiz olduklarını bilen Allahü-Teala demiş ki, hayır, siz iman etmediniz, siz itaat ettiniz, iman daha sizin kalbinize girmemiştir.

    Neden? Çünki ilimsiz iman yoktur. Ne kadar secde etsen, hayır emeller sahibi olsan, zekat versen, dinin bütün kurallarına dosdoğru emel etsen bile yine de, sadece, itaat etmişlerdensin. Adem Nesiminin diliyle o büyük ilmi anlatıyor beşeriyyete. Hem de insanların haline acıyarak, hiçbir savaş, kavğa talep etmeden anlatıyor.

    “Avare tek ne gezirsen ey özünden bihaber?
    Gel Hakkın sırrını iste aşiqü-biçareden”
    Aşiqü-biçareden, yani Nesimiden iste, Nesimiden öğren. Devrinin din adamları, feqihler, bilginler, vaizler Nesimiye karşı gelince şair onların haline acıyor,:

    “ Vaktine var vaiza, qoygil meni öz halime
    Çareni sen sana et, geç çaresiz biçareden”
    Ve ya:

    “Hakka münkirdir feqih, inanma ol şeytana ki
    Yoktur ol cinxilqetin kalbinde iqrar, isteme”
    Bir başka misal daha:

    “Suretin esrarını zahid ne bilsin, ya feqih
    Kul kefa billahe mehrem handa her hayvan olur”
    ( “Kul kefa billah”- “De ki, Allah kifayet eder”. Kurani-Kerim. Sure 29, aye 52)
    Yünden dokunmuş eba, yani “peşminepuş” giyerek Hakka kavuşmak için terki-dünya olarak memleketler gezen sufi dervişleri de bu ilimden uzak oldukları için kınıyor.

    “Sufiye- peşminepuşun batini safi değil.
    Ol haçan kurtarasıdır nefsini emmareden?”
    ( “batin”- iç; “ emmare”- emr eden, yani şeytan anlamındadır)
    Veya:

    “Ol ki özün bilmedi, gezdi cahanı serbeser
    Varlığın Hakk bilmedi, kurtarmadı emmareden”
    Nefsinin esaretinde olarak Allaha itaet eden adam Ademin nezerinde boynunda boyundurukla devvarede herlenen öküz misalidir. Ama Nesiminin apaçık sözlerinden sonra da boynundakı boyunduruktan kurtulmak istemezse, demek, öküzden de kötüdür, devvareye bile yaramaz. Çünki öküzün şüuru yok diye onun boyundurukta olması kınanılası değildir. Ama şüurlu varlık gibi yaratılmış insanın boyunduruktan kurtulmak istememesi Allahın hoşuna gitmez.

    “Çün Nesimi on sekiz bin alemin maksutudur
    Kim bu devri bilmedi, sür ta çıka devvareden”
    Ananevi, muhafazakar dindarlığın uzun-uzadı efsanelerine uymayın, diyor şair. Sizin dinlemeli olduğunuz şey benim ilahiye olan aşk hikayetimdir.

    “Zahidin efsanesinden hasil olmaz faide
    Var iken eşqin hedisi, neylerem efsaneyi”

    Veya:

    “Eşqin hedisin gel işit, efsaneye aldanma ki
    Kuran satan her vaizin neqli uzun efsanedir
    Tesbih ile seccadeyi elden bırak, ey müttaki
    Ol zülfi-xala bak, onu gör ki, ne damu danedir”
    Veya:

    “Ey Süleyman mentiqinden kuş dilin öğrenmeğen
    Dive uymuşsan, onunçün tabeyi-efsanesen.
    Gel enelheq sırrını meyhane ve meyden işit
    Ey düşen inkare, niçün münkirü-meyhanesen?”

    Ve ya:

    “Ey Hakkı her yerde hazırdır diyen eğrinezer
    Bes ne meniden seçersen Kabeden puthaneyi?”

    Kıblenin Yeruselimden Kabeye çevrilmesi Kurani-Kerimden bildirildiği gibi büyük hadisedir . Ama o mukaddes Kitabda bu da bildiriliyor ki, bu, iman edenler için değildir. Yüzünü hangı tarafa çevirirsin, vechi-ilahi oradadır. Kıblenin değiştirilmesi, sadece, Rasulillaha tabe olanları “ arkalarına dönecek olanlardan belli etmek” içindir. Yani İslamı kabül etmiş olsalar da yine de önceki zamanlarındakı gibi Yeruselime yüzlerini çeviren ehli-Kitabdan hilekar olanlar bundan sonra namaz zamanı arkalarına dönmüş olacaklar ve böylece samimi olmadıkları belli olacak. Neden arkalarına döneceklermiş? Çünki Medine şehri Yeruselimle Mekke şehrinin arasında bir düz hatt üstündeki gibidir. Nesimi bu yüzden diyor ki, arif adamın kıblesi Kabe değil, suretü-Rahmandır. Yani Ademin cennete salınması halinden önceki halinin yüzüdür. Vechullahtır yani kıble.

    “Menide üzü kıblede ol arif imiş ki
    Üzündür onun kıblesi, eynindir imanı.
    Ol lövhdü, ey üzü qemer, gül yanağın ki.
    Ruhül-kudüs ol lövhden indirdi kelamı”

    Veya:

    “ Ey qaşın mehrabü, üzün kıble iman ehline.
    Aşiqin beytülharamı suretü-Rahman olur”

    Beşer evladı içinden peygamberlerin ilahi alemle yalnız melek Cebrail, yani ruhül-emin vasıtasıyla konuşmasını kabullenmiş dindarlık insanın o alemdeki diğer varlıklarla — Ademle, cennet huri ve perileriyle konuşmasını, tabii ki, kabul edemezdi. Ananevi dindarlık için bu, beşer tarihinde acaip bir yenilik idi. Ama Nesimi melekle de konuştuğunu bildiriyor.

    Bezminde ezel saqisi lelin mana sunmuş
    Ol badeyi ki, ruhul-emindir dolu camı”

    “Bezminde”, yani meclisinde. Yüce Mecliste. Kim sunmuş? “Ezel saqisi”. Yani Hak. “Lelini”, yani ilmini, biliğini, kelamını bana sunmuş. Hankı badedir o? İçi ruhül-eminle doludur. Yani Allah ruhül-emini görevlendirmiş ki, bana ilminden versin.
    Diye bilirler ki, ne çok varlık konuşuyormuş Nesimiyle. Ama hayır. Nesimi için Adem de, cennet hurileri ve perileri de, melekler de Allahü-Tealanın, sadece, muhtelif aşamalardakı tezahür formaları, şekillenmeleridir. Bu yüzden onlardan her hankı birisinin görüntüsü ve konuşması şair için Ruhül-Kudüsün konuşması ve görüntüsü gibidir. Rahman muhtelif suretlerde tezahür eder, konuşan ise bir tek Hak olar. Adem Nesimiyle cennetteki haliyle konuşmuş, ona cennetteki haliyle görünmüştür. Ama ona hem cennetten önceki, hem cennetteki, hem de cennetten sonrakı maddi dünya olmuş halinden haberler veriyor. “Lelin şerabı”nı ilkin yaradılışı zamanı içmiştir o. “Zerre menem, Güneş menem… Əncüm ile felek menem… Musayam, Turam, asayam… Denizem, behrem…” diyorsa maddi halinden haber veriyor. Ama “Hem kelamam, ayetem, hem müshefem sebülmesan” , “Cebrayılam, hem Mikayıl, İsrafilem, Azrayıl” diyorsa bu onun cennetten önceki ilkin halidir. O halinde ki, Yüce Mecliste Allahü-Tealaya eşyaların adlarını demişti. O halinde Ademin varlığında melekler ve cinden farklı olarak Allahın Hüsnü-Camalını oluşturan bütün Mübarek Adların mecmusu var. Tabii ki, Hüsnü-Camal konkret vücut halinde değildir. Sonsuzdur. Adem ise konkret vücut halindedir. Yani o, Allahın Mübarek Adlarındakı sıfatların mecmusudur. Yani Adem Rahman değil, suretü-Rahmandır, ayetü-Rahmandır. Adem Hak değil, suretü – Haktır, kelamü – Haktır. Yani Nesimiye göre, Allahü-Teala Ademi yaratırken onun misalinde kendi vücutsuz, benzersiz Hüsnü – Camalına konkretlik vermişdir. Melekler ve İblis Hüsnü – Camalı konkret bir vücut halinde göre bilsinler diye. Adem bu sebepten meleklerden ve cinlerden üstündür ve bu sebepten Allahü -Teala onlara emretmiş ki, Ademe secde ediniz. Yani Ademe secde etmek Hüsnü – Camala secde etmek gibidir. Bu ilkin halinde Ademe Hüsnü – Camalın ayinede tam görüntüsü demek asla ve asla doğru olamaz tabii. Fark sonsuzlukta bir kadar büyüktür yani. Biz ayinede eksimizi görünce “Bu benim” deriz. Ama Adem Hüsnü – Camal değildir, Hüsnü-Camaldakı Esmail – Hüsnanın sıfatlarının konkret vücut halindeki mecmusudur. Bu sıfatlar meleklerde ve cinde yoktur, bu yüzden Adem yaratılış bakımından onlardan üstündür.
    Adem Nesimiden küsüp gittiği vakitler onunla melek, cennet hurisi, perisi konuşmuştur. Daha doğrusu, Adem bir sonrakı hali olan cennet haliyle değil, melek – huri-peri kılığında onun gözüne görünmüştür. Ama şair onu aslında olduğu haliyle görmek istiyor. Melek görünce bakınız ne diyor:

    “Kıbleyi-iman göründü sen büti – eyyareden
    Aferin olsun, seni ne hoş yaratmış yaradan. 
    Hankı bürcün yıldızısan, ey melek, bilsem seni
    Menzilin ref oldu yüz bin kövkebü – seyyareden”

    Şair anlıyor ki, Adem yine ona küsmüştür. O yüzden direk görüşe gelmediğini “naz – qemze” hisab ediyor. Ama aşkından dönmeğeceğini bildiriyor:

    “Ya Rab, ol qemzen okun bin yerden artık yemişem
    Aşik oldur ki, qayıtmaya yediyi yareden”.
    Şair itirazını bildiriyor. Ademin sözlerini melek vasıtasıyla almak istemediğini, direk onun kendisinden işitmek istediğini bildiriyor bu qezelde. Melek çok güzeldir ama, o, Ademi istiyor.

    ” Yanağın şemine hüsnü Yusifin pervanedir.
    Çok gönüller yağmalanmış sen üzü mehpareden. 
    İşvesinden fitneler xetm oldu şehla gözlerin.
    Kimsene harfin okumaz ayrı ol mekkareden”

    Yani bu günece Allahtan, Haktan gelen ayetleri melek kıyafetinde görünerek peyğamberlere yetirdin, sonu ne oldu? İnsanlar bölüm – bölüm, mezhepler, tarikatler, ümmetler halinde biribirilerine düşman oldular. Din adına savaşlar bitmek bilmedi, haçlı savaşlarında milyonlarca insan kırıldı. Çünki insanlar bilmediler ki, bütün peyğamberlere ayeler bir tek Yaradandan bir tek Ademe geliyor, Adem de bunları melek kılığıyla peyğamberlere iletiyor. İnsanlar anlayamadılar ki, bütün ayelerin kökü aynıdır, çünki peyğamberlerle direk konuşmadın, melekmişsin gibi konuştun, bir harfını bile o “mekkare”siz okutmadın, o yüzden insanlar senin hakikatinden, bu maddi dünyanın senin vücutundan oluşturulduğundan habersiz oldular, gönülleri yağmalanmış gibi oldular.
    Nesiminin qeyb alemiyle alakası genclik yıllarından, şairliyinin ilkin çağlarındaca olmuştur. Hele “Nesimi” lakapı götürmezden çok – çok önce “Seyyid”, “Hüseyni” lakaplarıyla şiir yazdığı genclik yıllarında şiirlerinin nerelerdense, Yerdenkenar alemlerden geldiğinin farkındaydı. Ama o devrinin qezellerinden de anlaşılan budur ki, bu onda ne hal idi, şiirlerine bunca güzellik veren hankı gözegörünmez kuvvet idi, bilemiyordu.

    “Seyyid şiiri senin vasfında mucizdir tamam
    Bilmenem Ruhül – Kudüs fehm eder , ya Cebrayıl”

    Ama bir defa rüyasında onu qeyb aleminden ilhamlandıran sırrlı mahluku, nihayet, görüyor. Ve o rüyadan da şair onun güzelliğinden deli – divane olarak uyanıyor.
    “Yatırken dün gece gördüm siyah zülfünü boynumda

    Dedim, ey dilber, nedir bu remzime tedbir?
    Divane oldu deli gönül, saçın zencirine bağla
    Menim gönlüm delisine senin zülfün teli zencir.
    Vücudum padişahisen, gönül verdim, seni sevdim
    Sana gönül veren aşik haçan can eyleye teqdir?”

    Ve ta ömrünün sonuna kadar da bu deli aşk onu yandırıp yakıyor. Her zaman kederli, dalğın, derin düşünceler içinde oluyor. Aşkın gücünden gönlü viran olduğundan şairin daima mest, süzgün gözleri yürekdolusu sevince, gülüşe elveda diyor.

    “Ey Nesimi, ol xumarü gözleri fettan gibi
    Daim esrüksen, meger kim, nergizü-mestanesen”
    (“ esrük” – sarhoş).

    ( devamı var )

     

    #

    YORUM YAZ